Pek çok Amerikan süper kahramanın başına gelen Superman'ın da başına geliyor ve bol miktarda mistik/ezoterik göndermelerle yepyeni bir kurtarıcı figürü görüyoruz; daha utangaç, daha sorgulayıcı ve daha ketum.
Süper kahraman ihtiyacı konusunda sayısız akademik tez,
sosyal ve psikolojik araştırma, çalışma yapıldı bugüne kadar. Çocukluğun hayal
dünyası, geldikleri evrenin iyiliklerini çoğaltmak adına buna bir tür ‘ihtiyaç’
olarak yaklaşılmasını sağlıyordu. Aslında çok fark edilmeyen bir boyutu da
vardı bu meselenin imajiner kahramanlık neredeyse aynı dozda hayali kötülüğün
de türetilmesinin sebebiydi. Kahraman ne kadar güçlü ise, karşısına çıkıp, son
tahlilde alt edilecek fenalık da büyük olmalıydı.
Başlarda çocuklar için düşünülen bu paradoksal durum,
giderek bir sosyal alt bilinci oluşturduğundan olsa gerek, gerçek hayattaki her
felaket ve fenalık neticesinde insanların süper kahramanlara olan ihtiyaçları
büyüdü. Bunu da iki yöntemle çözdü hayal üzerinde biçki/dikiş işiyle
uğraşanlar. Sıradan karakterler abartılıp kahramana dönüştürüldü ya da felaket
ile hayal arasında iyilik/kötülük örtüşmesi sağlandı.
Belki de bu nedenle 11 Eylül’de uçaklar gökdelenlere
çarparken sadece küçükler değil, büyükler de ‘Kamera nerede?’ diye sordular. Cevap
basitti aslında, uzaklarda arama kendi zihninde kamera!
Superman’ın ortaya çıkışı da böylesi bir ihtiyaçtan
kaynaklanıyordu. İki büyük savaş arasında sıkışan Amerikan toplumu için, hem
asayişi berkemal hale getirecek, hem de sel, hortum, zelzele gibi tabii
afetlere karşı destek verecek, hem de insanların sebep olduğu büyük yıkımları
durdurabilecek bir hayali kahraman. Superman’ın sair kahramanlardan farklı olan
bir yönü vardı; o bilmediğimiz gizemli bir gezegenden gelmiş ve bir takım üstün
özelliklere yaradılıştan sahip olmuştu. Duyulmayanı duyuyor, görülmesi zor
olanı görüyor, sadece uçmuyor, kurşun işlemiyor, kanı akmıyor, gözleriyle bile
kötülere zarar verebiliyordu.
Bu çizgi süper kahraman beyaz perdeye aktarıldıktan sonra hem
hedef büyüttü, hem de daha rasyonel hale getirilmeye çalışıldı. 21 Yüzyıl pek
çok açıdan değişim çağını başlatınca, hemen her şey gibi süper kahramanlar
üzerinde de restorasyon ve revizyon yapıldı. Christopher Nolan’ın Batman
üzerinde yaptığı başarılı mühendislik çalışması bunun en güzel örneklerinden.
Keza çok yakın zamanda son örneğini izlediğimiz Iron Man’de de –ve nispeten
Spiderman’de- benzer bir başarı yakalandı diyebiliriz. Superman’ı diğer süper
kahramanlardan ayıran en önemli özellik, kendi aramızdan değil, ‘yukarı’lardan
bir yerden inmesiydi. Gerçi DC Comics bugüne kadar meselenin inanç
(Hıristiyanlık) boyutunu hep alt metinde ve solgun renklerle işledi ama
aramızda tebdil-i kıyafet ile dolaşan Clark Kent aslında bizlere gönderilen bir
armağandı!
![]() | |
|
Filmin ortalarında yapılan geri dönüşlerin birinde küçük
Clark annesine varlığıyla ilgili boyundan büyük sorular soruyor. Açıkçası bu
sahne filmin bir ‘varlığı arayış’ hikayesine dönüştürmeye yetmese de, metnin
arkasındaki niyeti göstermeye kafi geliyor. Küçük Clark’ın şahsı ve dünya ile
ilgili hakikati kurcalaması bir süre sonra aksiyonun gürültüsü arasında
kaybolsa da, bu yöndeki gayreti görmezden gelmek haksızlık olacaktır.
Superman’ın yeniçağda oluşturduğu imaj; yetim, daha sessiz,
daha içe kapanık, yeni spandexi ile bambaşka görünen ve bir derviş gibi kendi
varoluşunu sorgulayan üstün yeteneklerini adeta bir ‘ayıp’mış gibi gizleyen bir
adam. Yönetmenin eşi Deborah Snyder meselenin bu yönünü gizlemek gibi bir
sıkıntı da çekmiyor olacak ki, verdiği tüm röportajlarda bu meselenin altını
kalınca çiziyor. Ve Amerikan menşeli Hıristiyan medyanın tamamında ‘İşte
ihtiyacımız olan kahraman’ içerikli analizler gırla gidiyor. Superman ile
İsa/Mesih figürü arasındaki çok basit bir ilişkiye bir örnek vererek devam
edeyim: neslin devamını tıpkı Matrix’deki gibi harici ve sun’i ceninlerde devam
ederken kahramanımızın hepsinin dışında –ama geleneksel- yöntemle dünyaya gelmesi
ve bunu haber alan komutanının çocuğu öldürmesi filmdeki kötüyü Firavun ile
eşleştirmemizi sağlıyor. Ve neredeyse bütün film, ‘O çocuğu bulup öldürün’
üzerine kurulu.
![]() | |
|
Anlaşılan o ki, benzeri bir çaba içerisine Man Of Steel’de
de girişilmiş. Ne ki filmin fragmanı çok etkileyici. Müziği, anlatım dili ve
aksiyonu arka plana iten tarzıyla ‘Galiba Batman’dan bile iyi olacak’
hissiyatına kapılmamızı sağladı. Bu anlamda, film, beklentilere ket vurmayan
bir açılışa sahip. Her ne kadar Matrix sonrasında geleceğe dair mekan
tasarımları bir benzeşme içerse de, Man Of Steel kadim bir öyküyü geleceğe
taşıyor ve tehdit altında bebek Superman’ın bir sepete konulup nehre, pardon
uzay boşluğuna bırakılmasını izliyoruz. Film, iyi ve kötülerini upuzun giriş
sekansıyla bize gösterirken birden bire olgun Superman’i hem de bir facia
öncesinde ortaya çıkararak türün klasik alışkanlıklarına selam çakıyor.
Bundan sonra kafalarda oluşan sorulara cevap niteliğinde
geri dönüşler izliyoruz. İlk geri dönüş belli bir mantığa güzelce oturtulmasına
rağmen, bir süre sonra bunu aritmik bir tarzda gelişigüzel izlemek Man Of
Steel’i dört başı mamur film olmaktan uzaklaştırıyor. Ve daha fenasını yapıyor
David Goyer (senarist), neredeyse her karaktere uzun uzun hikayeyi anlatan
sahneler koyuyor. Kahramanımızın babası, oğluna meselenin cemaziyülevvelini
anlatıyor sabırla. Sonra kahramanımız kıza, ardından kötü adam (General Zod) gelince
o da bir çıkan kısmın özetini geçiyor. Açıkçası, bu zihinsel yorgunluk ve
didaktizm filmi yere sermeye yetiyor.
![]() | |
|
İyiler tarafındaki yan karakterlerin bu kadar güçlü olmasına
karşılık, kötüler cephesi nedense zayıf bırakılmış. Dolayısıyla General Zod en
‘baba’ kötü karakter olarak (bunda şüphesiz usta oyuncu Michael Shannon’un rolü
büyük) finale kadar ilerliyor.
![]() | |
|
Kendi varlığını sorgulayan, ulaştığı noktada ise dünyanın
selameti için varlığını göz kırpmadan feda eden bir kahraman. Aslında bu
anlamda tarihsel kahramanlardan, sözgelimi bir Malkoçoğlu’ndan, Tarkan’dan çok
farklı değil. ‘Kadını bırak beni al’ klişesi bu nedenle her daim yaşayan ve
işleyen bir yöntem olsa gerek.
Toparlıyorum; hikayenin (tıpkı Batman’de olduğu gibi)
inceden deforme olduğu, ciddi bir gezegen mühendisliğinin yapıldığı, hatta
Superman isminin bile özenle kullanılmadığı, meselenin kökenine inilmek için
büyük çaba harcandığı bir film olmuş. O kadar ki, “O ‘S’ harfi değil” denilerek
alemet-i farikayı bile feda etmeyi göze alıyor Man Of Steel. Eski parlak
kumaşların yerini daha soft ve küf ağırlıklı dokuma kostümler almış. Belki bu
seri devam ederse her şey biraz daha yerli yerine oturur diye umudumuz var.
İlk karesinden itibaren Hıristiyan/Yahudi köklerine yapılan
atıflar, ezoterik göndermelerle, popüler bir Mesih figürü olarak çizilen
Superman, Amerika için ‘Evrende yalnız değilsin ve umudunu yitirme’ mesajını
–zayıf da olsa- vermeyi deneyen bir film Man Of Steel.





