Önce şöyle bir girizgah gerekiyor: PKK lideri Öcalan’ın da
pek bayıldığı ve sıklıkla bahsini ettiği ‘liberter-sosyalist’ Murray Bookchin,
Özgürlüğün Ekolojisi isimli kitabında şöyle der; “Ne kadar iyi düşünülmüş
olursa olsun küçük adımlar evrensel, küresel ve feci bir hal almış problemleri
kısmi olarak dahi çözemez. Eğer kısmi 'çözümler’ denen bir şey varsa bu sadece
ekolojik krizin sabit doğasını gizlemek için kullanılan makyaj malzemesidir.
Onlar bu suretle halkın dikkatini ve teorik içyüzünü, gerekli değişikliklerin
derinliği ve genişliği hakkındaki yeterli kavrayışdan alıkoyarlar.”
Yanılmıyorsam 2005 yılında Öcalan bu filozofa fena sarmıştı.
Bookchin ile paralel bir şekilde Öcalan'ın yaptığı tanıma göre de; Demokratik
Konfederalizm, "Toplumun siyasal, sosyal, ekonomik, kültürel, inanç ve
mezhepsel, etnik, cinsiyet özgürlüğüne dayalı, ekolojik, komünal alandaki
örgütlenmelerinin birliği ve örgütlenmiş toplumun kendi kendini yönetme
organizasyonu."ydu. Örgüt lideri, yine Bookchin'den esinlenerek Kürtler
için bir "ekolojik toplum modeli" tasarlamıştı: "Ekolojiye ve
cinsiyet özgürlüğüne dayalı bir demokrasi... Bireysel hak ve özgürlükleri
toplumsal demokrasinin gelişimiyle birleştirir."
Aslında Kürt entelektüel çevrelerinde bile doğru dürüst
tartışılmadı Ekolojik Konfederalizm. Bunun yerine, yapıya ya da kültürel
kodlara uysun uymasın alıp, ağzını burnunu kırarak farklı isimlerle tuhaf
yapılanmalar uygulamaya kondu. Türk
entelektüellerinin ise zaten böylesi bir derdi olmadığı için, Kürt
meselesindeki yeni sıkıntıların temel kaynağını da bu teori/pratik uçurum oluşturdu
ne yazık ki.
![]() |
| Reha Erdem, başta fon olmak üzere bazı şeyleri gerçeklikten koparıyor gibi görünse de Jîn, daha büyük şeyleri bağırmadan söylemeye çalışıyor. |
Reha Erdem’in son filmi Jîn, açılış sekansıyla bana nedense
bunları hatırlattı. Kabaca ‘politik bir masal’ diyebileceğim Jîn’de Reha Erdem
açılışı doğa görüntüleriyle yapıyor. O kadar ki, gayr-ı ihtiyari (Pi’nin Yaşamı’ndan
mülhem) ‘Life Of Jîn izleyeceğiz galiba” diye fısıldamışım. Bunu yaparkan bir
Çehov öyküsündeki gibi betimlemelerden ziyade, bir TV belgeseli görüntülerine
yakın dili tercih ediyor. Etkili müziğin de eşlik ettiği tabiat görüntüleri,
insanoğlunun kendi dertleri uğruna umursamadan hasar ve zararı hissetmemizi
istiyor. Bu kısa girizgahtan sonra, bir grup örgüt militanını görüyoruz. Erdem,
bu ülkede yaşayan hemen herkesin bildiği bir sorunu, bilmediği bir fondan
çıkarıp, kendi bildiği alana çekerek iki şeyi amaçlıyor bence. Birincisi, komik
duruma düşme riskini ortadan kaldırıyor. İkincisi, hakikatten kopararak gerçek
üstü bir fon oluşturuyor. Ki, bu son durum Erdem’in tüm filmleri için temel bir
yaklaşım bile denebilir.
İsterseniz daha derin mevzulara dalmadan, filmin öyküsüne
bir göz atalım ki, ne üzerine konuştuğumuz anlaşılsın.
Jîn, 17 yaşlarında, küçük bir terörist grupla beraber
dağlarda yaşayan bir gerilladır. Çok iyi bildikleri bir coğrafyada, askerlerden
kaçarken, örgüt arkadaşının söylediği bir türkü genç kızı duygulandırır ve anne
sesine hasretin tetiklemesiyle örgütten kaçmaya karar verir. Bunu yaparken, en
az kaçtığı örgüt kadar çetin ve hasar verici düşmanları olduğunun farkında
değildir.
Hem kaçtığı örgüt elemanlarından, hem de kolluk
kuvvetlerinden gizlenerek, dağlarda, ormanlarda yapayalnız günler ve geceler
geçirir. Amacı bir büyük şehre, hayata, belki de hiç görüp bilmediği büyük
dünyaların hayallerine ulaşmaktır.
Yalnız başına çıktığı bu tehlikeli yolda, doğal yaşamda
varlık mücadelesi sürdüren hayvanlardan başka dostu yoktur. Hem devletten, hem
örgütünden saklanarak ilerleyen genç kız, tedirginlik dolu günler ve geceler
geçirir. Bir ayının dostluğuyla bombalardan korunur, bir yılanın uyarısıyla
makinalı tüfek mermilerinden. Yumurtasını aldığı yırtıcı kuş, her ne kadar onu
ispiyonlarcasına yeri göğü inletse de, teslim etmez Jîn’i yasal kuvvetlere. Bir
vaşak yol gösterir, geyik ilham verir, bir at onun hayatta kalmasına yardımcı
olur vs…
Sonunda dağdan inmeyi ve sivil hayata karışmayı bir şekilde
başarır. Ancak tablo onun hayalini kurduğu gibi değildir ve belki şehir ve
sivil yaşam dağdan bile tehlikelidir. Yaşadığı travmalar ve hayal kırıklığı ile
aynı yolu takip ederek geri dönmeye başlar. Her ne kadar yaşadığı deneyim onu
derinden etkilemiş olsa da, bir de seçtiği yolun kaderi vardır…
![]() |
| Bir tür 'Büyüklere masallar' tadında geçen film, bir noktadan sonra masal formundan çıkıp tragedya sınırına iltihak ediyor. |
Yunan mitolojisindeki enteresan karakterlerden biridir
Circe. Cemil Meriç güzel nakleder. Circe mitolojik bir afettir ve adada yaşar.
Adaya çıkanları sarayına çeker ve dokunduğu an hayvana dönüştürür. Kimi domuz
olur, kimi kurt, kimi eşek. Ulis avucuna sakladığı moli otu sayesinde kurtulur
bu efsundan ve kılıcını çekip bu dilberi esir alır. Arkadaşlarının serbest
bırakılmasını ister. Ama Circe, ‘bakalım onlar istiyorlar mı?’ diye karşı
çıkar. Ahıra gidilir ve hiçbir hayvan insan olmak istemediğini söyler. Misal;
kurt ‘ne münasebet’ der, ‘İnsanlar benden daha vahşi ve acımasız’ vs… Hiçbir hayvan
tekrar insan olmak istemez, hayvanlık doğası gereği bozulmuş insandan daha
erdemli hale gelmiştir.
Merhum Meriç meseleyi bağlarken şöyle der; Koy onları ahıra
Circe!
Jîn, bir yönüyle kıyıcılıkta insanoğlunun liderliği kimseye
bırakmadığının da filmi. Ve ne yazık ki,
mitolojik kahramanlar artık yaşamadığı için, onları kendi kimliklerine gönderip,
ahıra sokacak gücü de, kahramanı da yok!!!
Erdem’in diğer filmlerinde de sıklıkla yaptığı, Kosmos’da
ise neredeyse korku unsuru olarak eklenen ve hayli de etkili olan ses kullanımı
Jîn’de de var. Sakin, kendi halinde seyreden hayat bir an jet sesleriyle
ürperiyor, titriyor ve kulakları sağır eden bir boyuta ulaşıyor. Bu sesleri
nispeten daha insaflı doğayı kıyım görüntüleri destekliyor. Aslında el'an
yaşanan bir gerçekliğe refere etmese, belki daha çok etkileneceğiz ama daha
fenaları gün aşırı TV kanallarında; kiminde kahramanlık gösterisi, kiminde
trajedi olarak yayınlanıyor. Dolayısıyla zihnimizin hemen ön kısmında yer alan-örneğin-
Uludere sonrası o insanın kanını
donduran görüntüler ile karşılaştırıyor ve çok fazla etkilenmiyoruz bu
tablodan.
Elbette, meselenin her iki tarafından da bu gerçeklikle
arasındaki bu makas farkına itirazlar olacaktır. Ancak, itirazın bu noktada
olması, daha temel ve can yakan meseleler açısından filmi malzeme etmekten
kurtarıyor bence, ki bu çok zekice geldi bana.
Reha Erdem için ‘hayat’ kavramı çok önemli. Bu nedenledir ki
filmine isim ararken, bulduğu Jîn onun işin emsalsiz bir hazine değerinde olsa
gerek. Zira, artık herkes öğrenmiştir, bilmeyenler için bir de ben yazayım, Jin
kelimesi her ne kadar yeni jenerasyon için bir oyun kahramanını akla getirse de
Kürtçe’de kadın demek. ‘i’ harfini şapkalı yaptığınız an, ‘hayat’ manasına
geliyor. Böylesi bir dualite tam da filmin karşılığı olmuş aslında.
![]() |
| Reha Erdem her filminde yaptığı ses tasarımını Jîn'de de ustalıkla yapıyor ama devam eden bir gerçekliği anlattığı için, hakikatin zihnimizdeki yansıması karşısında çok fazla etkili olamıyor. |
Reha Erdem derdi olan bir yönetmen, ele aldığı hikaye ne olursa
olsun, öyküye kendi tarzıyla yaklaşıp, dozunu kendi ayarladığı
gerçeküstücülükle sarmalayıp sunuyor. Açıkçası, zaman zaman epey çetrefilli
alanlarda kulaç atmasına rağmen, alabildiğince dikkatli adımları, ele aldığı
konu ne olursa olsun, meseleyi yerlere sermeden ya da kırıp dökmeden
yapabiliyor. Çok az sinemacıya nasip olabilecek bir meziyet bu.
Kadın-cinsellik ve Anadolu insanı arasındaki ilintiye
değinirken ciddi bir tanıma ya da tanımlama sorunsalı gördüm. Elbette ki, ‘Yok
böyle şeyler’ noktasında değilim, vardır, belki ziyadesiyle vardır ama bir
insanın karşısına çıkan her Anadolu insanı şiddete meyyal, cinsel açlıkla
kıvranan prototipine giriyorsa, sıkıntı da vardır. Jîn’de neredeyse doğru erkek
yok, -bir istisna dışında- hepsi aç, hepsi şiddete meyyal!
Hatta bir adım ileri gidip, Erdem’in seyirciyi şuna
zorladığını bile söylemek mümkün; kadın militanın dağdan inmesine en büyük
engel erkeklerin cinsel açlığı ve şiddete meyyalliği! Açıkçası Feminist lensle
bakıldığında bile epeyce ‘acımasız’ görünen bir ton bu. Bir tek kamyon şoförü
bu aforizmadan nasibini almıyor, o da gofret uzatırken, içimizden ‘sen de mi?’
diyecek oluyoruz ki, kenarından geçiyoruz bastırılmış cinselliğin.
Masal formuna geri dönecek olursak, başındaki kırmızı
yazmasıyla, ‘kırmızı Başlıklı Kız’a benzetilen kahramanımız, dağdan inme
evresinde ‘büyük anne’ ile de karşılaşıyor. Hasta ve ilaç bağımlısı nine, neredeyse
kahramanımızın anlamadığı bir ‘şive’ ile konuşuyor ve enteresan bir şekilde ‘nisyan’
ile malul! Erdem, ‘kurt’ figürünün yerine tabiri caizse erkekleri oturtup,
topunu aynı kümeye yerleştiriyor ve Kırmızı Başlıklı Kız’ımızı yemeye çalışıyor
bu kurtlar!
Bilinçli mi yaptı bilemiyorum ama ‘sürüden ayrılan kuzu’nun
akibeti bellidir masallarımızda. Jîn bu kadere doğru giderken, son derece masum
içgüdüsüyle hareket ediyor. Yani mesele kaba bir politik angajmanla yüklenip, ‘ne
gibi bir öz eleştiri yaparak sürüden ayrılıyor?’ şeklinde sorulması abestir ama
soranların olacağı da muhakkak!
Dikkat buyurun; filmdeki kadın meselelerine sahici bir gözle
bakacak olursak, dağa çıkmak çok çok alt kümede kalıyor, başlıklı alt mesajı
ıskalamıyorum. Aksine Jîn’in intibak etmeye çalıştığı kent yaşamındaki kadın
sorunlarının en az terör kadar sert bir kırkırdağa sahip olduğu son derece
güçlü anlatılmış ama bir ‘tık’ daha yüklenilse, mizaha dönecek boyutta bir
metazori var neredeyse.
![]() |
| Film beklenilenin aksine, devam eden gerçekliğin etrafından usulca savuşuyor. |
Benzer bir sıkıntı da doğada yaşayan hayvanlar ile Jîn ve
filmin ilişkisi. Neredeyse saat başı bombaların patladığı, sıkılan her mermi
sonrasında, bir ıskanın bile yol açtığı tahribatı vermek orijinal olmasa da
güzel bir buluş. (Terrence Malick’in İnce Kırmızı Hat’tını hatırlayalım) Ancak
bunu, o kadar sıklıkla yapıp, neredeyse vaşakın kulağına su kaçırma boyutuna
taşımak bence filmin ‘olmamış’larından.
Hoş trüktür aslında. Hatırlayalım Hitchcock’un Kuşlar filmini.
Kahramanımız kuş saldırısından kaçar ve bir tuvalete sığınır. İroni bu ya,
kapısını sıkı sıkıya kapadığı tuvaletin tavanı açıktır ve kuşlar yukarıdan
dalarlar. Bu mizahi buluşu sonradan Spielberg de kullanmıştı. Jurassic Park’taki
benzer sahneyi hatırlayalım, dinozorlardan korkup tuvalete sığınan adam ve tavanı
açık helada gelen komik ölüm.
Jîn’in ihtimal ki yabancısı olamayacağı bir doğada, sıradışı
her ses ile irkilip düşman zannetmesi ve bir hayvanla burun buruna gelmesi
şüphesiz hoş ve Cem Yılmaz’ın AROG’unda dediği gibi, ‘bu klasik sahneyi
yaşattığı için’ belki şükür bile edilir. Ama geyik, yılan, vaşak, eşek derken,
neredeyse her hayvanda bu espiriyi kullanmak?
Geçelim…
İlk müdahaleyi fonu değiştirerek yaptığını söylemiştik.
Güneydoğunun amansız ve çetin dağlarını çıkarıp onun yerine amazon türü
yemyeşil bir fon yerleştiriyor Reha Erdem. Yine söylediğim gibi, ilk etapta bu
gerçekliğin tahrif edilmesi gibi görülse de, aslında bu bilinçli bir takas ve
filmi evrenselleştirmeye de yarıyor.
Fonun değişmesi, karakterleri ve olayları gerçekçi olmaktan
çıkarmadan filmi romantik, hatta masalsı bir havaya büründürüyor. Jîn için bu
anlamda bir masal bile denilebilir. Ne ki, Erdem bazı yerlerde tragedya ile
masal arasına sıkışıp kalıyor, pek çok yönüyle politik duran film, acıyı
odağına aldığında masal formundan uzaklaşıp tragedya sınırlarına göç ediyor.
![]() |
| Film, belgesel tadında tabiat görüntüleriyle de farklı bir görsellik içeriyor. |
Şunu şiddetle vurgulamak gerekiyor ki Jîn bir belgesel
değil, hele hele PKK militanının ya da örgütü ele alan bir film hiç değil. Reha
Erdem kendi sanat mekanizmasıyla bir gerçeğe yaklaşmayı deniyor. Bunu yaparken
de ‘Gerilla’dan yola çıkıyor. Gerilla kavramı önemli. Yani kahraman PKK
militanı da olabilir ama Moro’da mücadele eden Müslüman bir kadın militan da
olabilirdi, Latin Amerika ülkelerinden birinde de özgürlük mücadelesi veren
biri de. Mesele, bölgesel bir sorunu ele alıp, çözüm üretmek değil. Jîn’i bu
amaçla izleyenlerin filmden pek hazzetmeyeceği gibi, epey itiraz edecekleri de
muhakkak. Dert başka çünkü…
Kaldı ki, Erdem, tarafların algısına özenle ve yaralayıcı
olmamaya dikkat ederek yaklaşıyor. Bunu yaparken kullandığı dil de çok
dikkatli.
Filmi izlerken aklımıza ilk gelen şey; Reha Erdem, güneydoğuyu oraları çok görmemiş galiba, oldu,
ancak film bitip jenerik akmaya başlayınca bunun çok da şart olmadığını
anlıyoruz, zira anlatmak istediği şey ile bizim anlamaya hazır olarak salonda
bulunduğumuz şey aynı değil Reha Erdem’in. Tıpkı 5 Vakit’teki, tıpkı Hayat Var’daki
gibi.
Jîn, elbette eleştirilir ama zannımca en büyük eleştiriyi
filmde olanlardan dolayı değil olmayanlardan dolayı alması muhtemel. Zira film,
kendi ‘naif’ gerçekliği içinde ilerleyip sona ererken, referans aldığı kirli ve
savaş ve yol açtığı yıkımlardan çok çok az bahsedilmesi, bu savaşı tüm boyutlarıyla yaşayıp,
gerçekliğini bilenler için acı verecek ve epeyce öfkeye neden olacaktır. Batılı
bir adamın, feminist ve ekolojik söylemler ile –her ne kadar kendi mantığında
tutarlı olsa da- ‘lay lay lom’ hikaye anlatmaya girişmesi olarak görülecektir.
Kısmen haksız da sayılmazlar ama bunda sorumlu ve –aranıyorsa-
suçlu asla Reha Erdem değil. Bazılarımıza göre son derece steril ve suya sabuna
dokunmayan bir film gibi görünen Jîn’in anlattıklarını ‘light’, hatta yetersiz
bulabilenlerin, bu işi yapabildiği halde elini taşın altına neden
sokmadıklarını sorgulamaları gerekir. Yani; bir filmi anlattıkları için değil,
anlatmadıkları için yargılayıp, başarısızlığa mahkum etmek çok mantıklı değil. Zira
filmde çok açık şekilde, meselenin etnisite katmanına inmeden, daha üst
mevzulara girildiği belli. Belki, yıkım çok daha irite edici şekilde, estetize
edilmeden gösterilebilirdi ama sinema tam da bu yüzden var. Karşımızda bir
yönetmenin meseleye bakışı var, kendi açımıza uymuyor diye eleştirmek çok
anlamlı değil.
![]() |
| Jîn, seyri zevkli, çekimi zorlu olan filmlerden. |
Esasen taraf olmamak tam da böyle bir şey. Erdem’in açıkça
meselenin taraflarından biriymiş gibi yapmaması, ajitasyon da hamasetten
ısrarla uzak durması küçümsenecek bir şey değil. Aksine çok ciddi şekilde bir
tavır var filmde. Tavır da az şey değildir sevgili seyirci.
Kaldı ki, eminim Reha Erdem tüm bu eleştirilere yönelik bir
cevaba illa ki sahiptir, ona da yazının sonunda değinelim.
Jin’in hikayesi örgütten çıktıktan sonra başlıyor, politik
dedik ama güncel politik değil kastımız, ne devlet tarafına, ne de örgüt
tarafına çevrilmiyor objektif, insani yönü körelmemiş bir genç kızın hayata
tutunmasıyla ilgili bir film izliyoruz. Örgüt ile devlet arasına sıkışmış,
klişe bir yapıya bürünmeyen bir film var karşımızda.
Ne kadar bilinçli yaptı bilemiyorum ama aslında Reha Erdem
çok sağlam bir çözüm adresi de gösteriyor filmde. Dikkat buyurun oturulup
bilinçli bir şekilde çözüm üretilmesinden dem vurmuyorum, bir remz, işaretten
bahsediyorum. Güncel gerçekliğe baktığımızda, bu kadar görüşme, mektup,
sızdırma arasında anne yüreğine doğru çeviriyor kamerasını ve ‘oraya bir bakın,
çözüm orada olabilir’ diyor adeta Reha Erdem.
Jîn filmine yapılacak en büyük haksızlık, kahramanın
(kahraman demekte yanlış ya neyse) sanki dağ ile devlet arasında bir tercih
yapıyormuş gibi algılamak olacaktır. Asla öyle bir durum yok, öyle olsa en yakın
karakola gidip teslim olur ve bizi günler boyu peşinden çağırmaz kahraman. Öyle
yapmıyor, içli bir Kürtçe ezgi sonrası annesini özlüyor, anne sesi onu
çağırıyor. Ait olduğu yere çağıran bir güdü bu. Filmin esas noktası da bu
bence. Atmacanın yumurtasına ortak oluş da, ayıyla elmayı paylaşış da aynı
güdünün neticesi.
![]() |
| Kadın meselesine dokunduğu noktalarda, gerçeği zorlarcasına çıkarımlar yapmaya müsait bir film Jîn. |
Diğer taraftan örgüte duyduğu bir nefret ile motive olmuyor
Jîn, dolayısıyla onu kaçmaya zorlayan şey, meselenin terör boyutu değil, insani
boyutu, çocuk boyutu, kadın boyutu. Hain değil, itirafçı değil, ajan değil;
kadın ve insan izliyoruz, bulunduğu durumdan memnun olmayan ve çıkmaya
çalışırken daha büyük memnuniyetsizlikler yaşayan. Tek pusulası anne yüreği,
sesi olan.
Bu arada Reha Erdem sinemasının temel unsurlarını
kullanırken, gelebilecek şuursuzluk ve vurdumduymazlık eleştirilerine de bir
iki örnek ile film diliyle cevap da veriyor. Kimliği olmadığı için götürüldüğü
karakolda şahit olduklarıyla, terör meselesini neredeyse tüm boyutuyla minimal
şekilde görüyoruz. Zaten bundan dolayı, filmin durduğu noktanın bir tercih
olduğu ileri sürülebilir.
Kamera odağını bir tarafın lehine ya da aleyhine
yerleştirmiyor ama bu tavır almamış film demek değil asla. Jin bir yönüyle
ciddi bir tavır takınıyor, kadın ve insan ve tabiat. Ötesini çok eşelemiyor. –en
azından bu film için- Lüzum da yok zaten.
Merhum Cahit Zarifoğlu günlüklerinden oluşan Yaşamak adlı
kitabına şu cümle ile başlar: “Ne çok acı var!” Acı önemli zira acının olduğu
yerde pek çok kavram normalinden sapmış, pek çok eylem amacını çoktan aşmıştır.
Acıya odaklanarak yaptığınız her ne ise, yanlış anlaşılma ihtimali çok yüksek,
muradınızın tam aksine bir netice çıkması ise ihtimal dahilindedir. Acıyla
sarmalanmış bu ülkenin pek çok meselesinde bu risk vardır. Kürt meselesinde de
böyle. Sıkıntıyı sıkıp, özünü çıkardığımız anda acı kalıyor elimizde ve bu
meseleyle ilgili ne yaparsanız yapın, bu prizmadan yansıyacağı için vasatın
itirazı çok şiddetli, tepkisi çok fena olabiliyor.
Reha Erdem’in sıklıkla medyaya çıkıp, filmini izah etmesini
de bu tedirginlik ve yanlış anlaşılma korkusuna bağlıyorum. Yoksa, bir yönetmen
filmde söyleyeceğini söylemişken, daha ne diye bir de çarşaf çarşaf ‘aslında
şöyle demek istedim’ türünden söyleşiler yapsın ki?!
![]() |
| Filmde doğayla uyumlu, insanlarla sorunlu bir gerilla tiplemesi mevcut. |
Toparlıyorum; Jîn başından beri söylediğimiz üzere politik
bir film. Ama güncel politikanın sığ ve kısır tartışmalarına sıkıştırılmamış
bir yapıya sahip. Bu nedenle, net bir bir çözüm önerisi yok. Bu durum ‘hiçbir şey
söylemiyor’ şeklinde eleştiri alabilme riskini yükseltse de, kahramanın anne
ile olan ilişkisi bağlamında, aslında çok sağlam bir çözüm kaynağına da işaret
var.
Ve fakat elbette taraflar bunu yeterli bulmayacak, belki
canları da sıkılacak ama bu kadar acılı ve hassas bir alanda kamera oynatıp,
can yakmamaya bu kadar özen göstermek de az şey değil, diye düşünmekteyim.
Tamam, film çözüm önermiyor ama çözümün önünü tıkayacak bir şey de içermiyor.
Reha Erdem’in meseleye bakışı ve evrensel algısı böyle. Daha ciddi bir şeyler
söylemek isteyenlerin önünde bir engel oluşturmuyor Jîn. Elbette kendisi de
isterdi, Alice gibi bir harikalar diyarı olmasını ama ne yapsın, elde acılar
diyarı var ne yazık ki!
İzlemek lazım…
Son olarak naçizane tavsiyem, Bejan Matur’un Timaş
yayınların çıkan Dağın Ardına Bakmak kitabını okuyun. İzlemeden önce ya da
sonra, fark etmez…








