22 Ocak 2010 Cuma

Bir Uğur Yücel çuvallaması


Bireysel intikam hissi insanoğlunun sahip olduğu en tuhaf hislerden belki birincisidir. En hümanist insan bile kendine ya da birinci derecede akrabalarına zarar verildiği zaman, aklı, vicdanı, tahsili filan bir kenara bırakıp ‘mutlak adalet’ duygusuna kapılıyor ve katıksız bir ‘kısasa kısas’çı oluveriyor. Başıma geldiği için biliyorum, dandik bir araba teybi için elime geçirdiğim hırsızı az daha öldürüyordum geçmişte! Ne seküler ne de dini kanunlar gelmişti aklıma…
Sinema doğal olarak bu hissi temasına yerleştirdiği yüzlerce film çekti. Ki bunlardan bazıları birer başyapıt olarak film tarihindeki yerlerini almışlardır. Hemen bir çırpıda sayabileceğim birkaç tanesi; John Schlesinger’in ‘Göze Göz’ü(Sally Field’in muhteşem oyununu hatırlayalım), Neil Jordan’ın ‘İçindeki Yabancı’ (Jodie Foster’ın oyunuyla hatırlarız), James Wan’ın ‘Ölüm Emri’ni (Kevin Bacon’un döktürdüğü film), ille de Michael Winner’in yönettiği ve Charles Bronson’u unutulmaz oyuncular arasına katan serinin ilki olan ‘Öldürme Arzusu’.
Gerek oyunculuğu gerekse sinemaya bakış açısıyla kalburüstü sinemacılarımızdan olan Uğur Yücel iste bu evrensel hissi son filminin konusu yapmış. Ejder Kapanı ana tema olarak bireysel intikam hissiyle yola çıkıp katıksız bir seri katile dönüşen marazi bir insanı ve çevresinde gelişen olayları anlatıyor. Anlatıyor anlatmasına da açıkçası çok daha yüksek bir sinema ve estetik değer bekleyen benim gibiler için –maalesef- sonuç tam bir hayal kırıklığı.
Anlatacağım, ancak önce genel olarak özetine bir göz atalım: Güneydoğu’da askerliğini yapan Er Ensar (Nejat İşler) acımasız bir ölüm makinesidir. Askerdeyken 12 yaşındaki kız kardeşine bir sübyancı tecavüz etmiştir. Kızın akıl hastanesinde kendini astığını askerden döndüğü ilk gün sarsıntıyla öğrenir Ensar. Ardından şehirde cinayetler işlenmeye başlar. Soruşturmayı cinayet masasından iki usta dedektif Abbas - (Uğur Yücel), “Akrep”Celal (Kenan İmirzalıoğlu) ve stajyer polis memuresi Ezo (Berrak Tüzünataç) üstlenir. Emekliliğinde önce son görevini üstlenen Abbas’ın tek hayali uzun yıllardır sevgilisi olan ve bir pavyonda şarkıcılık yapan Cavidan’ı (Ceyda Düvenci) da alıp gitmektir uzaklara…
Hikaye kağıt üzerinde böyle… Ancak gelin görün ki filmin ilk sıkıntısı da burada başlıyor, Ejder Kapanı’nın ilk ve en temel sorunu anlatımdaki sıçramalar ile kopuk kopuk bir görüntü vermesi. Yönetmen her ne kadar finalde gereksiz geridönüşler ile meseleyi toparlamaya kalkışsa da filmin aksaklığını gidermiyor bu durum.
Hikayenin dağınıklığı, zorlamaları ve dramatik dengelemenin neredeyse hiç gözetilmemesi filmin bir diğer sorunu. Sözgelimi senaristimiz Çerkez komiserin sevgilisini uzun süre öykünün merkezinde tutmasına rağmen finalde onu unuttuğu gibi, Onur Ünlü’nün Polis’in akla getiren trük ve replikler ile filmin özgünlüğünü zedeliyor.
Ejder Kapanı’nın mekan tasarımlarında da bir dengesizlik göze çarpıyor. Şüphesiz İstanbul’un izbelerine kardı çevirmek etkileyici lakin karakterlerin sosyal statüleri ile ne kadar uyumlu tartışılır. Elbette kimileri ‘Aynı Se7en filmindeki gibi’ diye övgü de dizebilir ama bir filmin başka filme atıfta bulunması iyi bir şey değil nihayetinde.
Yücel ‘Yazı Tura’da dengeli olarak kullandığı hareketli kamera Ejder Kapanı’nda kontrolden büsbütün çıkmış. Neredeyse baştan sonar steadycam ile çekilmiş izlenimi veren filme bir de Jerry Bruckheimer tv serialleri tarzı görsel ve işitsel efekt eklenince ortaya bir polisiye televizyon dizi bölümü çıkmış ne yazık ki!
Konu ve etki olarak Criminal Minds ya da CSI serisinin herhangi bir bölümünden farksız olan Ejder Kapanı yer yer yakaladığı derinliği –ne acı ki- hızlı kurguya kurban edivermiş. Karakter tasarımlarında da ciddi sorun var kanaatimce. Yücel’in sadece Çerkez Amir karakterine yüklenip diğer karakterleri üstün körü geçmesi sıradan bir zaaf değil. Mantık hataları ve gereksiz dolgulara hiç değinmeyelim isterseniz. İnsan üzülüyor zira. Yoksa bir adliye/polis muhabirini aylarca kendi evine hapsedeceksiniz ve kimse arayıp sormayacak! Bir sinema filminden çok Amerikan polisiye film epizodu gibi olan filmde, Ejder fare doğurmuş ne yazık ki!

7 Ocak 2010 Perşembe

Şahan'a Bulaşma!


Bir süredir Amerika'da yaşayan sevgili meslektaşım ve dostum Mehmet Şahan öyle bir kliple karşıma çıktı ki, hem bir takım hislerimde nasıl haklı çıktığım için sevindim hem de inanılmaz şaşırdım. Hollyywood dolaylarında çektiği ilahi klibiyle hem müthiş incelikli bir estetik anlayışına hem de ateş gibi bir mizah zekasına sahip olduğunu dost düşmana gösterdi Şahan.

and Oscar goes....

Şahsen Oscar jurisinde olsam bir çok alanda ödülü Mehmet Şahan'ın Affet Beni Allahım isimli filmine verirdim. Nasıl verilmez ki, bir sefer oyunculuk on numara. Eşkiya filmindeki Uğur Yücel ile Heat filmindeki Al Pacino karışımı tiplemesi, çizgili pijama, yalın ayak günahlardan kaçarken paraya kıydığı prodüksiyon(en az üç kız saydım!), her mekanın önünde giydiği ayrı ayrı kostümler, üstü açık Mecedes, her ne kadar fonda geçse de Hummer Limuzin'i film için hiç bir fedakarlıktan çekinilmediğinin göstergesi.

Boş bir film değil...

Üstelik asla ve kat'a boş bir film değil Affet Beni Allahım... Klasik 'tövbe' çerikli filmlerden çok farkıl, varlık içindeki bir kahramanın hayatıyla başlıyoruz kilibe. Beverly Hill'de gezen çerçeve, Hollywood'un parıltılı dünyasında hızlı bir tur attıktan sonra, kent merkezlerinden şurdan buradan geçip en sonunda evsiz (Ecnebicesi Homeless) Amerikalalıran görüntüleriyle sona doğru yol alıyor. Başlarda ninja kid gibi karete kataları çizen sanatçımız, giderek ezikleşiyor ve rabbisinin karşısında mahçup bir halde diz çöküyor misalen.

Üstelik...

Üstlik metodolojisi de süper... Önce Havra, ardından Kilise ve nihayet Camii... Bir tür 'La Uhubbul Afilin' (İnşallah yanlış yazmamışımdır...) Camide sebat kılıp, dizini kırıyor ve affet yarabbim diye hitama erdiriyor bu muhteşem filmi...


Şahsen çok istifade edip, defaatle izlediğim filmde, hassaten kahramanımızın 3:59'daki samimi yakarışına dikkat çekmek isterm.


Emeği geçenlerin ellerine sağlık.


İşte o film: