‘Ölümle eğleniyorum’ diyordu Onur Ünlü bir röportajında. Üstelik kanser tedavisi görmesinin hemen akabinde yapılmıştı bu söyleşi. Yönetmenin eğlence ve mizah anlayışı da genel kabule pek uygun değildi açıkçası: “Komiklikten korkulur. İnsanlar komik filmin; hafif film olduğunu düşünürler, oysa öyle değildir! Temposu daha ağır olan, asık suratlı adamların olduğu, daha az şey söyleyen filmlerin; daha ciddi ve önemli filmler olduğu zannedilir ama öyle değildir! Sinema ekabirleri gülmekten korkarlar. Film çok güzeldir, patlayana kadar gülerler ve sonra beğenmediklerini söylerler. Güldükleri için de hafif film olduğunu sanırlar. Komikliğin; basit, ucuz ve hatta avam olduğu iddia edilir ama öyle değildir. Güldürmek çok zordur.”
Aklıma Luis Bunuel’i getirdi bu tespit. ‘Ekabir’ ve ‘mizah’… Bunuel’in burjuvazi ile olan meselesi gibi…
Ünlü’nün sinemasına baktığımızda, ilk filminden en son TRT için yaptığı diziye kadar, hep mizahın başköşede oturtulduğunu söylemek zorlama olmayacaktır. Polis ve Güneşin Oğlu zaten tarz olarak da komedi filmleriydi. Ama bence yönetmenin ciddiyetin içine yedirdiği gerçek ve röportajında bahsini ettiği mizah kendisini tam olarak Beş Şehir’de göstermişti.
Öte yandan kendisinin de her fırsatta dile getirdiği gibi, ‘ölüm’ kavramı Onur Ünlü’nün kadim problematiklerinden biri. Ne ki, biz sıradan insanlar ile aynı perspektiften bakmıyor yönetmen bu kavrama.
Son filmi Celal Tan ve Ailesinin Aşırı Acıklı Hikayesi tam da bu kavramlar etrafında dönen sıra dışı, ancak yönetmenin filmografisindeki en esaslı çalışma olmaya aday.
Birazcık deli, birazcık dahi: Luis Bunuel!
Hangi filmiydi şimdi tam hatırlamıyorum, burjuva bir aile yemek masasına oturmuş mutluydu. Her şey o kadar olağan ve sıradandı ki, kahramanlarımızın sandalye yerine klozet kullanması sadece seyirciyi şoka sokuyordu.
Bunuel, geçtiğimiz yüzyılın en sıra dışı yönetmenlerden biri. En büyük takıntısı ise ‘Burjuva’dır. Kolay yutulmayacak eleştiriler yöneltir filmlerinde bu kesime. Tabii bunu yaparken öylesine absürt, öylesine ayrıksı bir yöntem izler ki, çoğu kimse bırakınız alınmayı ya da eleştirmeyi, filmleri tam olarak algılayamamıştır bile.
Kiliseyle, orduyla ve burjuva aile yapısıyla sorunu vardır Bunuel’in. Hemen her filminde bunların birini ya da fazlasını tokat manyağı yapana kadar girişir. Gelin görün ki, bunu yaparken kurgu ve zihin oyunlarına o kadar müracaat eder ki, bizzat eleştirilenler bile bu durumu çakmaz.
![]() |
| Bunuel'in darmadağın eden filmi: The Phantom of Liberty / Özgürlük Hayaleti |
Dali ile Bunuel arasında bir yerdeki adam: Onur Ünlü
Başka kimse de aynı şeyi hisseder mi bilmem ama Onur Ünlü ve sineması bende hep Luis Bunuel’e karşılık olarak yer buluyor. Filmlerinde içerik kadar biçime de yüklenen, hatta çoğu zaman yöntemi muhtevaya ezdirten bir sinema dehası. Lakin, -Allah uzun ömür versin- eğer bu şekilde giderse el’an bir tomurcuk şeklinde bize hissettirdiği dehasını alenen görme fırsatımız olacak. Kim bilir, belki uluslar arası çapta özgün ve ayrıksı bir yönetmenimiz olacak.
Quentin Tarantino sinemaya girdiğinde biçim açısından yerleşik anlayışları yerle bir etmişti. Rezervuar Köpekleri gibi sıradan bir senaryoyu, dünya sinema tarihinin en önemli filmlerinden biri yapan şey, kurguda yapılan oyunlardı. Hoş, Tarantino, bir kez deneyip tutturduğu bu formülün daha sonra cılkını çıkaracaktı lakin, bu durum onun getirdiği yeniliğin değerini asla düşürmeyecekti.
![]() |
| Onur Ünlü , Nam-ı Diğer Celal Tan ile sette. |
Benzeri bir şeyi Onur Ünlü ve sineması için söyleyebiliriz. Absürt diyerek kolaylıkla burun kıvırabileceğimiz bir tarzı kendisine ‘sinema’ olarak benimsedi Ünlü. İlk örnekler –açık söylemek lazım- çok fazla başarılı değilse de, umut vericiydi.
Ünlü’nün daha önceki filmlerinde tam olarak başardığı söyleyemeyeceğimiz, en azından denediği tarz son filmi Celal Tan ve Ailesinin Aşırı Acıklı Hikayesi’nde yerli yerine oturuyor. Ve artık rahatlıkla söylenebilir ki Onur Ünlü ‘olmuş’ bir yönetmendir. Sadece seçtiği öyküler ve anlatım tarzıyla değil, sinemaya has bir takım teknik ayrıntılara da farklı yaklaşımıyla bunu hak etmektedir kanaatimce. Birazdan anlatmaya çabalayacağım, lakin son filmin konusuna bir göz atmadan önce bir hatırlatma yapalım.
Alfabe Ailesi
Her toplumun kendi çocuklarına okuma yazma öğretirken kullandığı alfabe kitaplarında rol model aileler vardır. Hatırlarsınız, bizde de böyledir. Bizim alfabelerimizde, genelde ev hanımı anne, kravatlı baba, bir kız bir erkek, iki çocuk, küçük bahçeli bir ev ve bildik isimler. Ali, Ayşe, Kaya vs…
Sanki bu ülkede hiç kimse apartman dairesinde oturmuyormuş gibi bir bilinçaltı ekimi yapıp durdu alfabelerimiz. Babalarımız hep güler yüz, evlerimiz hep temiz, kardeşlerimiz hep uslu oldu alfabelerde. Top oynadık, ip atladık, ılık süt içtik vesaire.
Aslında yaklaşık 90 yıllık bir paradigmanın ürettiği son derece sentetik bir tabloydu bu. Gerçekte karşılığı olmayan bu aile, yıllar yılı eğitimimizin dibacesi sayıldı.
İşte Onur Ünlü’nün son filmi Celal Tan ve Ailesinin Aşırı Acıklı Hikayesi, bu Alfabe Ailesi’ni almış ve geliştirmiş. Çocuklarını büyütmüş, torun torba sahibi yaptırmış. Lakin zihniyetten zerre saptırtmamış. Herkes Cumhuriyet çocuğu, herkes ‘demir ağlarla yurdu ören’ ırkın ahfadı. Hani gerçekte yaşasalar, bayraklarını kapıp Cumhuriyet Mitingler’inde en ön safta olacaklar, Silivri’de Ergenekon duruşmalarına seyirci olarak katılacaklar. Yerellik iliklerinden ‘yüfpt’ diye çekilmiş, dibine kadar seküler ve laik yaşam tarzıyla öne çıkan aileler. İlk bakışta bilinçli bir projenin, mutlu sonucu gibi görünen bu yapı, yaşanmışlıklar ile epey çatırdıyor aslında.
Aşırı (!) laik bir aile
Celal Tan nam yapmış bir hukuk profesörüdür ve ilk eşinin ölümünden sonra hayatını kurtardığı genç bir kız ile evlilik yapmıştır. Filmde görmeyiz ama belli ki, iki evladı, bir annesi ve bir torunu ile mutlu bir yaşam sürmektedir. Tam ve tipik bir Cumhuriyet ailesidir. Misal, gerçekten yaşıyor olsalardı mevcut iktidarın Cumhuriyet Bayramı kutlama törenlerini iptaline fena halde içerleyecek ve protesto edecek bir aile. Baba Celal, neredeyse her konuşmasına rejimin klişe cümleleriyle başlar. Hayatı ve algısı da bu yönde kurgulanmıştır.
![]() |
| Filmdeki masaj koltuğu da alt metinlerden biri. Nedense üniversite hocaları veriyor siparişi! Ve filmin ilk ve son sahnesinde yer alarak döngünün devam ettiğini söylüyor bize. |
Film, ailesinin Celal Tan’a düzenlediği sürpriz bir doğum günü partisi ile başlar. Tüm aile gizlendikleri odadan evin reisinin gelmesini ve ‘sürpriz’ diye bağırarak ortaya çıkmayı beklemektedir. Ne ki olaylar öyle gelişmez ve Profesör Tan, eve girer girmez genç eşini kıskançlık nedeniyle öldürür. Üstelik tüm 8’inden 80’nine tüm aile şahit olur bu cinayete. Fakat hepsi üç maymunu oynar.
Merakla CelalTtan’ın bu cinayetten nasıl kurtulacağını izlemeye başlarlar. Haddi zatında ailede bir tek normal kişilik yoktur. Kocası intihar etmiş, genç yaşta tek çocukla (üstelik bu çocuğun da gayr-ı meşru olduğunu ilerleyen zaman diliminde öğreniriz) dul kalmış kızı, bir baltaya sap olamamış ve karışabilecek kadar bile kafaya sahip olamayan oğlu, hayatı boyunca hep bekleyen olmuş, tekerlekli sandalyede yaşayan annesi ve kör kayın biraderi.
Celal Tan ilk olarak suçu üstlenmesi için bir meslektaşına teklifte bulunur. Zira arkadaşı çok yaşlıdır ve kanser dolayısıyla bir aylık ömrü kalmıştır. Tan cinayeti üstlenmesi için teklif eder ama onun sıkıntısı başkadır. Seküler bir hayatın sonunda başka bir aleme göç edecek olan Turan Altaylı ‘Kabir sorgusu’ diye bir şey duymuştur ve sorulacak soruları öğrenmek istemektedir. Öyle ya, soru nereden çıkacaksa oraya çalışmak lazımdır. ‘İmamın şartları’ der Altaylı ve Tan düzeltir ‘İmanın şartları’… Gerçi İslam’ın şartları ile ciddi bir karıştırma vardır ama olsun, şu replik şahanedir: İyi de hayatın boyu bunların hiç birini yapmadın ki, cevaplarına çalışıyorsun!
![]() |
| Ölüme çok yaklaşan emekli hukukçu kabir sorgusu hakkında araştırma yapıyor. Tabii ki ilk kaynak Yusuf Tavaslı'nın Namaz Hocası. Bana kalsa Mızraklı İlmihal'i tercih ederdim! |
İnsan her zaman insan mıdır?
Ünlü her ne kadar filmini Şekspir’in (orijinal yazılışını sevmiyorum bu ismin) ‘insan insandır’ epigrafine oturtsa da, insanın başka bir çok şey de olabileceğini anlatıyor Celal Tan ve Ailesinin Aşırı Acıklı Hikayesi…
Film yönetmen Ünlü’nün filmografisinin en sağlam eseri olarak yerini alırken, tipik bir ‘Soup Opera’ tarzıyla absürtlüğü öylesine ustaca mezcediyor ki, yönetmenin acemilik filmi Polis’teki hamlıklar yok Celal Tan ve Ailesinin Aşırı Acıklı Hikayesi’nde.
Ne var peki?
Ustalıklar var: Kamera kullanımı, müziği görüntü ritmiyle senkronize etmesi, film dilindeki zeka dozu… Hepsi yerli yerinde, hepsi şahane… Şahsen yakın plan kadrajlarına bayıldığımı söyleyebilirim. Polis filminde, aykırı olacağım, diye yapılan çiğliklerden fersah fersah yukarıda.
Üstelik derdi olan bir film Celal Tan ve Ailesinin Aşırı Acıklı Hikayesi… Cumhuriyet rejiminin ortalama ailesine ve Türk modern hayatına atılmış esaslı bir şaplak aynı zamanda.
Her ne kadar Onur Ünlü ön plana itmese de, filmde ciddi bir tasavvufi alt metin olduğu da aşikar. ‘ölmeden önce ölünüz’den, ‘hepiniz yalnızsınız’a kadar bir çok yerde beslendiği damarı ortaya çıkarıyor Ünlü.
![]() |
| Hayalet, katilini buldurmak için üvey oğlanı ziyaret eder. |
Az gittik uz gittik ana avrat düz gittik!
Buraya kadar her şey iyi. Tamam film absürt, tamam yapılan şey mizah ve tamam en olmadık cümleler bile beklenmedik insanların ağızlarından dökülebilir. Ama ya çizdiğimiz karakter ile ağızlarından çıkanlar arasındaki inandırıcılık meselesi ne olacak? Sıkıntı şu; yönetmenin absürtlük adına sergilediği içler acısı küfürbaz durum bazı noktalarda izleyiciye ‘yuh’ dedirtebiliyor. Hemen itiraz etmeyin, argo ve küfür, onu dile getirecek karakterin durumuna göre tabii durur bir sinema metninde. Ama siz, bir hukuk profesörüne, hem de ödül kürsüsünden, en bayağı sokak tarzından bile sefil bir replik yedirmeye kalkışırsanız, öyle pişmemiş nohut gibi durur filmde.
Televizyona bir metafor olarak büyük önem vermiş Onur Ünlü. TV ile ilerliyor adeta film. Özellikle yaşlı babaanne karakteriyle belli ki, yerellik ve kökenlere bir gönderme yapıyor yönetmen (ve elbette senarist). Babaannenin sürekli izlediği televizyondan, ülkemizde her gün izlediğimiz sıradan programlar aracılığıyla ilerletiyor öyküyü.
Babaanne’nin aslında felç olmadığını da, yıllar yılı gizli aşk yaşayıp bir türlü kavuşamadığı erkeği ziyaretinde anlıyoruz. Hem de öyle bir sevda ki, aşığının ölüm haberiyle intiharı bile göze alabilecek kadar. Ve Ünlü ateşin zekasını burada da gösterip, balkondan atlayan Babaanneyi beton zemine değil, önce çanak antene, ardından balkona düşürüyor. Neticede, gerçekten felç oluyor yaşlı kadın. Bize kalan ise ağza alınmayacak küfrü oluyor.
![]() |
| Yalnızlığı şahane şekilde verilen ve tekerlekli sandalye metaforuyla sağlam işlenen büyük anneye öylesi bir yakası açılmamış küfür ettiriyor ki, insan izlerken utanıyor. |
10 yaşındaki çocuk da dâhil, neredeyse her kahramanına galiz küfürler ettiriyor Ünlü. Bu şüphesiz salt ihtiyaçtan değil, tıpkı filmin ismindeki gibi ‘aşırılık’ merakından sanırım. Bazıları için, gerekli, diyebilsek de, profesörün kürsü de ettiği ya da büyük annenin sıdkının sıyrıldığı anda ettiği gibi ‘kel alaka’ ve zorlama yerler de yok değil.
Filmde bol bol gerçeküstülüklere de yer veriyor yönetmen. Bilinç altına oyunlar oynatıyor, hayaletleri getiriyor, konuşturuyor, trafik ışıklarıyla dertleştiriyor. Bunların çoğu yerinde ve dozunda buluşlar kanaatimce. Beni pek tatmin etmeyen karakter ‘kör’ kayın birader oldu. Bir kere ziyadesiyle geveze ve fazlasıyla zorlama replikler yazılmış. Zaman zaman hikayeye eklemlenmeye çalışılmış gibi bir izlenim bırakıyor seyircide.
Onur Ünlü’nün yönetmenliği için bir çok şey söylenebilir. Bana göre, son filmine kadar büyük bir cesaretle hikayeye dalıp, saçır savuran bir tarzı vardı Ünlü’nün. Öyküye bir yerinden dalıp, dallandırıp budaklandırıyor daha sonra meseleyi toparlamak gibi bir kaygı da taşımıyordu. Bu anlamda ‘savruk’ bir yönetmendi, bile denebilir. Ancak Celal Tan ve Ailesinin Aşırı Acıklı Hikayesi’nde böyle olmuyor. Başıyla, sonuyla derli toplu, ne dediğini bilen, dahası her karesine hakim olduğu bir çalışma var karşımızda.
Ancak buna rağmen Bunuel’in durduğu noktaya epey mesafe var Onur Ünlü için. Tek cümlede özetlemek gerekirse; Celal Tan ve Ailesinin Aşırı Acıklı Hikayesi’nde modern Türk ailesini iki dizinin arasına alıp, sağlı sollu tokatlıyor yönetmen.
İsmindeki o ‘aşırı’ kelimesi filmin türü ve tarzı hakkında zaten fikir vermeli. Film her ne kadar içerisinde ‘Hepiniz yalnızsınız’ gibi beylik bir replik taşısa da, Celal Tan ve Ailesinin Aşırı Acıklı Hikayesi için söylenecek en doğru cümle; hepiniz absürtsünüz, olmalıdır.







