30 Ocak 2012 Pazartesi

Sessiz Çığlık


Dr. Bernard N. Natonson kürtajın uygulanış safhalarını bir filme çektirip yorumladı:

''Kürtajın yapılma safhaları hassas aletler ve ultrasonla filme çekildi.

Kürtajı yapan evli olmayan genç bir doktordu. İki ayrı kürtaj kliniğinde çalışıyordu ve 10.000 'e yakın kürtaj yapmıştı. Kendisinden filmin editörü olmasını istedik, kabul etti. Filmi seyretti, editör oldu ama odadan çıktıktan sonra bir daha kürtaj yapmadı.

Kamerayla çekim yapacak kadın da özel olarak seçilmişti. Bu kadın kürtajı şiddetle savunan bir feministti. Ancak, kendi eliyle görüntülediği filmi seyrettikten sonra kürtajla ilgili konularda hiçbir tartışmaya katılmadı.

Filmde, önce bebek ana rahminde rahatça hareket ederken görüntüleniyor. Kürtajı yapan kişi rahme müdahale ettiği zaman, çocuk bir an dona kalıyor. Müdahalenin aksi istikametine, rahmin diğer tarafına doğru kaçmaya çalışıyor.

Kalp atışları 140'tan 200'e çıkıyor. Kürtaj yapan kişi çocuğu ararken, çocuğun dehşetle ağzını açtığını görüyorsunuz.

Sonra kürtaj yapan el ona doğru uzanıyor! Çocuğun ağzı öylesine açılıyor ki, çığlık atışını filmde görebiliyorsunuz. Kürtaj yapan kişi onu başından tutuyor ve başını vücudundan ayırıyor. 12 haftalık bebekten geriye birkaç doku artığı kalıyor.

Bu, kürtaj çeşitlerinden sadece birisidir. Kürtaj yapanlar anestezi uzmanı arasında gizli bir dil vardır. Baş bir numara olmak üzere, çocuğun vücudu numaralandırılıyor. Anestezi uzmanı kürtajı yapana soruyor:
- 1 numara çıktı mı? Bitirdik mi?

Kürtajı yapan ya da olmayı kabul eden insanlar acaba bir hayatı katlettiklerinin farkındalar mı?

Kürtajı hikayesinin satırlarını bile okurken insan ürperdiği halde nasıl olur da hissettiği, yaşadığı bir şeyden dehşete kapılmıyor ve korkmuyor?

Aslında iş bununla da kalmıyor, insanoğlu vahşetini bir kürtajdan arta kalan ceninlerin kullanımıyla sergiliyor.

Nitekim kozmetik firmalarının ürünlerine kürtajla alınmış bebeklerin ceninleri kullanılıyor. Başta Fransa'da kullanılmak üzere birçok 3. dünya ülkesinden getirilen kürtajla alınmış bebeklerin kozmetik firmalarına satıldığı bildiriliyor. Bunun delili olarak da ABD ve Avrupa'da kamyonlar dolusu ceninin ele geçirilmesi gösteriliyor.

Kozmetik sanayinin imparatoriçesi Yahudi asıllı Helena Rubinstein'in ürünlerinin reklamlarında "cildin gen ve yaşayan hücrelerle" güzelleştiği belirtiliyor.

Gelin görün ki, bu ürünlerin yapımında kullanılan COLLOGEN adlı maddenin ceninden elde edildiği ya bilinmiyor ya da bilinmezlikten geliniyor ve zavallı güzellik düşkünü insanlarda ciltlerinin güzelliği için kullandıkları kozmetik ürünlerinin mayasında, katledilen bir hayatın var olduğunun farkında bile değiller. Yoksa aksi olarak ''Vahşetle güzellik olmaz'' düsturundan çok mu uzaklar?

Dünya bu vahşette yüzerken Türkiye geri kalır mı? Araştırmalar, Türkiye'nin gizli cenin cenneti olduğunu ortaya koymuştur. Nitekim Türkiye'nin en büyük doğum hastanesi olan ismi bizde saklı kadın hastanesinde çalışan üst düzey bir yetkili kürtajla alınan ceninlerin kozmetik firmalarına satıldığını söylüyor.

Adının açıklanmasını istemeyen yetkili, kozmetik firmalarının kürtaj yapılan bütün hastanelere eleman gönderdiğine dikkat çekerek bu elemanların ceninleri satın alma işlemini son derece gizli yürüttüklerini ve bu ticaretten hastanelerden hayli yüklü gelir de elde ettiğini kaydediyor!"






Aksan kurban olsun sana!


Tarih ve kültüre dair büyük bir bitiş yaşıyor Hollywood. Yakın tarihte başta İngiltere olmak üzere birçok Avrupa ülkesinde geçen öykünün ve yaşamış kahramanların yer aldığı filmleri Amerikan aksanıyla olmasa da İngiliz aksanıyla perdede görmek mümkün olacak.

Aynı zamanda bir ‘icat’ olan sinemanın keşfi ilginçtir. İki farklı kıtada, neredeyse aynı dönem birbirinden habersiz keşfedilmiştir. Elbette bilinen sinema tarihine göre, bilim adamlarının girdikleri bir iddia sonucu fotoğrafa hareket vererek ulaştıkları bir sanattır lakin bu sanat dalının dünyaya yayılması ve kitleselleşmesi başlarda Avrupalı dağıtıcı ve göstericilerin sayesinde olmuştur.

Her keşfin tabii bir kaderi vardır; önce keşif, sonra ise keşfin kendi keşifleri. Sinemada da böyle olmuştur. Keşfinden hemen sonra sinemanın kendisi bir takım keşiflere başlamıştır. Başlardaki belgesel tarz, kısa süre sonra tiyatroyu, oyunu, romanı, dramayı, bilim kurguyu vs. birçok şeyi keşfetmiştir. Ve her keşif bu sanat dalını daha da güçlendirmiş, zaman zaman başka keşifler karşısında güç kaybedeceği varsayılsa da, hepsinden daha da güçlenerek çıkmıştır. Radyo yayıncılığı, TV, video vs. Hiç biri sinemanın iktidarını sarsamamıştır.



Yıllar geçtikçe Amerikan sineması ile Avrupa sinemasındaki yol ayrımı belirgin şekilde kendini göstermiş, Avrupa filmleri genel olarak ‘sanat sineması’ şeklinde kendini konumlandırırken, Amerikan sineması popüler ve ticari bir yolu tercih etmiştir.

Gelişen teknolojinin de sırt verdiği ticari sinema, neredeyse bütün dünyayı ele geçirirken, Avrupa sineması uzun yıllar Hollywood karşısında bocalama yaşamış, son dönem Euroimages gibi kurumsal destekler ve sinematografideki yeni arayışlar ile nispeten bu güce karşı durabilmiştir.

Meseleyi daha fazla soğuk sinema tarihi diline çevirmek istemem elbette, günümüz Amerikan film endüstrisi üretim açısından neredeyse bütün dünya üretimine denk bir verimliliğe sahip. Dolayısıyla, bu kadar yoğun dönen değirmene su yetiştirmek mümkün değil. Bunun için de ‘yeniden çevrim’ yöntemini son yıllarda sıklıkla kullanır oldular. Elbette sair ülke sinemalarındaki iyi filmlerin tekrar çekilmesinin tek nedeni bu değil. Amerikan seyircisi alışkanlık olarak altyazılı film izlemeyi sevmez. Ve her senaryoyu olduğu gibi, orijinal şekliyle çekmez Hollywood. Bir tür adaptasyon süzgecinden geçirir.
Özellikle sıfırı tükettiği savaş ve korku dalında artık neredeyse bütün hikayeleri başka ülkelerden almaya başlayan Hollywood sineması, yakın tarihte bütün dallarda gözünü dışarılara dikecek gibi.



Yıllık üretim sayısı o kadar fazladır ki, ülke tarihi çok eskiye dayanmayan Amerika için, tema ihtiyacı her geçen gün artmaktadır. Bu sebeple ilk müracaat ettikleri kaynak şüphesiz ortak tarih ve kültüre sahip olduğu ülkelerden oluyor. İngiliz edebiyat, sanat ve tarihi bu anlamda nefes aldıran bir alan açmıştır Hollywood’a. Belki de bunun bilincinde olarak sıklıkla ödüllendirilen filmlere baktığımızda bu ülkede geçen hikayeleri görmek mümkün.

Küçük bir hafıza yoklamasıyla, film sektörü ve Amerikan izleyicisinin de bu yapımlara rağbet ettiğini görebiliriz: Closer (2004), Shakespeare in Love (1998), Sense and Sensibility (1995), Nothing Hill(1999), Hooligans (2005), Last Chance Harvey (2008), Braveheart (1995), V for Vendetta (2005) vs vs…
Bu denenmiş ve tutmuş yöntem son dönemde konu ve açılım sıkıntısı çeken Hollywood için ana damarı da oluşturmaya başladı. Yakın zamanda bol Oscar’a boğulan Slumdog Millionere ve The King’s Speech her ne kadar yapım anlamında Hollywood kaynaklarını kullanmasa da, biçimsel olarak birer Amerikan filmi formatındaydı. 



Keza bu sene vizyona giren ve muhtemelen başta En iyi Kadın Oyuncu Oscar’ı olmak üzere birkaç dalda ödül alması beklenen The Iron Lady de,  aynı kategoride. Hollywood bir yandan üzerinde durduğu kültürel kökeni, asliyetine doğru evriltirken, diğer yandan ticari sinema formatını da Avrupalı örneklerine uygulama/uygulatma imkanı yakalıyor.

Eskiden olsa sadece ‘Yabancı Film’ kategorisinde yarışabilecek birçok eser, artık her dalda ödüle aday gösterilip, kazanabiliyor.

Buradaki temel ayrışmanın ve gerek ABD siyasi erkinin, gereksi film sektörünün ısrarla üzerinde durduğu konu, filmin çekildi dil. İngilizce’yi global tek dil olarak görmek/göstermek isteyen bir kültür ve siyasetin sair hassasiyetleri çok önemsemediğini de söylemek mümkün. Dolayısıyla, yakın tarihte başta İngiltere olmak üzere birçok Avrupa ülkesinde geçen öykünün ve yaşamış kahramanların yer aldığı filmleri Amerikan aksanıyla olmasa da İngiliz aksanıyla perdede görmek mümkün olacak.

Schindler's List (1993), Inglourious Basterds (2009) ve V for Vendetta (2005) gibi filmleri hassaten bu cümleden ayırmak lazım. Zira bu tür filmlerin sadece ticari ya da sanatsal kaygılar ile üretilmediği herkesin malumu.

Sinema o kadar güçlü bir silah ki, gerçekleri istediği gibi eğip bükebiliyor. 



Sadece bugünü değil, geleceği bile kurgularken insan zihnine sınırları film şeridiyle koyabiliyorsunuz. Ve dahası, geçmişi, yani tarihi film karesiyle tekrar yorumlayıp, gerçek ne olursa olsun bambaşka bir tarih oluşturmak mümkün. Hollywood bu anlamda ilgisini ve elini, Amerika dışındaki ülkelere, kültürlere daha fazla uzatacak gibi.

Çok yakın zaman sonra ülkemizde vizyona girecek olan Anonymous (2011) ve War Horse (2011) filmlerini ele almak nasip olursa bu konuyu belki daha detaylandırma şansımız olur. 

Kar için fon müzikleri





Döngü

Pht: Vlad Dumitrescu



“Üstümüzden su geçer.
Doğunca ve ölünce!”
NFK


Hayat iki arınma, iki yıkanış belki.

Şöyle diyordu filmdeki adam;

Doğduğumuzda kulağımıza okunan ezanın,

namazı öldüğümüzde kılınır!”

Sudur, kaynar buhar olur.

Bir rüzgar alıp yükseltir,

Balya balya bahar olur.

Sonra hasretlikler girer araya,

Her iç çekişte biraz daha kararır yara.


Kış olur..

O simsiyah bulutlardan,

Bu kadar ak nasıl olur?

Diye düşünürüm hep bakarken kara.

Yağar ömrün son deminde.

Kar olur,

Mezar olur!

Ne çizeceksin çocuk?


Ben çocukken, 'Bir ev resmi çiz.' derdi öğretmenim. 

Üçgen bir çatının altına, dikdötgen bir kutu koyar, tepeden aşağı kocaman bir lamba sarkıtır., iki pencere, bir de kapı çizdim mi tamamdı evim. 

Büyüdükçe, perdelerini çizmeyi öğrendim. Bacasını, bir de gökyüzünü. Gülen bir güneş çizmeyi ikinci sınıfta aklettim. Arkadaşlarımın çizdiği, evin içi görünen resimler çok komiğime giderdi. 

Anne baba oturmuş, çocukların oyun oynadığı şeffaf evlerin çizildiği resim defterleri şimdi enkaz altında. 

Balkonlardan kim bilir hangi 'matik' deterjan ile sakız gibi yıkandığı belli olan çocuk çamaşırları sarkıyor, beton enkazlara. Ve yatarken gözlerini kapayan bebekler... Sıvaların, badanaların beyaza boyadığı tozlu biberonlar. 

En çok da enkazda fotoğraf albümü görmeye dayanamıyorum.

Biliyorum içinden mutlaka çocuk resimleri çıkacak... 

Ya küçük bir mahalle stüdyosunda, mavi bir dekor önünde çekilmiş, fotoğrafçının gülümseteceğim diye anasının ağladığı bir enstantane. Ya ortasına bir tek mumun tutuşturulduğu yarı karanlık bir mutluluk anı. 

Ama biliyorum, çocuklar hep gülümserler resimlerde. Çocuk gülümserken muhteşem güzelleşir. Kahkahalar sızar albüm sayfalarından. 

Ve çocuk bilmem kaç tonluk bir enkazın üzerine düştüğü minik gövdesiyle yaşama direnir...

Ağustos öncesi maskeyi 'Zorro'ya benzemek için takardı çocuk. Şimdi mikroba, kokuya karşı takıyor. Betonlar, çizdiği kağıttan evler gibi indiler geleceğinin üstüne...

Öğretmeni sorduğunda ne çizecek çocuk? 

Yıkık bir virane, ağlayan bir anne mi? 

Yoksa solgun bir kırmızı hilalin süslediği yıpranmış bir çadır mı?


(3 Eylül 1999, Cuma günü gazetede yayınlanan yazı)