7 Ocak 2013 Pazartesi

Son Fasıl acı verir!


  

Ünlü Rus usta Andrei Tarkovski’ye bir röportajında tarzının Steven Spielberg’e benzediğini söylüyor gazeteci. İnanılmaz rahatsız oluyor büyük usta. “Yanılıyorsunuz!” diyor ve ekliyor: “İki türlü yönetmen vardır: Sinemayı bir sanat görüp kişisel sorular soran; onu bir acı, armağan, zorunluluk olarak kabul eden yönetmen! Diğeriyse, sinemayı para kazanma aracı olarak gören yönetmen!”

Bazı sanatkarlar vardır cerrah gibidir. Hissiz zannederseniz ama iyi gelirler, iyi ederler insanı. Yöntemleri rahatsız edicidir belki, diğerleri gibi serotonin salgılatmazlar ama iyidirler işte. Yaraya şöyle bir bakar, dişlerini hafifçe sıkar ve deşmeye başlarlar. Canımızı yakar, konforumuzu bozarlar ama iyi gelirler bir şekilde.

Haneke meseleye hep en karanlık, kötü ve kerih noktasından baktı. İnsanın masumiyeti değil, mücrimliği esastı onun için. Belki de bu nedenle hep sert oldu, can yaktı, cerahat akıttı. Tabiri caizse, özellikle yeni tanışanlar için Haneke filmi izlemek, çivi yutmak gibi bir şeydir. Meşakkatlidir yani.

Sanırım Dexter’da duymuştum şu cümleyi ve ikinci kez kullanıyorum, ‘Sanırım kalbimiz bizim bilmediğimiz bir şeyleri biliyor’ diyordu kalplere keskin bıçak saplayan adam.

Stendhal meşhur kitabı Aşka Dair’de aşkın evrelerini yazarken dörde bölüyor meseleyi. Gerçek aşka : amour-passion diyor. Dilerseniz, başka bir ustadan okuyalım Standhal’i: “Abelard Ortaçağın en büyük fikir adamlarından biri. Ve tabii rahip. Talebesi Heloise'e tutulur. Genç kızın dayısı, Abelard'ı adamlarına yakalatıp korkunç bir ameliyata tâbi tutar. Ama Heloise'nin Abelard'a karşı sevgisi ölünceye kadar devam eder. Amour-passion bu.Bütün şartları yenen, fiziğe aldırış etmeyen bir nevi communion.

İkinci aşk, Amour-goût. 18. yüzyıl Fransa'sındaki aşk. Bu tabloda, gölgeler bile gül rengi. Nezaket, zerafet, kibarlık. Hırçınlık yok, fırtına yok, öfke yasak. Yapılacak her şey önceden bilinir. Soğuk ve cici bir minyatür. Amour-passion başımıza belalar açar, bizi tehlikelere sürükler, rüsva eder. Oysa Amour-goût menfaatlerimizle çok iyi uyuşur. Bu zavallı aşkın da başlıca desteği gurur. Koltuk değneklerine dayanarak yürüyen tuhaf bir aşk.

Üçüncü aşk, hayvani içgüdü. Yabaninin düşünceye vakti yok. Onun için, aşkı tanımaz. Çiftleşir ve geçer. Dişisi bir dişi hayvandır. Oysa hassas bir kadın bütünü ile sever ve ancak bütünü ile sevdiği zaman fiziki hâz duyar.

Dördüncü aşk bir övünme vesilesi. Amour-vanitê. Başkaları için sevilir, gösteriş için sevilir. Erkek, genç ve güzel sevgilisiyle fiyaka satacaktır. Kadın, meşhur bir hergeleye sahip olmanın gururu içindedir. Bu, aşka en az benzeyen aşktır. Hatta çok defa, fiziki bir zevkle de hallenmeyen garip bir fuhuş.” (Cemil Meriç – Jurnal II)


 Ve başka bir ayrıntı. Henüz birkaç gün önce okuduk medyadan. Fransa'nın kuzeyindeki Lille şehrinde yaşayan bir İspanyol ressamın ölümü 15 sene sonra komşusunun su sızıntısından belediyeye şikayet etmesi üzerine fark ediliyor. Haber şurada

Alman yönetmen Michael Haneke, Tarkovsky’nin anlattığı, ‘sinemayı acı bir armağan’ olarak gören yönetmenlerden. Her filmi can yakıcıdır, her filmi sıkıntılı. Son filmi ise bambaşka birden vuruyor insanı. Önce ismiyle tabii… Haneke bu, zengin züppe veletlerin ölümüne eğlencesine ‘Funny games” ismini koyar da, modern insanın can yakıcı tirajedisine ‘aşk’ demez mi? Yapar elbet.

Amour, her Haneke filminde olduğu gibi çok uzun bir giriş sahnesiyle açılıyor. Burjuva bir piyano konserindeyiz. Tek sahnede, kepçesini daldırdığı demografi hakkında fikir veriyor Haneke. Eğer bir Haneke filmine giriyorsanız iki temel handikabınız vardır: Uzun ve akışkan olmayan sahneler ve acaba ne anlatıyor?

O kadar yalın ve dolaysız bir hayatın içine sokuyor ki bizi, hem karakterleri, hem de bu karakterler arasındaki aşkı ziyadesiyle hissediyoruz. Sadece içerik olarak değil teknik olarak da öyle; Statik açılar, hareketsiz kamera. Nadiren kullanılan steady-cam… Hayata şahit kılıyor bizi, aşka şahit yazıyor. Aslında kırılma anına kadar aşkın tarifini yapıp duruyor Michael Haneke:

Yarım asırlık birlikteliğe rağmen, rafadan yumurtayı önüne koyduğunda, ona teşekkür edebilmektir aşk.  Gündelik bir ‘neyin var’ sorusunu bile sevgilinin başını iki elin arasına alıp sormaktır aşk. Ve biz en çok acı çekerken anlarız aşkı; büyüklüğünü, derinliğini.



Hikaye mi? Şöyle:

Aslında ilk bakışta alabildiğince klişe bir hikaye gibi duruyor Amour’n öyküsü; Mutludurlar, çiftin biri rahatsızlanır ve beraberce direnirler… Yine ‘tuzu kuru’ hayatların içindeyiz. Entelektüel hayat süren, orta sınıftan bir çifttir. Hayatlarının son demlerinde bile aşkları tükenmemiş, susarak anlaşabilmektedirler. Fakat ‘sınanma’ denen o girift süreç başlarına gelir ve biri fiziken, diğeri Ruhan değişmeye başlar. Kırılma yaşandıktan sonra artık ikisi de eski aşıklar değillerdir. Kadın geçirdiği beyin kanaması neticesinde felç ve yatağa mahkum oluyor. Adam ise, onu bırakmak niyetinde hiç değil. Ancak, öyle olmuyor ve zamanla her ikisi de değişmeye başlıyor; ruhen ve bedenen. Yaşlılık ile erimenin farkını muazzam gösteriyor Alman yönetmen.

Tek mekan filmi Amour, yaşayan mekan ama… Burjuva entelektüel çiftin, neredeyse yarısı boş, eski tip, tavanları yüksek, mutfağı minicik, duvarları kitaplarla dolu, yaşayan bir mekanındayız. Sahiplerine benzeyen bir ev. Bana göre sinema tarihinin en etkileyici aşk sahnelerinden birinin altına da imzayı atıyor.

Tekerlekli sandalyeye mahkum olduğu ilk zamanlarda, kocasından, kendisini ayağa kaldırmak için yönlendirme yapıyor kadın. Şöyle diyor: Az daha yaklaş, Dizlerini dizlerime daya, sağ kolunu sırtıma dola…” Güçlükle dikiliyor, yüzleri birbirine neredeyse değecek… Bir süre sessizce birbirlerine bakıyorlar, kımıldamadan dans etmek gibi. Vedanın hayatla valsi. Zaman sonsuzlaşıyor o anda. (Aşk budur)

Ve kadın bir talepte bulunuyor, vasiyet adeta: “Bana bir söz ver, bir daha hastaneye götürme!” İtiraz edecek gibi oluyor adam, kadın kararlı, “Nasihat verme bana, söz ver, hastaneye götürme artık.”


 Her şeye rağmen tek damla gözyaşı dökmüyorlar, en azından bunu bizim gözümüzün önünde yapmıyorlar, acziyet gösterisi yapıp merhamet dilenmiyorlar asla.

Zorla su içiriyor ve karısının inat ettiğini görünce, belki de hayatında ilk kez tokat aşkediyor yanağına. Hem de okkalı bir tane. (Aşk budur)

Adamın çaresizlik içinde çektiği acıyı, hoyrat davranan bakıcıya söylediği şu cümlede bulmak mümkün: “Can-ı gönülden dilerim ki günün birinde başkaları da size, hastalarınıza davrandığınız gibi davranır ve siz de onlara karşılık veremezsiniz!”

Haneke filmlerinde benim ‘lama etkisi’ dediğim bir durum var. Hayvanat bahçesinde lama kafesine yaklaştıysanız her an sürprize hazırlıklı olun, en olmadık anda yüzünüze tükürüverir. Usta yönetmen yine yapıyor yapacağını ve finale doğru öylesine okkalı bir yumruk indiriyor ki midemize, nefesimizi kesiyor. Her filminde olduğu gibi, Amour’da da sabır eden seyirciye sarsıcı bir hikaye vaat ediyor Haneke.

Seyirciye çok fena tuzaklar kuran bir adam Alman yönetmen. Başlarda verdiği doygunluk ve kusursuzluğu, ileride öylesine zedeliyor ki, hem seyirci büyük bir şoklama ile karşı karşıya kalıyor, hem de yaşattığı gerilimin altında tedirgin edip duran sebepsizlik hissi bir anda uçup gidiyor. Bunun tam olarak ne anlama geldiğini sormayın, filmi izlemeniz lazım. Ya da tüm çıplaklığıyla yazarsam seyir zevkinizi çöpten toplamak zorunda kalırsınız.



Fakat ‘amour-passion’a aşina zihinlerin film boyunca yaptığı tahminlerin tutması da mümkün. Zira gerekli azığı hem Stendhal, hem Meriç veriyor: “Karakter ne kadar kuvvetli ise, vefasızlığa o kadar az kabiliyetlidir!”

Neredeyse ‘iki kişilik’ film diyebileceğimiz ‘Amour’da,  her ikisi de 80’i aşkın olan yaşlarına rağmen büyük oyun çıkarıyorlar. Jean-Louis Trintignant'ın canlandırdığı George karakteri sahici. Lakin esas gösteriyi Anne karakteriyle Emmanuelle Riva yapıyor. Aşkı ve ızdırabı, yalın, abartısız oynaması yetmemiş gibi, felçli bir kadının yudum yudum tükenişini seyirciye zerkediyor. Elbette oyuncular usta ve genç nesile ders veren bir iş çıkarıyorlar ama Michael Haneke’nin oyuncu yönetimindeki ustalık, bazı sahnelerdeki sıkıntılı trafiği kusursuz yönetmesini unutmamak lazım. Eğer oyuncular ödül filan alacaklarsa bunda en büyük pay yine Haneke’nindir.

Filmde müzik yok denecek az. Doğrusu şu sanırım; filmin fon müziği yok ama yan rolde var müzik. Hem de az olmasına rağmen yeterince.

Acıyı paylaşmak istiyor ama kadın o kadar seviyor ki adamı, acısıyla ona azap vermek istemiyor, sürekli itiyor. Ve yıpratıyor her ikisini de bu durum. Aşkları onlara hasar veriyor. Biri bir şey yapamadığı için, diğeri sebep olduğu ızdıraptan dolayı.

Filmde beni şaşırtan unsurlardan ikisi; aslında tüm hikaye ölüm kavramının etrafından gezinmek üzerine kurulu olduğu halde, Haneke’nin bu meseleye hiç değinmemesi. İkincisi ise, aşık çiftin hayatın son deminde yaşadıkları hayatı, yani güzel günleri neredeyse yokmuş gibi saymaları. Tuhaf bir tatsızlık gibi geldi bana bu. Elbette, bir takım göndermeler, anıştırmalar var, lakin doğrudan bir değinmek yok.



 Belki, doku tipimiz o kültüre uzak olduğundan, benim şahsen anlayıp, yerli yerine koyamadığım bir sıkıntı daha var filmde. Çiftin evlatları olan Eva, nedense bir türlü müdahil olamıyor, olmuyor sürece. Oysa evlat sevgisi, üstelik ana-kız mevzu olduğunda, hiçbir beşeri aşkın bu sevginin kıyısına yaklaşamayacağını düşünüyorum. Amour’da evlat, nedense hep çevresinde geziniyor acının ve şefkatin. Gerçi bir noktada, baba, hakikati bütün ciddiyetiyle kızının yüzüne vuruyor ama nedensiz bir samimiyetsizlik etiketi kalıyor kızın üzerinde. Enteresan, çok enteresan…

Olaydan çok yine söze yükleniyor yönetmen, biraz önce ölüm ile ilgili –pek- bir şey yok demiştim ya, tam olarak doğru değil aslında; var. George bir cenazeye gidiyor ve eve gelip karısına cenazelerin sevimsizliğini anlatıyor ironik bir şekilde.

 Aslında batı dünyasının yitirdiği bir perspektif var ve ne yazık ki Haneke’nin opsiyonlarından biri değil bu: Bütün bunlar bir sınav. Ve seviyorsan, üstüne üstlük inanıyorsan en büyük acılar bile katlanılabilir, üstelik büyük bir zevkle. Bilmem Alman ya da Fransızca’da ‘tevekkül’ kelimesinin tam olarak karşılığı var mı?


Haneke’nin her filminde verdiği ders hep can yakıcı olmuştur. Amour da bir istisna olmuyor ve öylesi bir finalle bağlıyor ki işi, ‘yine yaptı yapacağını’ diyorsunuz sinemadan çıkarken.  Ve şöyle düşünüyorum ben: Allah bu Haneke'yi yaratmış ve 'Kulum git, diğer kullarımı rahatsız et' demiş sanki.

İzlemeyenlere bir tüyo vereyim; George’un not tutmasına ve finaldeki karışıklığa biraz dikkat kesilin. Bir de rüya ve uyanma sahnesine. Kim bilir, belki de hayat ve aşk başkaydı ve her şey zihinde yaşandı? Bir de, o müthiş güftenin bestesini dinleyin; Dönülmez akşamın ufkundayız…