7 Nisan 2009 Salı

Dört işlem: Böl-ük pörçük matematik!




acayip kızgınım


öfkeliyim de....


kızgınım Isidore kızgın...


şeytan diyor ki;


kalk şimdi bu hayatı,


hayatları


din,


dil,


ırk,


mezhep,


kalp ayrımı gözetmeksizin


böll!!!

Dört işlem: Çarpışma!




tarifsiz hırçınlık tayfunları birbirinin peşi sıra gümbürdüyor içimde.


hırçınım, iştah kesen leş kokularını umarsız umarsız kente taşıyan berbat rüzgarlar kadar hırçın.


ve savurgan,


lodos yemiş hırçın deniz dalgaları kadar.


şeytan diyor ki;


deniz ol,


rüzgal ol,


güneş ol,


hayal ol,


gölge ol,


cin ol...


ne çıkarsa karşına:


sahil,


kaya,


serin gölgelik,


gölgeli serinlik,


hatırasız insan


ve ne kadar kurban;


çarp!!!

Bir kimsesizin günlüğü...



ilaç kokusu...


bende mi bir gariplik var yoksa yaşam kokusu mudur aslında ilaç kokuları? bilirsin sevgili dostum, gariptir hastane odalarında sinsi bir ev hortlağı gibi gezinen ilaç kokularını. milletin yüzünü ekşiterek, burun kanatlarını büzerek duyumsamamak için çabaladıkları o kekremsi kokuyu içime çekmekten tuhaf, gizli bir haz alıyorum işte ne yapayım!


annem uyuyordu yatağında. kolundaki çelik uçlu iğne şeffaf bir plastik hortumla ters dönmüş bir cam şişeye bağlıydı.


tıp... tıpppp... ttttıpppppppppppppppppp....


İnsanın sabırını deliye döndürecek bir acelesizlikle damlıyordu serum damlaları. buruşuk elini avuçlarıma aldım annemin. kemikleri kırılgan bir kraker gibi geldi bana, örselememek için o kadar ihtiyatla okşadım ki... hastalığı ilerledikçe, ilk gözleri kaçıyordu sanki dünyadan... geri çekildi gözbebekleri günler günleri kovaladıkça. küçüldü o güzelim gözler, mini mini oldu. izin versem kaybolacaktı sanki, uzay karadeliğine gizlenen bir dönemin parlak, ışıltılı yıldızı gibi. İncecik bir çift kaş, seyrelmiş, gözyaşından ağarmış kirpikler, ve halkalar iç içiçe halkalar. Bir girdap gibi, 67 yaşın açtığı girdap çizgileri, bir kısır döngü, yaşamın içine çektiği gözler kayıplara karışıyordu. çilelerin, ıstırabın anaforunda köşede son defa sevdiklerine el sallamak için bakan bir gurbet treni penceresi gibi gözler.


yüz... annemin yüzü. atlantisten bir günlüğüne dünyamızı ziyaret etmiş bir yaşlı deniz kızının elleri gibi buruşuk eller. titrek ama vakur, yıpranmış ama asil... Hasta bakıcıların sabah kahvaltı servisleri şıkırtısı eşliğinde milleti uyandırdığı esnada açtı gözlerini. sehpadaki küçük radyoda , kapıldım gidiyorum bahtımın rüzgarına, çalıyordu ismini bilmediğim olgun bir kadın sesinden.


dudaklarını ıslatmaya çalıştı diliyle, tahmin ettim, bir şeyler söylemek istediğini. başımı eğdim sanki yaşamın sırrını fısıldayacak gibi kulaklarıma. Gözlerim kirlerin doğal parke yaptığı zeminde. pis bir floresan ışığı yansıyor tabandan ilaç kokan odada...


ttttıppppppppppppppppp.tıpppppppppppppppppppp... tıp...


serum damlıyor elinde çıngırak, sokakta manastır için bahşiş isteyen budist rahibin sabırlı adımları peryoduyla. iyice yaklaştırdım kulağımı. iyice, daha yakına, fısıldasın ki, kaçmasın kelimelerin dudaklarıyla kulağımın arasından başkasına!


biliyor musun, dedi avcundaki yorgun ipince parmaklarıyla karşı yatağı göstererek.


gözlerimi tavandan gösterdiği yöne çevirdim. yatakta biri varla yok arası bir şeydi. en fazla 40 kilo civarında biri olmalıydı, belki bir çocuk!


bu kız, dedi...


kız mı?


evet, gencecik bir taze!


inanmak için başımı kaldırarak, gözlerimle, yakınlaşır gibi kısarak kapaklarını, baktım. sonra yine döndüm eski pozisyonu aldım, tekrar dinlemeye hazırdım, devam etti:


bu kız hasta...


bir dev, acımasız bir kabalıkla ellerini göğüs kafesimden içeri soktu ve çekip aldı yüreğimi. iki avcunun arasına alıp sıktı, sıktı... sıkıştı kalbim.


pamukçuk, dedi, pamukçuk çıkmış gırtlağında. ve geç kalmışlar gelmekte, midesine kadar inmiş, su içerken bile acı ile kıvranıyor. katı yiyecek zaten yasak...


nefes almak bile istemez gibi bir hali vardı. kap-kacak şıkırtıları yakınımıza geldi, sabah kahvaltısı almak için yerimden kımıldadım. aslında içinde pamukçuk olan genç kızı merak etmekteydim. Yüzünü duvara dönmüştü, uyuyor muydu, uyanık mıydı bilmiyorum? hadi hastalığın verdiği yıpranmayı da ekleyeyim, en fazla yirmisindeydi. yirmisinde bir hasta, yaşama sırtı dönük, gözleri duvarla konuşup dertleşen.


annemin kahvaltısını sehpaya iliştirip, onun yatağına yöneldim,


afedersiniz, isterseniz size alabilirim kahvaltı, dedim..


ahlaksızlıktı benimkisi biliyorum. sudan başka gıdası olmayan bir zavallıyı, sırf görebilmek, konuşabilmek için kahvaltıyı alet etmiştim merakıma. Sanki sağır gibiydi, duymadı bile beni, ya da duymazdan geldi. Bozuldum ve annemin yanına döndüm. yumuşak tutuşlarla doğrulttum, iki yastığı üst üste koyup, kalvaltı etmesini sağladım. bir yandan yiyor, diğer yandan benimle beraber hasta kızın yatağına bakıyordu.


kimse pek bir şey bilmiyor ama, geçen akrabaları ziyaret için geldiklerinde kendi aralarında konuşurken kulak misafiri oldum, galiba aşk onu bu hale getirmiş; kara sevda!


annem hastaydı, takati, mecali yoktu belki ama, kadınlığından hiç bir şey yitirmemişti. yüzüne, devamını anlatmasını ister gibi büyük ve derin bir merakla baktım. O anda sanki yükseldi, yükseldi bir tutam bulut kopardı hüzünden ve yüzüne iliştirdi. minik gözbebeklerinde kocaman bir ızdırap damlası parıldadı.


evli bir kadına kaçmış sevdiği çocuk, kız önce canına kıymak istemiş, korkunca ölümden üzüntüden yemeden içmeden kesilmiş. nasihat, öğüt hiç bir şey dinlemeyince deli yüreği, doktorlara götürmüşler, sinir doktarlarına, ruh doktorlarına. sonra hocalara, cincilere, muskacılara, üfürükçlere. tedavi için atılan her adım, karanlık bir kuyuya çekmiş onu.


akşama kadar kudurtucu bir merakla yüzünü bize dönmesini bekledim. dönmedi, kimse onu çevirmedi, kimse ziyaretine gelmedi. hemşire serumunu değiştirirken bile ilişmedi yalnızlığına. öylece saatlarce baktı durdu duvardaki çatlak pörsümüş boyaya.


nöbeti ablama devrederken akşam, yüzünü görememenin merakıyla evin yolunu tuttum, üzerimde hastanenin artık hoşlanmaya başladığım ilaç kokusu. ölüm ile yaşam arasındaki o enteresan koku!


gece yatağa uzandığımda ben de denemek istedim duvara bakmayı.. en fazla yirmi dakika dayandım, sonra sırt üstü uzanıp tavana çaktım gözlerimi. düşünceye daldıkça kayıyordu yana gözlerim. sonra dikkatimi toplayıp yine tek noktaya odakladım bakışlarımı. aklımda hasta genç kız, hayalimde silik yüzü kendi kendime bir silüet belirlemeye çalıştım durdum.


ve rüya... koşulup varılamayan, tırmanıp çıkılamayan, düşüp çakılamayan bir garip panayır yeri!


gözlerimi açtığımda ne aklımda tavan kalmıştı ne genç kız. çekmeceden eski sabunlar gibi kokan çamaşırları toplayıp hastanenin yolunu tuttum. annemden önce kızın yatağına yolladım bakışlarımı.


allahım...


yoktu, gitmişti, götürülmüştü ya da...


yazık, dedi annem, çok yazık, sabah panikle girip çıktılar, çıkıp girdiler, ezan vakti alıp götürdüler gelmedi bir daha...


öldü mü, kaldı mı bilmiyorum...


yerin altında topraktan bir yatakta mı o incecik bitkin bedeni, yoksa ölmek için bir şilte verebilecekleri kimsesizler diyarına mı götürdüler, ondan da habersizim.


kalkıp yatağına oturdum... ellerimle o hasta kızın bedeninin çakılı kaldığı minderi yokladım. uç kısmından bir çıkıntıyı farkettim sonra. önce parmağımla kontrol ettim tedirgin bir şekilde, sonra hafifçe kaldırıp vücudumu, çekip aldım küçük bir not defterini.


küçük, yıpranmış, sayfalarından acıklı bir hastalık fışkıran.


okumaya cesaret edemedim o anda. bir suçluydum çünkü, başkasının yaşamını bir hamlede çekip yatağının altından alabilen cani bir suçlu.


sadece sararmış kapağındaki kargacık burgacık hastalıklı birinin elinden çıkma yazıyı heceleyerek okuyabildim...


bir kimsesizin günlüğü!

Dört işlem: Denize ne kaldı?



Bir burukluk,


tarifsiz bir mahsunluk çöreklendi iyi mi?


Hani bir kuş gagalamış gibi minik minik sızıntılar var sanki gögüs kafesimin her yanında.


Gün hesaplama günü.


Artık abaküs mü olur yoksa parmak hesabı mı bilmiyorum ama isidore:


Yine geldi o şeytani hırçınlık ve şeytan diyor ki:


Yalandan gerçeği;


Hayattan ölümü;


Ölümden sonsuzluğu:


Teklikten çokluğu;


Büyüklükten çocukluğu;


Aşktan nefreti;


Kinden hasreti;


Yalnızlıktan kimsesizliği;


Ayak seslerinden sessizliği;


atmak için denizlere,


Çıkart!

Erken bir post-modern: Feyyaz Kayacan öykücülüğü




1950 kuşağı öykücülerinin en belirgin özelliği dili simgesel, imgesel, soyut bir kullanım alanına sokmalarıdır. Onlar da şiirdeki İkinci Yeniciler gibi kapalı, soyut, çağrışıma, metaforlara yaslı bir dili tercih ettiler. Biçimsel tutum öncelikli seçimleri oldu. Varoluşçu öğelerin yanı sıra, gerçeküstü öğeleri de öykülerinde değerlendirdiler. Varoluşçuluğun “insanın, kendisinin yarattığı ve yeryüzünde başka hiçbir şeyin kendisine yol göstermediği evrendeki tek varlık olduğu” görüşü öykülerinin ana ilkeleri oldu. Bunalım, çıkışsızlık, toplumsal başkaldırı ana izlek olarak öykülerinde yer aldı. Ham gerçeğin yerine düşü, sosyal meselelerin yerine bireysel özgürlükleri koydular. Düşü, gerçeği kavramada bir sanatsal yöntem olarak kullandılar. Avangardist ve yenilikçi bir tutumu benimseyen 1950 kuşağı, Kafka, Camus yanında, Joyce, S. Beckett, Faulkner’dan da etkilendi. Köyü, taşrayı değil şehri mekân olarak seçip, şehrin bunalan insanını anlattılar. Bu tavır elbette edebiyatta bir kırılmanın adıdır. 1950 kuşağı böylece hem sosyal gerçekliğe hem de köy edebiyatına mesafeli dururken o güne kadarki edebiyat geleneğine de hepten başkaldırdı. Kuşkusuz bu kuşağın niyeti Sait Faik’le başlayan “bireyin yüceltilmesi” tavrını, evrensel boyuta taşımak, dünya ölçeğinde bir edebiyat yapmaktı. Bu nedenle kimi yorumcular 1950 kuşağını, öykücülüğümüzdeki “ilk modernist çıkış” olarak nitelemişlerdir.
Bu ortak özelliklerin tümünü 1950 kuşağının öncü yazarlarından biri olan Feyyaz Kayacan’ın öykülerinde de görmek mümkündür. Feyyaz Kayacan, öncelikle biçimsel anlamda yenilikçi bir tutum içerisindedir. Yerleşik anlayışlara, beğenilere, kurallara ve statüye teslim olmaz. İsyankâr, meydan okuyucu bir biçimsel anlayışı benimser. Tanımlanmış, çerçevesi netleşmiş bir yazın anlayışından çok, bir arayış içerisindedir. Öykülerinde yeni bir bakış açısı, yeni bir form, kuraldışı bir çıkış arar. Ne var ki klasik anlatıma döndüğünde de duyguları, tasvirleri, kişilikleri en yeni, en canlı haliyle öyküleştirir. Klasik tarzda yazdığı ve son öyküsü olan “Lütfiye Abla’nın Unutkanlıkları” edebiyatımızın unutulmazları arasında yer almış kusursuz bir öyküdür.
Feyyaz Kayacan tüm öykülerine yaydığı “Hiçoğlu” metaforuyla, varoluşçuluğa yakın durur. Ancak o varoluşçuluğu hayatın anlamsızlığı olarak değil, insanın mevcut toplumsal yapıda yalnızlığı, hiçliği olarak algılamış, böyle yansıtmıştır. Hayatı yüceltmiş, onu yaşanmaz kılan yapıları eleştirmiştir. Toplumsal baskıları aşıp özgürleşme, kendi olma, kendini gerçekleştirme tüm öykülerinin temel izleklerinden biri olmuştur. Feyyaz Kayacan’la ilişkilendireceğimiz diğer bir eğilim ise gerçeküstücülüktür. O, gerçeküstücülerin “gerçek yaşam bu değil” genel anlayışları doğrultusunda, düzen eleştirileri yapmıştır. Tıpkı gerçeküstücüler gibi deliliği övmüş, ham gerçekliğe kuşkuyla yaklaşmıştır. Bilinçaltını, bunalım ve boğuntu çağını aşmada önemli bir imkân olarak görmüştür.
Kimi eleştirmenler onun yurtdışında yaşamasından yola çıkarak öykülerinin yurt gerçeklerinden kopuk olduğunu ileri sürmüşlerdir. Oysa Kayacan’ın öykülerinde gündeme getirdiği konular, temalar bugün bile güncelliğini korumaktadır. Özellikle ülkemizdeki edebiyat ortamını ironize eden öyküleri, şaşırtıcı bir öngörüyü yansıtır. Kısaca Feyyaz Kayacan’ın hem edebiyat tutumu/biçimsel yaklaşımı hem de tematik yaklaşımı bugün de yeniliğini korumaktadır. Bu anlamda onun için söylenen “Joycevari sayıklamalar” ve “uzak ve yabancı dünyaların sorunlarını dile getiriyor” yargıları yerinde değildir. Yurt dışında yaşıyor olmasının edebiyatına tek olumsuz yansıması dil tutumudur. Kuşkusuz öykülerinde dile önem verir, tüm kuşağının yazarları gibi dilin imkânlarını geliştirmeye çalışır. Ne var ki yazdığı dilin insanlarından uzak bir iklimde yaşaması, gündelik yaşamında yazı dili dışı bir dil kullanıyor olması, öykülerinde dolaşım olanağını iyice test etmediği, deneyimleyemediği sözcüklere yer vermesi sonucunu doğurur. Zaman zaman abartılı öztürkçecilik yaklaşımı “Suavi’de o güne dek çökülleşen ve eğincini patlatmak istediği itkileri…” gibi cümleleri; izerler, sungular, sürülge, savut, beklimsizlik, erlenme, gelgitlenme, düşüt, yıldırı, berkite, gevreme, gözgü, yuvaryuvara gibi dolaşım imkânı olmayan sözcükleri kullanmasına yol açar.
Feyyaz Kayacan, Şişedeki Adam (1957), Sığınak Hikâyeleri (1962), Cehennemde Bir Yusuf (1964), Gibiciler (1967), Hiçoğlunun Serüvenleri (1969), Bir Deli Değilin Defterleri (1987) kitaplarında hep varoluşçuluk ve gerçeküstücülük çizgisini izlemiştir.[1] 1962’de kitaplaşan Sığınak Hikâyeleri’ndeki öyküler, 1954-1956 yılları arasında yayınlanır. İnsan sevgisi, savaş karşıtlığı üzerine oturan ve ölüme karşı hayatı, nefrete karşı sevgiyi yücelten bu yeni ses, kuşağının yazarlarını derinden etkiler. Ölüm ve savaşlara karşı, yaşamın güzelliklerini öne çıkaran bu öykülerde Kayacan, İkinci Dünya Savaşında Londra’daki sığınaklarda yaşanan insanlık hâllerini gündeme getirir. Çerçeve öykü anlayışıyla oluşturulan ve bir bütünlüğe doğru akan öykülerde, sürekli savaş ve hayat karşılaştırması yapılarak hayatın güzelliğine vurgu yapılır. Mrs. Valley, Mr. Ellis, Vera, Şair Alvin savaş atmosferinde bile yok edilemeyecek insanın evrensel yanlarını temsil ederler.
Mr. Ellis, bombalar altında, o çok sevdiği bahçesiyle ölüm korkusunu alt etmeye, yaşama tutunmaya çalışır. Ağaçlarına, bitkilerine gözü gibi bakar. Londra halkı, canavar düdüklerini duyduğunda gaz maskelerini alıp sığınağa koşar. Sığınaktaki insanlar için özne hep ölümdür. Sinemada, sokakta, parkta, sığınakta hep ölümle iç içe yaşarlar. Sığınaklar, korkularını paylaşmaya gelen insanların kulüpleri gibidir. Şair Alvin masanın altına saklanıp bu atmosferde bile duygusal şiirler yazar. Hikâyeleriyle şehvetin meddahlığını yapan Mrs. Valley, hayatın içinden konuşur. Vera ise bu savaş atmosferinde, şehveti, cinselliği temsil eder. Vera’da simgelenen cinsellik, ölüme karşı hayatın sunduğu en büyük imkân olarak çizilir. İnsan kendi kendine koyduğu kurallarla, düşmanlıklarla bu imkânları/güzellikleri kaçırmaktadır. Sığınak evreninin temel taşlarından biri de tütüncü Gareth’tir. O, Çanakkale Savaşında bir bacağını Türkiye’de bırakmış olan ve Joyce, Faulkner okuyan bir entelektüeldir. Savaş eleştirisi tüm öykülere yayılır: “Siz hiç damdan düşercesine vurulan bir askerin yüzündeki hayret ifadesini gördünüz mü? Ben gördüm. Öldüğüne aklını yatıramıyor. Hayret perdesi bir leke, bembeyaz bir leke gibi yüzünü kaplıyor. Leke kıvamına gelince de ölüveriyor temelli olarak. Sanki hiç yaşamamış, yemek yememiş, sevmemiş, olduğu gibi ölü olarak dünyaya gelmiş gibi.” (“Tütüncü Gareth”, Sığınak Hikâyeleri). Sığınak her ne kadar gerçek, somut bir mekân da olsa, hayatı, güzellikleri ortaya çıkaran, onun altını çizen bir metafor gibidir. Biraz da kendi hayatlarını sığınaktaki yaşama çeviren insanları imler.
Hiçoğlunun Serüvenleri’nde, toplumsal eleştiri, kıstırılmışlık, kendi olamama, özgürleşememe temaları öne çıkar. Hayat aslında yaşanmamaktadır. Kimliksiz, kişiliksiz, yok hükmündeki birey, bir şişeye kapatılmış acınası bir hâldedir. Cehennemde Bir Yusuf, onun en soyut, en kapalı metnidir. Metaforlar ve simgelerle örülmüş şiirsel düzyazı formundaki metinlerde kıstırılmış bireyin çıkışsızlığı işlenir. Metinlerdeki ağırlıklı özne “Yusuf” metaforudur. Zindanlarda, kuyularda yaşamını sürdüren bir Yusuf, topluma, çağdaş anlayışlara, değerlere eleştirel bakışlar getirir. Yusuf’un yaşadığı Terzela, tam bir baskı, ölüm ve umutsuzluk bölgesidir. Her pencere açılışta yeni bir çirkinlik daha çıkar ortaya. Her sözcük bir çığlığa dönüşür burada. İntihar kol gezmektedir.
Gibiciler iki öyküden oluşur. “İyilik Uzmanları” öyküsünde, iyilik kisvesine bürünmüş iki yüzlü insanlık hâllerinin ironisi yapılır. Bu insanlar öylesine iyilikle dolup taşarlar ki, bir taş duvara dönüşür bu iyilik ve kendilerinden başkalarını da göremezler. Ölüm karşısında bile iki yüzlülük sürer. İyimserlik üzerine yazan yazar, birine yapılan haksızlık karşısında suskundur; çünkü o an meşguldür. İdam edilen birinin fotoğrafını çeken adam bu acıdan çok fotoğrafın kendisine ne kazandıracağını düşünmektedir. Kitabın uzun öyküsü “Gibiciler”de sanat-edebiyatta taklitçilik anlayışı, yeniliklere karşı, tek tip, mekanikleşmiş sanat anlayışı gündeme getirilir.
Kayacan, Bir Deli Değilin Defterleri’nde, toplumsal yapıyı, yanlış algıları, ironi/humoura yaslayıp eleştirir. Tutkuları, arzuları küçümseyen, insanı robotlaştıran, tek tipleştiren anlayışları gülünçleştirerek ironize eder. Akıllı-deli sınırının çizilemeyeceğini örneklerken özellikle deli olarak nitelenen kişileri yüceltir, onları bu hâle getiren yapıyı sorgular. Tüm öykülerde gözlenen hayat yüceltimidir. Bunu ise hayatın kritik eşiğindeki insanlar üzerinden yapar. Delirmiş, delirmek üzere olan, bunamış ya da zekâ özürlü insanlar üzerinden…

Olağanüstü olan her zaman güzeldir, olağanüstü olan herhangi
bir şey güzeldir, aslında sadece olağanüstü olan güzeldir.
André Breton
Feyyaz Kayacan, hayal gücüyle, alegorik yaklaşımlarla bir öykü evreni kurdu. İroni ve humourla ama en çok da “gerçeküstücü” bir tutumla oluşturdu öykülerini. Kayacan, Londra’da gerçeküstücülere katıldı, Paris’te gerçeküstücülerin ideologlarından André Breton’la tanıştı. “Ben gerçekçi yazar değilim. Olamam da. Buna engel, duygu evrenimin biçimlendiği çocukluk yıllarımdan kalma oşarma eğilimi. Bir yere dek bir eksiklik bu. Ama olanak­ları türeten de eksiklik gene. Alegorik öykü yolu bende bu oşarma eğilimine denk dü­şen biricik yol. Öykülerimin çoğunda bir destan niteliğinin göze çarpması da bu oşarmanın bir sonucu.” [2] diyen Kayacan, hep olağanüstünün, gerçeküstünün peşinde oldu.
Gerçeküstü akım André Breton tarafından şöyle tanımlanmıştı; “Sürrealizm, daha önce ihmal edilmiş bir takım çağrışım biçimlerinin fevkalade gerçekliğine, rüyaların mutlak kudretine, tarafsız düşünce oyunlarına yönelik inancı esas alır. Diğer tüm psişik mekanizmaları ilk ve son olarak yıkma ve hayatın temel sorunlarını çözümlemek adına bunların yerine kendisini koyma eğilimindedir.”[3] Breton ünlü manifestosunda, “Yalnızca hayal gücü bana olabileceklere dair bir imada bulunuyor,” der. Yazar, sanrılar ve yanılsamaların küçümsenmeyecek zevk kaynağı olduğunu düşünür. Breton’a göre, fantezilerimizi özgür bıraktığımızda, gerçekten onlarla yaşamamız mümkündür. Diğer yandan delilik durumu ve onların özellikle kusurlara karşı dürüst davranmaları sürrealistlerin hep ilgisini çekmiştir. Gerçeküstücüler, daimi olarak gazetelerden beslenen ve gücünü onlardan alan hem bilimi hem de sanatı aptallaştıran “gerçekçi” bakış açısını reddederler. Ham gerçeğin yerine, bilinçaltı, hayal gücü, rüya ve sanrıları önemserler.
Tüm bu gerçeküstü anlayışın yansımalarını Kayacan’ın pek çok öyküsünde görmek mümkündür. Hiçoğlunun Serüvenleri’ndeki “Hiçoğlunun Çıkmazı” öyküsü bunlardan biridir. Kente gelen yabancı, kent yaşamına bir türlü ayak uyduramaz. Çünkü, insanlardan altı santim daha yukarıda yürümektedir. Oysa o da herkes gibi yere, toprağa, asfalta basarak yürümek istemektedir. Sonunda bunun nedeninin de bir isme sahip olamamak olduğunu keşfeder. Aynı kitaptaki “Şişedeki Adam” öyküsü de benzer bir iz üzerinde yürür. Toplumda hiç olma, etkisiz olma etrafında gelişen bir öyküdür. Yalnızlık, dışarıda olmak, sıradan insanın etkisizliği… Kişiliği, düşünceleri bir şişeye hapsolmuş kahraman tam bir hiçtir. Her şeyi, bir şişenin içinden görmektedir.
“Gibiciler” de gerçeküstü öğeler taşıyan ironik bir öyküdür. Öyküde, yeniliklere karşı, tek tip, mekanikleşmiş sanat anlayışı eleştirilir. “Sesimiz başkalarının, duygularımız, yazın anlayışımız başkalarının olacaksa, yazıyor olmamızın ne önemi var?” düşüncesi dile getirilir. Dışa dönük “konuksever” edebiyata olumlu bakış, kendi sesimize güveni bitirmiştir. Artık başkalarının sesi ithal edilmeye başlanmıştır. Oysa insan içinden geldiği gibi yazmalı, kendi sesini seslendirmeli, aktarmacı, taklitçi, sahibinin sesi olmadan özgür, özgün olmalıdır. Postaneye mektup atmak için gelen adam dirençle karşılaşır. Çünkü postane memuru ona yeni kuralları anlatmaktadır. Artık özgün mektup kabul edilmemektedir. Ses İthalatçılar Kurumu kurulmuş, herkes yazdıklarını oradan aktarmaktadır. Böylece, evren çapında bir duygudaşlık yaratılmak istenir. Bu “gibiciler” her şeyi “aktarmak”tadır. Burada kuşkusuz postane memuru, otoriteyi, yaygın edebiyat anlayışını simgelemektedir.
Kayacan pek çok öyküsünde akıllı ile deli arasında sınırın çizilemeyeceğini örneklerken özellikle deli olarak nitelenen kişileri yüceltir, onları bu hâle getiren yapıyı sorgular. Kuşkusuz deli yaklaşımı da gerçeküstü akımın doğrularıyla örtüşmektedir. Bir Deli Değilin Defterleri’nin ilk öyküsü “Ün Peşinde” de, ün peşindeki hayatı ıskalamış yazarın, kendi bencilliğini körükleyen sözcüklerden sıyrılıp kendi olması, özgür olması anlatılır. Öyküde kimi yazın anlayışları eleştirilir. İkinci öykü “Sen Olsaydın Ne Yapardın”da ise yazınsal ortam eleştirilir. Edebiyatın bir güç savaşı olduğuna tanık olduktan sonra tümüyle edebiyattan kopan, kitaplarını dağıtan ve delilik nöbetleri geçiren kahraman artık kaldırımlarda yaşamaktadır. Kitaba da adını veren “Bir Deli Değilin Defterleri”nde bir akıl hastası anlatılır. Kendisi karısını aramakta, oysa doktoru onun bir karısı olmadığını, bunu kendisinin uydurduğuna inanmaktadır.

Postmodern tutum, ironi ve dil

Postmodern anlatıların bir özelliği olan anlatı içinde yazın anlayışlarının tartışılması yaklaşımı onun öykülerinde de görülür. Kayacan öykülerinde bizzat edebiyatı ve edebiyat ortamını metnin ana sorunsalı yapar. Öykülerde, öykünün, şiirin teorisi yapılır, yazınsal tutumlar tartışılır. Yaygın olarak poetik, kuramsal tartışmalara girilir.

Feyyaz Kayacan’ın sıklıkla başvurduğu anlatım imkânlarından biri de ironidir. Bilindiği gibi ironik anlatım, karşıtlıkların, yergilerin, yaşanan olumsuzlukların daha etkili ve vurucu bir şekilde aktarılmasını sağlamak amacıyla, asıl niyetin gizlenerek bütün bunların doğal bir durummuş gibi ima biçiminde sunulmasıdır. İronik yaklaşımla yazarlar, gerçeğe vurgu yaparak, sarsıcı bir etki yapmayı hedeflerler. Postmodern anlatılarla birlikte ironi bir kez daha ama güçlü bir şekilde yazınsal yapıtlarda bir anlatım imkânı olarak kullanılmaya başlar. Kayacan’ın gündelik gerçekliğe ilişkin şüphesi, çok anlamlılık inancı, kurgu ve oyun anlayışı onu adeta ironik anlatıma zorlar.

Feyyaz Kayacan ironiyi neredeyse sanatının merkezine oturtur. Bir saçmalığı, beğenmediği bir tutumu, düşünceyi ironik bir dille mahkûm eder. Özellikle sanat-edebiyat ortamını ironize eder: “Geçenlerde idam edilen bir adamın resmini çektimdi. Ödüm kopuyordu; ya resim fena çıkarsa diye. Çünkü o resme tüm iyilik ve anlayışımı akıtmıştım. Acının, korkunun yüzüne kaktığı çizgileri en ince ayrıntılarına dek saptamak istemiştim. Resmi gördükten sonra korkularım sona erdi, içim açıldı. Pürüzsüz bir eser ortaya koymuştum.” (“İyilik Uzmanları”, Gibiciler) Hayat ve sanat çelişkisini de şöyle ironize eder: “Ergin Çokergin raflardaki kitaplara baktı, dev aynalarına yedirilmiş çabalar olarak. Ve üstüne yığılmaya başladı anılar, kaburga kemiklerine abanan bir ağırlıkla. Özellikle romanlarından birini ansıdı. Bu, gerçekte bir roman değil, bir karanlık salgınıydı. Yazar arkadaşlarından biri, bu yapıtın etkisi altında bir okuyucunun kendini öldürdüğü­ne değin bir haber gördüğünü bildirince Ergin Çokergin göğsünü kabartmış, tuhaf bir ürperti geçirmiş, bir armağan kazanmış kadar sevinmişti. Ve gazeteden alıp kestiği haberin düzinelerce kop­yasını çıkartarak, tümcelerinin ve dehasının ya­layıcılarına göndermişti.” (“Ölüm ve Serçe”, Bir Deli Değilin Defterleri) Gibiciler’deki aynı adlı öyküde, politik, angaje edebiyatı ironize eder: “Gıcırdatma yoluyla dişlerimi biliyorum, dedi. En diş gıcırdatıcı öfke romanını yazacağım da. Ötekilerini gölgede bırakacağım. Haksızlıkları, yolsuzlukları söyleyeceğim.” Ülkedeki insanların tümünün kuyularda yaşamaya mahkûm edilmesini de şöyle ironize eder: “Kişinin kuyusundan yoksun kalması çok kötü oluyor Terzela’da.” (Cehennemde Bir Yusuf)

Sonuç olarak Feyyaz Kayacan öykücülüğümüzün 1950’lerdeki yenilikçi çıkışının öncülerinden biridir. Ama onu bugünden bakıldığında ilginç ve önemli kılan bir başka özelliği de postmodern edebiyata yakınlığıdır. Bu yanıyla da kimi yorumcuların yerinde tespitiyle Kayacan için erken postmodern nitelemesi yapılabilir.

Tematik anlamda ise, öykülerinde her ne kadar döneminin önemli eğilimi varoluşçuluk belirgin olsa da, Memduh Şevket Esendal / Sait Faik / Haldun Taner çizgisindeki “hümanist” anlayışa daha yakındır. Çünkü onun öykü anlayışının merkezinde insanın kendi olamaması, hep bir başkası olması durumu yer alır. Bu yüzden tüm öykülerinde kıyıdakileri, savrulanları ve yenilmişleri anlatırken hep bir hayat yüceltmesi yapılır.


Necip Tosun
Kitap-lık, sayı 119, Eylül 2008
Dipnotlar

--------------------------------------------------------------------------------
[1] Feyyaz Kayacan, Bütün Öyküleri, Yapı Kredi Yayınları, 3. Baskı 2008.
[2] Feyyaz Kayacan, Türk Dili Dergisi, Aralık 1963.
[3] André Breton, Birinci Sürrealist Manifesto, Altıkırkbeş Yayınları, 1. Baskı, Eylül 2003, s. 35.