17 Nisan 2009 Cuma

Cesur (!) paranoyak dünya!


Aksiyonda yazdığım Benjamin Button’un tuhaf hikayesi isimli film eleştirisinde şöyle demiştim: “Alkolik bir baba, tamı tamına 8 zihinsel özürlü evlat ve frengi hastalığının pençesinde bir anne… Üstelik zihinsel sorunlu olan çocukların ikisi kör ve üçü de sağır. Anne 9. çocuğa hamile kaldığında herkes kınamış ve aileden tamamen uzaklaşmıştı. Ancak hastalığına rağmen 9. çocuğunu dünyaya getiren anne ondan sevgisini ve ilgisini asla eksik etmedi. Bu çocuk büyüdü ve dünya tarihine geçti. İsmi Ludwig Van Beethoven’di.”


Eminim Beethoven’in annesine doktorlar, aklı başında herkes, eş dost, akraba ve ilgili ilgisiz herkes çocuğunu doğurmaması için telkin, nasihat ve emir veriyorlardı. Ve hastalıklı anne onların dediklerini yapsa, bugün dünyamız bir müzik dehasından mahrum kalmış olacaktı. Ya da tersiden okuyalım; belki de bu tür bireysel kuruntu, paranoya ve kadere hükmetme marazından dolayı bir çok yetenek dünyaya gözünü açamadan öte aleme göçüyor.


Biliyorum şair;


“Kader beyaz kağıda sütle yazılmış yazı
Elindeyse beyazdan gel de sıyır beyazı”


Diyor. Ve biliyorum, kader ile ilgili ne yazarsak yazalım, zeka düzeyimiz ne olarsa olsun mutlaka bir teslimiyet noktası oluyor. Yine şairin dediği gibi;
“Ya dize gel ya kudur” Durumu…

Aldous Huxley özgün adı, Magnum Opus olan ve tüm dünyada “Brave New World – Yeni cesur dünya” isimli romanında Londra'da 26. yüzyılda destopik bir atmosferde geçen dünyayı anlatır. Romanda üreme teknolojisi, öjenik ve hipnopedi (uykuda öğretim) sayesinde toplum değiştirilmiştir. İlk etapta insanlara aşırı ütopik ve ironik olarak gelebilecek olan bu kurgu, insanoğlunun sağlık, teknoloji ve gelecek kaygısının ulaşabileceği nokta açısından çarpıcıdır da… Zira insanlık sağlıklı, teknolojik açıdan gelişmiş, savaşlar ve yoksulluk yok edilmiştir; tüm ırkların eşit olduğu ve herkesin mutlak olarak mutlu olduğu bir dünya vardır. Lakin bu eşitlikte insanlık açısından birçok değer de yok edilmiştir. Nelerdir bunlar; aile, kültürel çeşitlilik, sanat, edebiyat, din ve felsefe artık yoktur. Öte yandan tek zevki önüne gelenle seks yapmada ve uyuşturucu kullanımında bulan toplum hazcı (hedonistik) bir topluma dönüşmüştür.

Romanın ismi, Shakespeare'in Fırtına isimli eserindeki kahramanlarından Miranda'nın konuşmasından alınmıştır ve şöyledir;

“ O wonder!
How many goodly creatures are there here!
How beauteous mankind is!
O brave new world,
That has such people in't! ”

Can Yücel’in aynı etkideki çevirisi ise şöyledir:

“ Bu kadar bunca yakışıklı varlık varıp gelmiş buraya
Ne güzel şeymiş meğer insanlık
Böyle dünyalıları olan
Yaşasın bu yaman, bu cesur yenidünya ”


Benzer bir konu Yeni Zelandalı yönetmen Andrew Niccol’ün sıra dışı filmi Gattaca’da vardır. Doğacak çocukların geleceklerini genlerindeki yetenek ve zekanın belirlediği bir dünyada hastalıklı genine rağmen başkasının verilerini çalarak ayakta kalmaya çalışan bir anti-kahramanın hikayesi vardır Gattaca’da. Örnekleri çoğaltmak mümkün, ancak bu paranoyakça yönetim anlayışının bir ileriki aşaması, daha işlenmemiş suçlar için tutuklamak, daha vuku bulmamış olaylar için sorumlu tutmak olacaktır. Ki onun için de Spielberg’in Azınlık Raporu filmine müracaat gerekiyor!


Reklam dünyasıyla yakıdan ilgili olanlar prezervatif reklamlarının sektörün en eğlenceli ve yaratıcı zekaya açık reklamlar olduğunu bilirler. Nitekim Zazoo isimli markanın bir reklamı bu alandaki en enteresan çalışmalardan biridir. Biridir ama rahatsız edicidir de. Reklam prezervatif kullanmamanın sonuçlarıyla ilgili en kötümser olmayana ergi ile yaklaşır ve insanlara, ‘kötü rüya görmek istemiyorsan uyanık kal!’ mesajı verir.



World wide reklam ajanslarından biri olan Grey, bir müşterisi için yaptığı reklam çalışmasında Zazoo’nun kreatif ekibinin takip ettiği yola benzer bir yol tutturmuş. Ve kendinden öncekiler kadar sıradan da değil. Direkt tepeden girmiş olaya. Bu nedenle Çinliler galeyana gelmiş durumda.

Ajans Usame, Mao ve Hitler’in kişilikleriyle sperm şekillerini birleştirerek reklamını yaptıkları markanın prezervatifinin bunu engellediğini anlatıyor.
Bir insanın gelecekte ne olacağını kendisi bile bilemez.

Ancak özellikle kendi kültürümüzde tüm mutasavvıf ve konuyla ilgili alimler dünyanın kuruluş esprisini açıklarken, kişinin ‘said mi, şaki mi olduğunun zaten yaratıcının malumu olduğunu, ancak insanın itiraz kapısını kapatmak için dünyaya yollandığını söylerler…”

Dolayısıyla daha doğmamış bir bebeğin, kötü ya da iyi olacağını kimse bilemez. Kendi anne babası bile. Üstelik Beethoven örneği ortada iken…
Reklam ajansları bir alamete binip son sürat despot ve cesur bir dünyaya yelken açarken, ektikleri bu tohumun acısını birkaç nesil sonra yaşayacaklarını bilmeliler. Korkarım ki, yakın zamanda insan olsun da Hitler olsun, diyecek duruma geleceğiz!

Düşüyorum, annem beni tutamıyor!

Ali ile Ayşe, babalarının yeni karısı onları istemediği için dedeleri Hasan’ın yanınına gitmek zorunda kalmıştır. Ayşe sürekli kendilerini istemeyen babasını özlese de, dokuz yaşındaki Ali’nin kalbi ona karşı öfke doludur.

Komşular iki kardeşi besleme olarak vermek istemektedir. Küçük yaşına rağmen oldukça olgun bir çocuktur Ali. Tüm bu şartlar altında kızkardeşi için hem ağabey, hem anne hem baba olmaya çalışır. Bir yandan da bilge bir insan gibi davranmaktadır. Öyle ki Ayşe, ağabeyini hiçbir şeyden korkmayan biri olarak görmeye başlamıştır...

Köyü, köy yaşantısını ve iki kardeşin ilişkisini oldukça yalın bir dille anlatan filmin yönetmenliğini, daha çok çektiği reklam filmlerinden tanıdığımız Atalay Taşdiken yapmış. Senaryo yine Taşdiken’e ait.

Filmde başlıca karakterleri Elif Bülbül (Ayşe), Mehmet Bülbül (Ahmet), Mete Dönmezer (Hasan Dede) ve Musa Uzunyılmaz (Kazım) canlandırıyor. Görüntü yönetmenliğini Ali Özel’in yaptığı filmin müzikleri Erkan Oğur’a ait. Yönetmen Taşdilen, “Güneş Bile Zor Ayrılır Bu Şehirden” isimli belgeseli ile 1. Köyceğiz Ulusal Film Festivalinde Jüri Özel Ödülü almıştı.

http://mommofilmi.com/