16 Mart 2013 Cumartesi

Jîn acılar diyarında!



Önce şöyle bir girizgah gerekiyor: PKK lideri Öcalan’ın da pek bayıldığı ve sıklıkla bahsini ettiği ‘liberter-sosyalist’ Murray Bookchin, Özgürlüğün Ekolojisi isimli kitabında şöyle der; “Ne kadar iyi düşünülmüş olursa olsun küçük adımlar evrensel, küresel ve feci bir hal almış problemleri kısmi olarak dahi çözemez. Eğer kısmi 'çözümler’ denen bir şey varsa bu sadece ekolojik krizin sabit doğasını gizlemek için kullanılan makyaj malzemesidir. Onlar bu suretle halkın dikkatini ve teorik içyüzünü, gerekli değişikliklerin derinliği ve genişliği hakkındaki yeterli kavrayışdan alıkoyarlar.”

Yanılmıyorsam 2005 yılında Öcalan bu filozofa fena sarmıştı. Bookchin ile paralel bir şekilde Öcalan'ın yaptığı tanıma göre de; Demokratik Konfederalizm, "Toplumun siyasal, sosyal, ekonomik, kültürel, inanç ve mezhepsel, etnik, cinsiyet özgürlüğüne dayalı, ekolojik, komünal alandaki örgütlenmelerinin birliği ve örgütlenmiş toplumun kendi kendini yönetme organizasyonu."ydu. Örgüt lideri, yine Bookchin'den esinlenerek Kürtler için bir "ekolojik toplum modeli" tasarlamıştı: "Ekolojiye ve cinsiyet özgürlüğüne dayalı bir demokrasi... Bireysel hak ve özgürlükleri toplumsal demokrasinin gelişimiyle birleştirir."

Aslında Kürt entelektüel çevrelerinde bile doğru dürüst tartışılmadı Ekolojik Konfederalizm. Bunun yerine, yapıya ya da kültürel kodlara uysun uymasın alıp, ağzını burnunu kırarak farklı isimlerle tuhaf yapılanmalar uygulamaya  kondu. Türk entelektüellerinin ise zaten böylesi bir derdi olmadığı için, Kürt meselesindeki yeni sıkıntıların temel kaynağını da bu teori/pratik uçurum oluşturdu ne yazık ki.

Reha Erdem, başta fon olmak üzere bazı şeyleri gerçeklikten koparıyor gibi görünse de Jîn, daha büyük şeyleri bağırmadan söylemeye çalışıyor.


Reha Erdem’in son filmi Jîn, açılış sekansıyla bana nedense bunları hatırlattı. Kabaca ‘politik bir masal’ diyebileceğim Jîn’de Reha Erdem açılışı doğa görüntüleriyle yapıyor. O kadar ki, gayr-ı ihtiyari (Pi’nin Yaşamı’ndan mülhem) ‘Life Of Jîn izleyeceğiz galiba” diye fısıldamışım. Bunu yaparkan bir Çehov öyküsündeki gibi betimlemelerden ziyade, bir TV belgeseli görüntülerine yakın dili tercih ediyor. Etkili müziğin de eşlik ettiği tabiat görüntüleri, insanoğlunun kendi dertleri uğruna umursamadan hasar ve zararı hissetmemizi istiyor. Bu kısa girizgahtan sonra, bir grup örgüt militanını görüyoruz. Erdem, bu ülkede yaşayan hemen herkesin bildiği bir sorunu, bilmediği bir fondan çıkarıp, kendi bildiği alana çekerek iki şeyi amaçlıyor bence. Birincisi, komik duruma düşme riskini ortadan kaldırıyor. İkincisi, hakikatten kopararak gerçek üstü bir fon oluşturuyor. Ki, bu son durum Erdem’in tüm filmleri için temel bir yaklaşım bile denebilir.

İsterseniz daha derin mevzulara dalmadan, filmin öyküsüne bir göz atalım ki, ne üzerine konuştuğumuz anlaşılsın.

Jîn, 17 yaşlarında, küçük bir terörist grupla beraber dağlarda yaşayan bir gerilladır. Çok iyi bildikleri bir coğrafyada, askerlerden kaçarken, örgüt arkadaşının söylediği bir türkü genç kızı duygulandırır ve anne sesine hasretin tetiklemesiyle örgütten kaçmaya karar verir. Bunu yaparken, en az kaçtığı örgüt kadar çetin ve hasar verici düşmanları olduğunun farkında değildir.

Hem kaçtığı örgüt elemanlarından, hem de kolluk kuvvetlerinden gizlenerek, dağlarda, ormanlarda yapayalnız günler ve geceler geçirir. Amacı bir büyük şehre, hayata, belki de hiç görüp bilmediği büyük dünyaların hayallerine ulaşmaktır.

Yalnız başına çıktığı bu tehlikeli yolda, doğal yaşamda varlık mücadelesi sürdüren hayvanlardan başka dostu yoktur. Hem devletten, hem örgütünden saklanarak ilerleyen genç kız, tedirginlik dolu günler ve geceler geçirir. Bir ayının dostluğuyla bombalardan korunur, bir yılanın uyarısıyla makinalı tüfek mermilerinden. Yumurtasını aldığı yırtıcı kuş, her ne kadar onu ispiyonlarcasına yeri göğü inletse de, teslim etmez Jîn’i yasal kuvvetlere. Bir vaşak yol gösterir, geyik ilham verir, bir at onun hayatta kalmasına yardımcı olur vs…

Sonunda dağdan inmeyi ve sivil hayata karışmayı bir şekilde başarır. Ancak tablo onun hayalini kurduğu gibi değildir ve belki şehir ve sivil yaşam dağdan bile tehlikelidir. Yaşadığı travmalar ve hayal kırıklığı ile aynı yolu takip ederek geri dönmeye başlar. Her ne kadar yaşadığı deneyim onu derinden etkilemiş olsa da, bir de seçtiği yolun kaderi vardır…

Bir tür 'Büyüklere masallar' tadında geçen film, bir noktadan sonra masal formundan çıkıp tragedya  sınırına iltihak ediyor.

Yunan mitolojisindeki enteresan karakterlerden biridir Circe. Cemil Meriç güzel nakleder. Circe mitolojik bir afettir ve adada yaşar. Adaya çıkanları sarayına çeker ve dokunduğu an hayvana dönüştürür. Kimi domuz olur, kimi kurt, kimi eşek. Ulis avucuna sakladığı moli otu sayesinde kurtulur bu efsundan ve kılıcını çekip bu dilberi esir alır. Arkadaşlarının serbest bırakılmasını ister. Ama Circe, ‘bakalım onlar istiyorlar mı?’ diye karşı çıkar. Ahıra gidilir ve hiçbir hayvan insan olmak istemediğini söyler. Misal; kurt ‘ne münasebet’ der, ‘İnsanlar benden daha vahşi ve acımasız’ vs… Hiçbir hayvan tekrar insan olmak istemez, hayvanlık doğası gereği bozulmuş insandan daha erdemli hale gelmiştir.

Merhum Meriç meseleyi bağlarken şöyle der; Koy onları ahıra Circe!

Jîn, bir yönüyle kıyıcılıkta insanoğlunun liderliği kimseye bırakmadığının da filmi.  Ve ne yazık ki, mitolojik kahramanlar artık yaşamadığı için, onları kendi kimliklerine gönderip, ahıra sokacak gücü de, kahramanı da yok!!!

Erdem’in diğer filmlerinde de sıklıkla yaptığı, Kosmos’da ise neredeyse korku unsuru olarak eklenen ve hayli de etkili olan ses kullanımı Jîn’de de var. Sakin, kendi halinde seyreden hayat bir an jet sesleriyle ürperiyor, titriyor ve kulakları sağır eden bir boyuta ulaşıyor. Bu sesleri nispeten daha insaflı doğayı kıyım görüntüleri destekliyor. Aslında el'an yaşanan bir gerçekliğe refere etmese, belki daha çok etkileneceğiz ama daha fenaları gün aşırı TV kanallarında; kiminde kahramanlık gösterisi, kiminde trajedi olarak yayınlanıyor. Dolayısıyla zihnimizin hemen ön kısmında yer alan-örneğin-  Uludere sonrası o insanın kanını donduran görüntüler ile karşılaştırıyor ve çok fazla etkilenmiyoruz bu tablodan.

Elbette, meselenin her iki tarafından da bu gerçeklikle arasındaki bu makas farkına itirazlar olacaktır. Ancak, itirazın bu noktada olması, daha temel ve can yakan meseleler açısından filmi malzeme etmekten kurtarıyor bence, ki bu çok zekice geldi bana.

Reha Erdem için ‘hayat’ kavramı çok önemli. Bu nedenledir ki filmine isim ararken, bulduğu Jîn onun işin emsalsiz bir hazine değerinde olsa gerek. Zira, artık herkes öğrenmiştir, bilmeyenler için bir de ben yazayım, Jin kelimesi her ne kadar yeni jenerasyon için bir oyun kahramanını akla getirse de Kürtçe’de kadın demek. ‘i’ harfini şapkalı yaptığınız an, ‘hayat’ manasına geliyor. Böylesi bir dualite tam da filmin karşılığı olmuş aslında.

Reha Erdem her filminde yaptığı ses tasarımını Jîn'de de ustalıkla yapıyor ama devam eden bir gerçekliği anlattığı için, hakikatin zihnimizdeki yansıması karşısında çok fazla etkili olamıyor. 

Reha Erdem derdi olan bir yönetmen, ele aldığı hikaye ne olursa olsun, öyküye kendi tarzıyla yaklaşıp, dozunu kendi ayarladığı gerçeküstücülükle sarmalayıp sunuyor. Açıkçası, zaman zaman epey çetrefilli alanlarda kulaç atmasına rağmen, alabildiğince dikkatli adımları, ele aldığı konu ne olursa olsun, meseleyi yerlere sermeden ya da kırıp dökmeden yapabiliyor. Çok az sinemacıya nasip olabilecek bir meziyet bu.

Kadın-cinsellik ve Anadolu insanı arasındaki ilintiye değinirken ciddi bir tanıma ya da tanımlama sorunsalı gördüm. Elbette ki, ‘Yok böyle şeyler’ noktasında değilim, vardır, belki ziyadesiyle vardır ama bir insanın karşısına çıkan her Anadolu insanı şiddete meyyal, cinsel açlıkla kıvranan prototipine giriyorsa, sıkıntı da vardır. Jîn’de neredeyse doğru erkek yok, -bir istisna dışında- hepsi aç, hepsi şiddete meyyal!


Hatta bir adım ileri gidip, Erdem’in seyirciyi şuna zorladığını bile söylemek mümkün; kadın militanın dağdan inmesine en büyük engel erkeklerin cinsel açlığı ve şiddete meyyalliği! Açıkçası Feminist lensle bakıldığında bile epeyce ‘acımasız’ görünen bir ton bu. Bir tek kamyon şoförü bu aforizmadan nasibini almıyor, o da gofret uzatırken, içimizden ‘sen de mi?’ diyecek oluyoruz ki, kenarından geçiyoruz bastırılmış cinselliğin.

Masal formuna geri dönecek olursak, başındaki kırmızı yazmasıyla, ‘kırmızı Başlıklı Kız’a benzetilen kahramanımız, dağdan inme evresinde ‘büyük anne’ ile de karşılaşıyor. Hasta ve ilaç bağımlısı nine, neredeyse kahramanımızın anlamadığı bir ‘şive’ ile konuşuyor ve enteresan bir şekilde ‘nisyan’ ile malul! Erdem, ‘kurt’ figürünün yerine tabiri caizse erkekleri oturtup, topunu aynı kümeye yerleştiriyor ve Kırmızı Başlıklı Kız’ımızı yemeye çalışıyor bu kurtlar!

Bilinçli mi yaptı bilemiyorum ama ‘sürüden ayrılan kuzu’nun akibeti bellidir masallarımızda. Jîn bu kadere doğru giderken, son derece masum içgüdüsüyle hareket ediyor. Yani mesele kaba bir politik angajmanla yüklenip, ‘ne gibi bir öz eleştiri yaparak sürüden ayrılıyor?’ şeklinde sorulması abestir ama soranların olacağı da muhakkak!

Dikkat buyurun; filmdeki kadın meselelerine sahici bir gözle bakacak olursak, dağa çıkmak çok çok alt kümede kalıyor, başlıklı alt mesajı ıskalamıyorum. Aksine Jîn’in intibak etmeye çalıştığı kent yaşamındaki kadın sorunlarının en az terör kadar sert bir kırkırdağa sahip olduğu son derece güçlü anlatılmış ama bir ‘tık’ daha yüklenilse, mizaha dönecek boyutta bir metazori var neredeyse.

Film beklenilenin aksine, devam eden gerçekliğin etrafından usulca savuşuyor. 
Benzer bir sıkıntı da doğada yaşayan hayvanlar ile Jîn ve filmin ilişkisi. Neredeyse saat başı bombaların patladığı, sıkılan her mermi sonrasında, bir ıskanın bile yol açtığı tahribatı vermek orijinal olmasa da güzel bir buluş. (Terrence Malick’in İnce Kırmızı Hat’tını hatırlayalım) Ancak bunu, o kadar sıklıkla yapıp, neredeyse vaşakın kulağına su kaçırma boyutuna taşımak bence filmin ‘olmamış’larından.

Hoş trüktür aslında. Hatırlayalım Hitchcock’un Kuşlar filmini. Kahramanımız kuş saldırısından kaçar ve bir tuvalete sığınır. İroni bu ya, kapısını sıkı sıkıya kapadığı tuvaletin tavanı açıktır ve kuşlar yukarıdan dalarlar. Bu mizahi buluşu sonradan Spielberg de kullanmıştı. Jurassic Park’taki benzer sahneyi hatırlayalım, dinozorlardan korkup tuvalete sığınan adam ve tavanı açık helada gelen komik ölüm.

Jîn’in ihtimal ki yabancısı olamayacağı bir doğada, sıradışı her ses ile irkilip düşman zannetmesi ve bir hayvanla burun buruna gelmesi şüphesiz hoş ve Cem Yılmaz’ın AROG’unda dediği gibi, ‘bu klasik sahneyi yaşattığı için’ belki şükür bile edilir. Ama geyik, yılan, vaşak, eşek derken, neredeyse her hayvanda bu espiriyi kullanmak?

Geçelim…

İlk müdahaleyi fonu değiştirerek yaptığını söylemiştik. Güneydoğunun amansız ve çetin dağlarını çıkarıp onun yerine amazon türü yemyeşil bir fon yerleştiriyor Reha Erdem. Yine söylediğim gibi, ilk etapta bu gerçekliğin tahrif edilmesi gibi görülse de, aslında bu bilinçli bir takas ve filmi evrenselleştirmeye de yarıyor.

Fonun değişmesi, karakterleri ve olayları gerçekçi olmaktan çıkarmadan filmi romantik, hatta masalsı bir havaya büründürüyor. Jîn için bu anlamda bir masal bile denilebilir. Ne ki, Erdem bazı yerlerde tragedya ile masal arasına sıkışıp kalıyor, pek çok yönüyle politik duran film, acıyı odağına aldığında masal formundan uzaklaşıp tragedya sınırlarına göç ediyor.

Film, belgesel tadında tabiat görüntüleriyle de farklı bir görsellik içeriyor. 
Şunu şiddetle vurgulamak gerekiyor ki Jîn bir belgesel değil, hele hele PKK militanının ya da örgütü ele alan bir film hiç değil. Reha Erdem kendi sanat mekanizmasıyla bir gerçeğe yaklaşmayı deniyor. Bunu yaparken de ‘Gerilla’dan yola çıkıyor. Gerilla kavramı önemli. Yani kahraman PKK militanı da olabilir ama Moro’da mücadele eden Müslüman bir kadın militan da olabilirdi, Latin Amerika ülkelerinden birinde de özgürlük mücadelesi veren biri de. Mesele, bölgesel bir sorunu ele alıp, çözüm üretmek değil. Jîn’i bu amaçla izleyenlerin filmden pek hazzetmeyeceği gibi, epey itiraz edecekleri de muhakkak. Dert başka çünkü…

Kaldı ki, Erdem, tarafların algısına özenle ve yaralayıcı olmamaya dikkat ederek yaklaşıyor. Bunu yaparken kullandığı dil de çok dikkatli.

Filmi izlerken aklımıza ilk gelen şey; Reha Erdem,  güneydoğuyu oraları çok görmemiş galiba, oldu, ancak film bitip jenerik akmaya başlayınca bunun çok da şart olmadığını anlıyoruz, zira anlatmak istediği şey ile bizim anlamaya hazır olarak salonda bulunduğumuz şey aynı değil Reha Erdem’in. Tıpkı 5 Vakit’teki, tıpkı Hayat Var’daki gibi.

Jîn, elbette eleştirilir ama zannımca en büyük eleştiriyi filmde olanlardan dolayı değil olmayanlardan dolayı alması muhtemel. Zira film, kendi ‘naif’ gerçekliği içinde ilerleyip sona ererken, referans aldığı kirli ve savaş ve yol açtığı yıkımlardan çok çok az bahsedilmesi,  bu savaşı tüm boyutlarıyla yaşayıp, gerçekliğini bilenler için acı verecek ve epeyce öfkeye neden olacaktır. Batılı bir adamın, feminist ve ekolojik söylemler ile –her ne kadar kendi mantığında tutarlı olsa da- ‘lay lay lom’ hikaye anlatmaya girişmesi olarak görülecektir.

Kısmen haksız da sayılmazlar ama bunda sorumlu ve –aranıyorsa- suçlu asla Reha Erdem değil. Bazılarımıza göre son derece steril ve suya sabuna dokunmayan bir film gibi görünen Jîn’in anlattıklarını ‘light’, hatta yetersiz bulabilenlerin, bu işi yapabildiği halde elini taşın altına neden sokmadıklarını sorgulamaları gerekir. Yani; bir filmi anlattıkları için değil, anlatmadıkları için yargılayıp, başarısızlığa mahkum etmek çok mantıklı değil. Zira filmde çok açık şekilde, meselenin etnisite katmanına inmeden, daha üst mevzulara girildiği belli. Belki, yıkım çok daha irite edici şekilde, estetize edilmeden gösterilebilirdi ama sinema tam da bu yüzden var. Karşımızda bir yönetmenin meseleye bakışı var, kendi açımıza uymuyor diye eleştirmek çok anlamlı değil.

Jîn, seyri zevkli, çekimi zorlu olan filmlerden. 
Esasen taraf olmamak tam da böyle bir şey. Erdem’in açıkça meselenin taraflarından biriymiş gibi yapmaması, ajitasyon da hamasetten ısrarla uzak durması küçümsenecek bir şey değil. Aksine çok ciddi şekilde bir tavır var filmde. Tavır da az şey değildir sevgili seyirci.

Kaldı ki, eminim Reha Erdem tüm bu eleştirilere yönelik bir cevaba illa ki sahiptir, ona da yazının sonunda değinelim.

Jin’in hikayesi örgütten çıktıktan sonra başlıyor, politik dedik ama güncel politik değil kastımız, ne devlet tarafına, ne de örgüt tarafına çevrilmiyor objektif, insani yönü körelmemiş bir genç kızın hayata tutunmasıyla ilgili bir film izliyoruz. Örgüt ile devlet arasına sıkışmış, klişe bir yapıya bürünmeyen bir film var karşımızda.

Ne kadar bilinçli yaptı bilemiyorum ama aslında Reha Erdem çok sağlam bir çözüm adresi de gösteriyor filmde. Dikkat buyurun oturulup bilinçli bir şekilde çözüm üretilmesinden dem vurmuyorum, bir remz, işaretten bahsediyorum. Güncel gerçekliğe baktığımızda, bu kadar görüşme, mektup, sızdırma arasında anne yüreğine doğru çeviriyor kamerasını ve ‘oraya bir bakın, çözüm orada olabilir’ diyor adeta Reha Erdem.

Jîn filmine yapılacak en büyük haksızlık, kahramanın (kahraman demekte yanlış ya neyse) sanki dağ ile devlet arasında bir tercih yapıyormuş gibi algılamak olacaktır. Asla öyle bir durum yok, öyle olsa en yakın karakola gidip teslim olur ve bizi günler boyu peşinden çağırmaz kahraman. Öyle yapmıyor, içli bir Kürtçe ezgi sonrası annesini özlüyor, anne sesi onu çağırıyor. Ait olduğu yere çağıran bir güdü bu. Filmin esas noktası da bu bence. Atmacanın yumurtasına ortak oluş da, ayıyla elmayı paylaşış da aynı güdünün neticesi.

Kadın meselesine dokunduğu noktalarda, gerçeği zorlarcasına çıkarımlar yapmaya müsait bir film Jîn. 
Diğer taraftan örgüte duyduğu bir nefret ile motive olmuyor Jîn, dolayısıyla onu kaçmaya zorlayan şey, meselenin terör boyutu değil, insani boyutu, çocuk boyutu, kadın boyutu. Hain değil, itirafçı değil, ajan değil; kadın ve insan izliyoruz, bulunduğu durumdan memnun olmayan ve çıkmaya çalışırken daha büyük memnuniyetsizlikler yaşayan. Tek pusulası anne yüreği, sesi olan.

Bu arada Reha Erdem sinemasının temel unsurlarını kullanırken, gelebilecek şuursuzluk ve vurdumduymazlık eleştirilerine de bir iki örnek ile film diliyle cevap da veriyor. Kimliği olmadığı için götürüldüğü karakolda şahit olduklarıyla, terör meselesini neredeyse tüm boyutuyla minimal şekilde görüyoruz. Zaten bundan dolayı, filmin durduğu noktanın bir tercih olduğu ileri sürülebilir.

Kamera odağını bir tarafın lehine ya da aleyhine yerleştirmiyor ama bu tavır almamış film demek değil asla. Jin bir yönüyle ciddi bir tavır takınıyor, kadın ve insan ve tabiat. Ötesini çok eşelemiyor. –en azından bu film için- Lüzum da yok zaten.

Merhum Cahit Zarifoğlu günlüklerinden oluşan Yaşamak adlı kitabına şu cümle ile başlar: “Ne çok acı var!” Acı önemli zira acının olduğu yerde pek çok kavram normalinden sapmış, pek çok eylem amacını çoktan aşmıştır. Acıya odaklanarak yaptığınız her ne ise, yanlış anlaşılma ihtimali çok yüksek, muradınızın tam aksine bir netice çıkması ise ihtimal dahilindedir. Acıyla sarmalanmış bu ülkenin pek çok meselesinde bu risk vardır. Kürt meselesinde de böyle. Sıkıntıyı sıkıp, özünü çıkardığımız anda acı kalıyor elimizde ve bu meseleyle ilgili ne yaparsanız yapın, bu prizmadan yansıyacağı için vasatın itirazı çok şiddetli, tepkisi çok fena olabiliyor.

Reha Erdem’in sıklıkla medyaya çıkıp, filmini izah etmesini de bu tedirginlik ve yanlış anlaşılma korkusuna bağlıyorum. Yoksa, bir yönetmen filmde söyleyeceğini söylemişken, daha ne diye bir de çarşaf çarşaf ‘aslında şöyle demek istedim’ türünden söyleşiler yapsın ki?!

Filmde doğayla uyumlu, insanlarla sorunlu bir gerilla tiplemesi mevcut. 
Toparlıyorum; Jîn başından beri söylediğimiz üzere politik bir film. Ama güncel politikanın sığ ve kısır tartışmalarına sıkıştırılmamış bir yapıya sahip. Bu nedenle, net bir bir çözüm önerisi yok. Bu durum ‘hiçbir şey söylemiyor’ şeklinde eleştiri alabilme riskini yükseltse de, kahramanın anne ile olan ilişkisi bağlamında, aslında çok sağlam bir çözüm kaynağına da işaret var.

Ve fakat elbette taraflar bunu yeterli bulmayacak, belki canları da sıkılacak ama bu kadar acılı ve hassas bir alanda kamera oynatıp, can yakmamaya bu kadar özen göstermek de az şey değil, diye düşünmekteyim. Tamam, film çözüm önermiyor ama çözümün önünü tıkayacak bir şey de içermiyor. Reha Erdem’in meseleye bakışı ve evrensel algısı böyle. Daha ciddi bir şeyler söylemek isteyenlerin önünde bir engel oluşturmuyor Jîn. Elbette kendisi de isterdi, Alice gibi bir harikalar diyarı olmasını ama ne yapsın, elde acılar diyarı var ne yazık ki!

İzlemek lazım…

Son olarak naçizane tavsiyem, Bejan Matur’un Timaş yayınların çıkan Dağın Ardına Bakmak kitabını okuyun. İzlemeden önce ya da sonra, fark etmez…