17 Haziran 2013 Pazartesi

Man Of Steel: Dünya fazla büyük anne!


Pek çok Amerikan süper kahramanın başına gelen Superman'ın da başına geliyor ve bol miktarda mistik/ezoterik göndermelerle yepyeni bir kurtarıcı figürü görüyoruz; daha utangaç, daha sorgulayıcı ve daha ketum. 


Süper kahraman ihtiyacı konusunda sayısız akademik tez, sosyal ve psikolojik araştırma, çalışma yapıldı bugüne kadar. Çocukluğun hayal dünyası, geldikleri evrenin iyiliklerini çoğaltmak adına buna bir tür ‘ihtiyaç’ olarak yaklaşılmasını sağlıyordu. Aslında çok fark edilmeyen bir boyutu da vardı bu meselenin imajiner kahramanlık neredeyse aynı dozda hayali kötülüğün de türetilmesinin sebebiydi. Kahraman ne kadar güçlü ise, karşısına çıkıp, son tahlilde alt edilecek fenalık da büyük olmalıydı.

Başlarda çocuklar için düşünülen bu paradoksal durum, giderek bir sosyal alt bilinci oluşturduğundan olsa gerek, gerçek hayattaki her felaket ve fenalık neticesinde insanların süper kahramanlara olan ihtiyaçları büyüdü. Bunu da iki yöntemle çözdü hayal üzerinde biçki/dikiş işiyle uğraşanlar. Sıradan karakterler abartılıp kahramana dönüştürüldü ya da felaket ile hayal arasında iyilik/kötülük örtüşmesi sağlandı.

Belki de bu nedenle 11 Eylül’de uçaklar gökdelenlere çarparken sadece küçükler değil, büyükler de ‘Kamera nerede?’ diye sordular. Cevap basitti aslında, uzaklarda arama kendi zihninde kamera!

Superman’ın ortaya çıkışı da böylesi bir ihtiyaçtan kaynaklanıyordu. İki büyük savaş arasında sıkışan Amerikan toplumu için, hem asayişi berkemal hale getirecek, hem de sel, hortum, zelzele gibi tabii afetlere karşı destek verecek, hem de insanların sebep olduğu büyük yıkımları durdurabilecek bir hayali kahraman. Superman’ın sair kahramanlardan farklı olan bir yönü vardı; o bilmediğimiz gizemli bir gezegenden gelmiş ve bir takım üstün özelliklere yaradılıştan sahip olmuştu. Duyulmayanı duyuyor, görülmesi zor olanı görüyor, sadece uçmuyor, kurşun işlemiyor, kanı akmıyor, gözleriyle bile kötülere zarar verebiliyordu.

Bu çizgi süper kahraman beyaz perdeye aktarıldıktan sonra hem hedef büyüttü, hem de daha rasyonel hale getirilmeye çalışıldı. 21 Yüzyıl pek çok açıdan değişim çağını başlatınca, hemen her şey gibi süper kahramanlar üzerinde de restorasyon ve revizyon yapıldı. Christopher Nolan’ın Batman üzerinde yaptığı başarılı mühendislik çalışması bunun en güzel örneklerinden. Keza çok yakın zamanda son örneğini izlediğimiz Iron Man’de de –ve nispeten Spiderman’de- benzer bir başarı yakalandı diyebiliriz. Superman’ı diğer süper kahramanlardan ayıran en önemli özellik, kendi aramızdan değil, ‘yukarı’lardan bir yerden inmesiydi. Gerçi DC Comics bugüne kadar meselenin inanç (Hıristiyanlık) boyutunu hep alt metinde ve solgun renklerle işledi ama aramızda tebdil-i kıyafet ile dolaşan Clark Kent aslında bizlere gönderilen bir armağandı!
Ve Firavun, Musa'yı daha bebekken katletmek isteyince, bir sepete konulup nehre, pardon uzay boşluğuna bırakılır!
Kostümler, mekan tasarımları, kavimlerin başına gelenler ve cezalandırma yöntemlerinin neredeyse tamamı Eski Ahit’e güçlü/zayıf göndermelerde bulunuyor. Ve tabii klasik öykünün aksine kurtarıcı göğe çekilmiyor, aramızda kalarak yeni maceralar için umudumuzu diri tutuyor!

Filmin ortalarında yapılan geri dönüşlerin birinde küçük Clark annesine varlığıyla ilgili boyundan büyük sorular soruyor. Açıkçası bu sahne filmin bir ‘varlığı arayış’ hikayesine dönüştürmeye yetmese de, metnin arkasındaki niyeti göstermeye kafi geliyor. Küçük Clark’ın şahsı ve dünya ile ilgili hakikati kurcalaması bir süre sonra aksiyonun gürültüsü arasında kaybolsa da, bu yöndeki gayreti görmezden gelmek haksızlık olacaktır.

Superman’ın yeniçağda oluşturduğu imaj; yetim, daha sessiz, daha içe kapanık, yeni spandexi ile bambaşka görünen ve bir derviş gibi kendi varoluşunu sorgulayan üstün yeteneklerini adeta bir ‘ayıp’mış gibi gizleyen bir adam. Yönetmenin eşi Deborah Snyder meselenin bu yönünü gizlemek gibi bir sıkıntı da çekmiyor olacak ki, verdiği tüm röportajlarda bu meselenin altını kalınca çiziyor. Ve Amerikan menşeli Hıristiyan medyanın tamamında ‘İşte ihtiyacımız olan kahraman’ içerikli analizler gırla gidiyor. Superman ile İsa/Mesih figürü arasındaki çok basit bir ilişkiye bir örnek vererek devam edeyim: neslin devamını tıpkı Matrix’deki gibi harici ve sun’i ceninlerde devam ederken kahramanımızın hepsinin dışında –ama geleneksel- yöntemle dünyaya gelmesi ve bunu haber alan komutanının çocuğu öldürmesi filmdeki kötüyü Firavun ile eşleştirmemizi sağlıyor. Ve neredeyse bütün film, ‘O çocuğu bulup öldürün’ üzerine kurulu. 
Değişmeyen unsurlardan birincisi; Her Amerikan süper kahramanı gibi, Superman da devletinin emrinde!
Açıkçası bu arka plan ile düşündüğümde Man Of Steel bana bir aksiyon ve süper kahraman filminden çok daha fazla şeyler ifade ediyordu. Her şeyden önemlisi filmin yönetmeni aksiyon türünün en modern dillerinden birini oluşturan bir isimdi (Zack Snyder) ve dahi yapımcı mühimdi: Christopher Nolan. O Nolan ki, yıllar yılı ilgimi çekmeyen Batman’i bile mebzul miktarda felsefe ve gerçeklikle harmanlayarak izletebilmişti.

Anlaşılan o ki, benzeri bir çaba içerisine Man Of Steel’de de girişilmiş. Ne ki filmin fragmanı çok etkileyici. Müziği, anlatım dili ve aksiyonu arka plana iten tarzıyla ‘Galiba Batman’dan bile iyi olacak’ hissiyatına kapılmamızı sağladı. Bu anlamda, film, beklentilere ket vurmayan bir açılışa sahip. Her ne kadar Matrix sonrasında geleceğe dair mekan tasarımları bir benzeşme içerse de, Man Of Steel kadim bir öyküyü geleceğe taşıyor ve tehdit altında bebek Superman’ın bir sepete konulup nehre, pardon uzay boşluğuna bırakılmasını izliyoruz. Film, iyi ve kötülerini upuzun giriş sekansıyla bize gösterirken birden bire olgun Superman’i hem de bir facia öncesinde ortaya çıkararak türün klasik alışkanlıklarına selam çakıyor.

Bundan sonra kafalarda oluşan sorulara cevap niteliğinde geri dönüşler izliyoruz. İlk geri dönüş belli bir mantığa güzelce oturtulmasına rağmen, bir süre sonra bunu aritmik bir tarzda gelişigüzel izlemek Man Of Steel’i dört başı mamur film olmaktan uzaklaştırıyor. Ve daha fenasını yapıyor David Goyer (senarist), neredeyse her karaktere uzun uzun hikayeyi anlatan sahneler koyuyor. Kahramanımızın babası, oğluna meselenin cemaziyülevvelini anlatıyor sabırla. Sonra kahramanımız kıza, ardından kötü adam (General Zod) gelince o da bir çıkan kısmın özetini geçiyor. Açıkçası, bu zihinsel yorgunluk ve didaktizm filmi yere sermeye yetiyor.

Filmin baş kötüsü General Zod, iyi bir iş çıkarırken, yardımcı kötüler zayıf kalıyor. 
Filmin en önemli zaafı sıklıkla başvurduğu açıklayıcı replikleri ile yükü diyaloglara bindirmesiyle beraber, pek çok meseleyi aktarırken meramını anlatmakta zayıf kalması. Kahramanın gönül dünyası buna örnek. Hafiye gazeteci kız ile yaşadığı gönül ilişkisi başıyla da sonuyla da tam anlamıyla dökülüyor. Bütün dünyanın tehdit edilmesi meselesi sadece medya kullanılarak genişletilmeye çalışılsa da, yersiz ve yetersizliklerle son derece cılız duruyor Man of Steel’de. Superman’ın varoluşa dair sorgulamasının kendisini savurduğu maceralara belli bir nedensellik yüklemeden oradan oraya savurmasını açıklamaya ihtiyaç duymadığı gibi, biraz da başrol oyuncusunun (Henry Cavill) düzlüğünden kaynaklanan çiğliklerin de bunda etkisi var. Bir diğer sıkıntı da yan rollerin güçlü isimlerden oluşması. Hemen hepsi güçlü oyunculuklarıyla ezip geçiyorlar başkahramanı.

İyiler tarafındaki yan karakterlerin bu kadar güçlü olmasına karşılık, kötüler cephesi nedense zayıf bırakılmış. Dolayısıyla General Zod en ‘baba’ kötü karakter olarak (bunda şüphesiz usta oyuncu Michael Shannon’un rolü büyük) finale kadar ilerliyor.

Man Of Steel'in yan kadrosu da çok güçlü oyunculardan oluşuyor. Bu bir handikap olabiliyor ne yazık ki!
Film, bu zayıflıklarını müziği (Elbette Hans Zimmer) ve yönetmenin etkileyici kadrajlarıyla aşmaya çabalarken, finale doğru bir efekt bombardımanı başlıyor, ama ne gürültü, şamata! Ecnebilerin ‘mind bowling’ dedikleri durum tam da bu olsa gerek! Nolan’ın Inception’da denediği tüm SCI etkileyiciliği artarak eklemlenmiş Man Of Steel’e. Bu yönüyle tam bir başarı ve ileri nokta var filmde.

Kendi varlığını sorgulayan, ulaştığı noktada ise dünyanın selameti için varlığını göz kırpmadan feda eden bir kahraman. Aslında bu anlamda tarihsel kahramanlardan, sözgelimi bir Malkoçoğlu’ndan, Tarkan’dan çok farklı değil. ‘Kadını bırak beni al’ klişesi bu nedenle her daim yaşayan ve işleyen bir yöntem olsa gerek.

Toparlıyorum; hikayenin (tıpkı Batman’de olduğu gibi) inceden deforme olduğu, ciddi bir gezegen mühendisliğinin yapıldığı, hatta Superman isminin bile özenle kullanılmadığı, meselenin kökenine inilmek için büyük çaba harcandığı bir film olmuş. O kadar ki, “O ‘S’ harfi değil” denilerek alemet-i farikayı bile feda etmeyi göze alıyor Man Of Steel. Eski parlak kumaşların yerini daha soft ve küf ağırlıklı dokuma kostümler almış. Belki bu seri devam ederse her şey biraz daha yerli yerine oturur diye umudumuz var.


İlk karesinden itibaren Hıristiyan/Yahudi köklerine yapılan atıflar, ezoterik göndermelerle, popüler bir Mesih figürü olarak çizilen Superman, Amerika için ‘Evrende yalnız değilsin ve umudunu yitirme’ mesajını –zayıf da olsa- vermeyi deneyen bir film Man Of Steel.