İspanyol oyun yazarı Juan Mayorga’nın ‘’El Chico de la ultima
fila’’ isimli eserinden epey farklılaştırılarak senaryoya aktarılan ve Fransız
yönetmen François Ozon’un kendine has yöntemiyle filme çekilen Dans La Maison
(Evde), hayal-gerçek, sınıf mücadelesi, anlatma-dinleme ve insan bilincinin
oynayabileceği oyunların boyutunu gösteren etkileyici bir film. Evde, klasik
bir kurmacanın oluşum evrelerini uygulamalı olarak gösterirken, yazılanın
yaşanandan ayırt edilemeyecek noktalara nasıl gelebildiğini de çarpıcı şekilde
gösteriyor. Evde, Fransız sinemasına dair herkesin zihninde oluşan ‘sıkıcı’
şablonunu kırabilen nadir filmlerden biri.
Sıradan bir Fransız lisesiyle açılıyor film: Gustave
Flaubert Lisesi. Ve bizde de yakın zamanda tartışması yapılan okullarda üniforma
meselesiyle başlıyor hikayesini anlatmaya. Edebiyat öğretmeni Germain, üniformayı
bir eşitleme aracı olarak görüyor. Sonra, günün gençliğinden şikâyetler ve
öğretmenin gözünden giderek daha da çürüyen bir jenerasyonun görülüp acı çekilmesi.
Mevcut cehaletten daha kötü olan şey, bu durumun gençliğe hakim olması, yani
geleceğin cahilliği!
Hayat kendi sıradanlık ve sıkıcılığıyla akarken bir ev
ödevinden bir yaşanmış hikayesini okuyunca ilginçleşiyor mesele.
Çocuk, kendisinden daha üst sınıfta bir aile mensup
arkadaşının evine yaptığı ziyareti ironik bir dil ile anlatıyor. Nedense
öğretmen ödevdeki gerçekçiliği rahatsız edici buluyor. Aslında metindeki
realistliğin adını tam koyamamanın bir sıkıntısı var, lakin bir süre sonra
merak hissi bu ad koyuş meselesinden bir adım öne geçiyor. Çocuk bir röntgenci
edasıyla metinleri kaleme alıyor ve öğretmen galerici eşiyle ortak olmaya
başlıyor bu röntgenciliğe.
![]() | |
|
İşin bir de kompozisyona konu alan aile ilgili boyutu var.
Claude, yazılarla kendini eklemlediği ailenin sadece mevcut yapısı ve
durumundan bahsetmez. Onların hayalleri, arzuları ve geleceğine dair çıkarımlar
da yapıyor. Onlara adeta bir kader çizmeye başlıyor. Çocuğun tehlikeli
olabileceğini düşünüyorlar, bu kadar aykırı bir veledin psikolojik sorunu
olabilir elbette!
Mesele öyle bir hal alıyor ki, edebiyatçı koca ve onun
galerici karısı, evde bu gencin yazdığı metinleri adeta bir drama izliyormuş
gibi okumaya başlıyorlar. Genellikle arkalı önlü sayfadan oluşan metinlerin
hepsi şu cümle ile bitiyor: Devam edecek! Bir gözetleme tefrikasını dönüyor iş.
Sonunda kadın işin künhüne varıyor; ‘sen edebiyat öğretmek
istiyorsun ama asıl bize ders veren o!’
Bu durum böyle devam ederken bir soru da zihinlerini işgal
etmeye başlıyor: Bu çocuk anlattıklarının ne kadarını uyduruyor? Ve mesele daha
da çetrefilli hale geliyor, zira edebiyat ödevlerinin içindeki kahraman sayısı
artıyor zaman geçtikçe. Hadise, basit bir hayat röntgenciliğini aşıp, küçük
dozda da olsa gerilim içeren tehlikeyi ve patetik bir oyuna dönüşüyor.
Diyalogların zekice olması, seyir sadakatini hep yukarıda
tutuyor film. Buna ilaveten hikayenin ortalarında bir noktadan sonra hoca (ki
bunu hep reddediyor öğretmen) ile talebe arasında rol değişimi oluyor. Kırılma
noktası ise gencin, kendisine yazı ile ilgili tavsiyeler veren hocasına sorduğu
şu soru: ‘Bu kadar çok şey biliyorsunuz, peki siz neden yazmıyorsunuz?’
Bu soru, aslında entelektüel olarak geçinen, ancak ait
oldukları sınıfta tutunabilmek için türlü mücadeleleri ve birbirleriyle de
gizliden gizliye yaşadıkları çatışmayı sürekli bastıran karı/koca için kaynama
noktası oluyor. Çiftin hayatlarındaki gedikleri ortaya çıkarıyor bu macera ve
belki de tekrar düzeltemeyecekleri kırılmalara neden oluyor.
![]() |
| Film, genç bir yazar için yol haritası denebilecek bir özelliğe de sahip. Bir drama oluşumunda kilometre taşları ve temel çatışmalar vs. gibi. |
İyi bir hikaye oluşturma süreciyle ilgili orta karar bir
‘Workshop/Atölye’ yönü de olan Evde, her ne kadar ‘devam edecek’lerle işin
ucunu açık bırakıp, seyircinin merak heybesine sığınsa da, tıkandığı anlarda,
kurgulanan ‘hikaye içindeki hikaye’ye yeni kahramanları dahil ediyor. Bu
noktada bir sınır genişlemesi –ya da ihlali- yapıyor yönetmen. Öğretmeni, eşini,
hatta bir ara hiç görmediğimiz Çinliyi bile işin içine katarak fantastik sahaya
çekiyor sıkıntıları aşmak için. Doğrusu işe yarıyor ve işliyor bu yöntem.
Yer yer (başta Hitchcock olmak üzere) klasik gerilim
filmlerinden tatlar da barındıran film, elbette bu konuda söylenecek olan
söylenmiş, çekilecek olan çekilmiş olduğu için yeni bir şey yapmak iddiasında
olmaktan ziyade, mevcut hazineyi akıllıca kullanıp, bunda başarılı oluyor.
Film, bir noktadan itibaren ‘anlatılanların gerçek kısmı neresi?’ sorusuyla
kelimelerin ördüğü bir tür akıl oyununa dönüşüyor. Bu noktadan sonra, kim,
kimin zihnine etki edip yönlendiriyor karışıyor.
![]() |
| Dans la masion, ortasından itibaren fantastik bir dili de kullanamaya başlıyor. Üstelik ciddi bir tıkanıklıktan dolayı yapmıyor bunu. |
Filmin beni etkileyen yönü, çocuğun yazdığı ödevlerdeki
tasvirin etkileyiciliği oldu. Dikkat buyurun, büyük yazarlara has mükemmel tasvirlerden
bahsetmiyorum. O yaşa ait olduğu yadırganmayacak derinlikte etkileyici
metinler. Bir de, yazıyı bahane ederek birçok büyük yazara gizli/açık
göndermelerde yapılması ve pek çok klasik kitabın konuyla ilintilendirilerek
kullanılması çok hoştu.
Evde, edebiyat denen bazen son derece tehlikeli sulara
dönüşebilecek bir alanın gizemli çekiciliğine yaklaşmak isteyen, gerilimi her
dakika tırmanan, yazmak kadar okumanın da ne tür bir haz olabileceğini ve insan
kimyasını nasıl deforme edebileceğini gösteren bir film. Tıkandığı anlarda
sinemanın kendine has çözümleriyle ilerlemesi bir yana, neticede tek boyutlu
bir çözülme ile yakaladığı iyi damarı büyük oranda heba ediyor ne yazık ki!
Söylediği en önemli şey ise; şahit olmak da bir vebaldir ve sonuçları olur!



