27 Haziran 2014 Cuma

Hurda ehline hor bakma!


Pek çok sinema ustası devam filmlerine sıcak bakmaz. Başta Hitchcock gibi yönetmenler, devam filmlerine yüz vermemiş ve çekmemişlerdir. Yapımcılar ise doğal olarak tam tersini düşünür. Sinema tarihi yönetmenleri haklı çıkaracak başarısız devam filmleriyle dolu olsa da, bu kanaati yıkacak yüz akı devam filmleri de vardır.
                                                                                                             
Senaristler için devam filmleri, pek çok açıdan önemli bir fırsattır. Zira ilk filmde unuttukları pek çok güzelliği devam filmlerine koyarak en azından kendi açılarından bir tür tashih ve redaksiyon fırsatı bulurlar. Özellikle Hollywood sinemasında sadece devam değil, artık ‘jenerasyon’ filmleri de yapılıyor. Karakterler daha derinleştiriliyor, yepyeni bir arka plan ve ‘arzu’ enjekte ediliyor, olay örgüsündeki sebep-sonuç ilişkisi daha zihinsel lezzet alınacak kıvama getiriliyor. Bunun son örneği ise Transformers: Kayıp Çağ… Ticari sinemanın şahikası olan bu seri, bir aşamadan sonra tıkanma noktasına gelmişken, ihtimal ki yapımcının dehasıyla bambaşka sulara kırıyor notasını. Film, tıpkı usta aşçının elinden çıkmış yemek tarifi gibi, dozu hassas ölçeklerle hazırlanmış bir menü olarak görsel soframıza servis ediliyor.


Bu anlamda Transformers: Kayıp Çağ, bir devam filmi değil, toparlanma filmi, diyebiliriz. Önceki filmlerde tel tel dökülen unsurlar birer birer ele alınıp ayıklanıyor, ince işçilik ve kalem dokunuşlarıyla iyileştiriliyor. Geriye oyunculuk kalıyor… Bunda da yine yapımcı cinliğiyle konulan usta isimlerin yanındaki şebeklikler göz ardı edilebilecek kadar azaltılıyor.

Filmin öyküsü: Üç yıl önce Chicago’da yaşanan savaşın ardından, bütün dünya uzaylı makinelere karşı teyakkuz hâlindedir. Dünyayı kurtaran destansı bir savaşın ardından insanlık toparlanmaya çalışırken, tarihin akışını kontrol etmeyi amaçlayan karanlık bir grup kendini gösterir. Autobot’lar, NEST’in kurumsal yardımıyla Deception’ları yok etmeye devam ediyorlardır. Bu arada Dünya’ya kendi hedef göstergesinin içinde eskiden kalma, güçlü ve yeni bir tehdit gelir.  Optimus Prime ve Autobotlar, yeni insan kadrosunun yardımıyla bugüne kadar karşılaştıkları en korkunç meydan okumaya karşı koyarlar. Ve savaş kılıçları çekilir.


Her ne kadar kahramanlarının çoğu robot olsa da, son Transformers pekâlâ epik bir film formatında cereyan ediyor. Robotlara dikilen arketip elbisesi. Kayıp Çağ’da artık yerli yerine oturmuş durumda. Yüzüklerin Efendisi’ndeki sakallı cüceye benzer (belki de ondan mülhem) karakterine metal puro bile içiriyor senaristler. Bununla beraber kılıçlarıyla birlikte Samuray felsefesine sadece görsel göndermede bulunmuyor, işin içine ‘Çin’ faktörünü de ekleyerek Uzakdoğu mistisizminin gücüne de sırtını yaslıyor.

Tam olarak kimin yaptığını bilmiyorum ama bir el var son filme değen. Bütün hikâyeleri kesip biçip, ekleme çıkarmalarla toparlamış ve eli yüzü düzgün hâle getirmiş hikâyeyi. O kadar ki, sadece ‘Güneyden Gelen Kral’ meselesine bakarak, İsa-Mesih’in Yeryüzüne inişi efsanesi üzerine sayfalar dolusu yazı yazılabilir. Öte yandan, bariz şekilde sistemin kendine düşman olarak gördüğü gizli bir ‘paralel operasyon’ meselesi var ki, bir tek Karaman Hoca eksik hikâyede. Tapınak Şövalyeleri’nden Golyat’a kadar pek çok katmanlama ve imgelem serpiştirilmiş filme.


Yönetmenin (M. Bay) ustalığı da burada devreye giriyor ve acemi bir elde darmadağın görüntü verebilecek film, kimi ihmallerine rağmen, ustaca kotarılıyor.

Bir kere oyuncu seçimindeki zekâya şapka çıkarmak lazım. Serinin bugüne kadarki oyuncusu Shia Labeouf’dan vazgeçilmiş ama onun yerine direkt gişe yapacak bir isim eklenmiş: Mark Wahlberg. Sadece flixster.com’da 36 milyon takipçisi olan birinin gişe faydasını vurgulamaya gerek bile yok sanırım.


Transformers: Kayıp Çağ; zekice toparlanmış senaryosu ve epik yapısıyla serinin en iyi filmi. Hani bir yerinde, bizim ‘Harabat ehline hor bakma!” meselesi gibi, “Hurdalara bak, hazineyi gör” bile deniliyor!



20 Haziran 2014 Cuma

Geçmişin izleri: Kılıç yarası gibi


Savaşların insan ruhunda bıraktığı enkaz, çevresel zararlardan çok daha derin ve kalıcı oluyor. Günümüz toplumlarının kronik sıkıntılarını eşelediğimiz zaman bunların mutlaka bir savaşın bireysel ve toplumsal ruhta bıraktığı hasarlar olduğunu görürüz.
                                                                                             
Sinemanın bu derin travmatik meseleye sıklıkla eğilmesi işin aksiyon kısmından çok bu nedenledir. Bu hafta vizyona giren The Railway Man, önemli defosuna rağmen, savaşın eril yıkımına ve intikam hissine dair önemli şeyler söylüyor.

Yıl 1942. Japon Kuvvetleri Singapur’u istila ettiklerinde binlerce cesur genç asker savaş esiri olmuştur. Churchill’in “İngiliz İmparatorluğu’nun başına gelen en büyük felaket” olarak nitelediği olay 1942 yılında yaşanır. Japonlar, Singapur’u işgal ettiğinde binlerce İngiliz askeri esir alınır. 21 yaşındaki sinyal subayı Eric Lomax da bunlardan biridir. Lomax, buradan Tayland’a, “Ölüm Demiryolu” denen yere çalışmak üzere gönderilir. Savaşın tüm acımasızlığını yaşar Lomax. Her türlü cefa ve eziyeti görür. Hastalık, bitkinlik, işkence ve ölümler…  Esirlere umut verebilmek için gizlice bir radyo yapar. Pasifik’te Amerikalıların zaferlerini ya da Hitler’in yenilgilerini fısıldadıkça gücünü yitirmiş ve yorgun binlerce çaresiz adam bir gün daha hayatta kalma gücü bulmaktadır.

Radyo Japonlar tarafından fark edildiğinde Eric dayaklara, sorguya ve birçok işkenceye maruz kalır ama hayatta kalmayı başarıp ülkesine döner. Savaş gazileri sivil hayata hemen adapte olup yuva kurarak çoluk çocuğa kavuşsa da Eric’in ruhundaki yara izi asla kapanmaz.


Öte yandan hayatını değiştirecek kadına da bir tren yolculuğunda rastlar. Ancak sevginin tüm kuşatıcılığına rağmen, savaşın açtığı büyük yaralardan fışkıran travmalar evliliğini de zorlamaya başlar. Kendisine her türlü işkenceyi yapan düşman askeri bulup intikam almaya niyetlidir.

‘Geçmişin İzleri – The Railway Man’ filminin konusu kısaca böyle. Film gerçek bir hikâyeden alınma. Ne kadarı abartma, ne kadarı düşmanlık histerisiyle yazılmış bilmiyorum ama savaşın tüm acımasızlığına dair epey sert ve sarsıcı ayrıntılar içeriyor Geçmişin İzleri.

Film sıklıkla geri dönüş (flashback) kullanarak hikâyeyi tamamlayan bir yapıya sahip. Işık, kostüm, mekân tasarımı ile göz dolduran Geçmişin İzleri, usta işi oyunculuklarıyla da ilgiyi hak ediyor. Ancak bir mesele var ki, tüm bunları önemsizleştiriyor âdeta.


Hep söylenir; savaşın kazananı yoktur. Galibi de mağluptur esasen. Geçmişin İzleri, (şüphesiz filme kaynaklık eden kitaptan dolayı) kahramanlarına taraflı bakan bir çalışma. Japon askeri şeytanlaştırılırken, İngilizler mağdur ve âdeta günahsız gibi gösteriliyor film boyunca. Bu haksız, hatta insafsız taraf tutma, belki dramaturjinin kaba sınıflamasına göre mazur görülebilir ama gerçeklikle karşılaştırıldığı zaman sanat eserine ciddi darbe vuruyor. Finalde tüm bu orantısız tarafgirliği dengelemeye çabalasa da yeterli olmuyor maalesef.

Mağdur kahramanımızın eşi Patty bir mağdurun eşinden ziyade, erkeklerin sebep olduğu acılara içi yanarak şahit olmak zorunda kalan ve elinden geldiğince çırpınarak bu derin travmayı tedavi etmeye çabalayan bir unsur olarak son derece olumlu kullanılıyor filmde. Tabiri caizse, eğri duvarda doğru tek tuğla olarak bulunuyor kadın.


Russell, “Savaş kimin haklı değil, kimin güçsüz olduğuna karar verir.” diyor.  Güçlülerin de aslında güçsüzler kadar zayıf ve kırılgan olduğunu gösteriyor Geçmişin İzleri.


Bazı yaraların ne kadar kapansa da, izinin kaldığını ve bu izin bile insana acı vermeye yettiğini görüyoruz. Yine de şu cümlesine katılmamak mümkün değil. “Nefret bir gün bitmek zorunda!”

13 Haziran 2014 Cuma

Bir NBC foto-romanı

Nuri Bilge Ceylan sinemasına dair kitaplar dolusu değerlendirme yazılabilir. Şüphesiz sayfaların çoğu övgü ve takdirle dolu olacaktır. Az da olsa eleştiri alan yönleri de vardır mutlaka.

Ünlü yönetmen, bugüne kadar çektiği filmlerde en çok ‘sözsüzlük’ yönüyle eleştiri alırdı. “Bir Zamanlar Anadolu’da” filmi ile bırakınız sözsüz anlatımı, neredeyse gereğinden fazla konuşan, hatta ‘geveze’ denebilecek bir film yapan yönetmen, son filmi Kış Uykusu’nda neredeyse tüm filmografisindeki yapımların toplamı kadar söze müracaat ediyor.

    Sanatçı ile sanatı arasındaki inşa süreci başlamadan galiba iki tür ilişki oluyor. Ya üreteceği eser zihninin bir yerinde tohumlanıyor ve zamanla büyüyüp, kendi sitoplazmasını çatlatarak dışarı taşıyor. Bu süreç kimi zaman öyle kısa da sürmüyor, on yıllar boyu süren projeler biliyoruz. Ya da aniden, sanatçıya has bir ilhamla kurgusuz, disiplinsiz, plansız üretiliyor.

    

Kış Uykusu, Cannes’da ödül alırken, bir sinema bilgesinin sadece bu festivaldeki serencamına bakarak sanatını nasıl ilerlettiğini görmenin mümkün olduğunu fark ettim. İlk kısa filmi Koza’dan itibaren Nuri Bilge Ceylan sineması uluslararası takdiri hep gördü ve fark edildi. Kış Uykusu, bir yönetmen sinemasının vardığı noktaydı.

    Nuri Bilge Ceylan sineması hakkında geniş ve genel birtakım değerlendirmede bulunmadan, Kış Uykusu’nu tek başına ele almak çok fazla anlam ifade etmeyecek sanırım, ancak nihayetinde vizyona giren ödüllü bir film söz konusu. NBC’nin tüm filmlerini ele aldığımızda Uzak ve Üç Maymun’un birer mihenk taşı olduğunu söyleyebiliriz. Bir zamanlar Anadolu’da ise yönetmenin sinemasının tam karşılığında bir yerde durur. Görselliği, diyaloğu, ritmi ve karakter inşasında tam kendi kıvamında ve tadında bir iş vardır Bir Zamanlar Anadolu’da (BZA) filminde. Ceylan, herkesin beğendiği ama bir sinema filmi için doz aşımı sayılabilecek görsellik ile insan/öykü arasında balansı tutturduğu BZA, Kış Uykusu’nun ayak sesleriydi şüphesiz.

    Elbette Kış Uykusu için de söylenecek çok şey ve izaha muhtaç kimi meseleler var, lakin şurası kesin: Yerelden yola çıkarak evrenseli yakalayan bir sanatçıya sahibiz. Bu nedenle Kış Uykusu’nun hikâyesinden ziyade karakterleri ve mekânı önem kazanıyor.


    Yıllarca tiyatro yaptıktan sonra kızı yaşındaki eşi ve ablasıyla bir taşra izbesinde otel işleten Aydın’ın küçük ama engebeli dünyasında gezdiriyor bizi 3 saati aşkın olan film. Ceylan, bu kez görüntünün şehvetine kapılıp kalmıyor ve filminin odağına insanı yerleştirmeyi başarıyor; insanı ve en temel, kadim insani meseleleri. Bin kere aynı yere baksak da, biz sıradan fâniler ile bu tür sanatçıların gördüğü şey aynı değil. Bunu da Nuri bilge Ceylan’ın her kadrajında görmek mümkün. Kış Uykusu’nun etkin ve farklı gücü öncelikle buradan geliyor. Filmin daha ilk karesinden itibaren oluşturulan resimler daha önce görmediğimiz şekilde etkileyici ve filmin önemli unsurlarından. Gerek haricî planlar, gerekse otelin tüm kapalı bölümleri ayrı bir görselliğe sahip. Bu etkileyicilikte mekân tasarımı, ışığın büyüleyici kullanımı ve zaviye tercihleri de önemli.


    5-10 yıl önce çekmiş olsa, aynı kadrajı ve kahramanları çok suskun görecektik belki, dolayısıyla filmin ikinci önemli yanı da burada ortaya çıkıyor: Kış Uykusu karakterler ve bu karakterlerin çatışması üzerinden ilerleyen bir film. NBC sinemasının daimî unsurlarından biri olan eril hâkim karakter ve çevresiyle olan ilişkisizliği Kış Uykusu’nda da aynen devam ediyor. Aydın karakteri ismiyle müsemma bir marazi arketip. Bununla beraber yine daha önceki filmlerinde olmadığı kadar (Bir Zamanlar Anadolu’da müstesna) defolu yan karakter var filmde. Bir tür marazi tipler alegorisi gibi. Filmin ön plandaki tüm oyuncuların üstlendikleri tiplemelerin hakkını vermesi, Kış Uykusu’nun handikap gibi görünen uzun süresini tolere ediyor.


    Ve şüphesiz iki ana akım sanat dalının; resim ile edebiyatın pek az filme nasip olan bir uyumlu birlikteliği söz konusu Kış Uykusu’nda. Aslında çok riskli bir beraberliği titiz diyalog ve –az da olsa- müzikle mezcetmeyi başarıyor Ceylan.


     Ezcümle; mikro ölçekli bir sınıf çatışmasını, aile ilişkileri bağlamına ustalıkla oturtan Kış Uykusu, sözün merak edici etkileyiciliği ve görselin şiirselliğiyle birkaç saatliğine resimli bir roman dünyasına taşıyor izleyiciyi. Süresinin ürkütücü uzunluğuna kanmayıp kurgulanan bu usta işi dünyayı görmek lazım.

6 Haziran 2014 Cuma

Kan bağının bedeli!


Amerika’ya ait yerli temalar anlatmayı seven aktör/yönetmen Scott Cooper, ilk filmi ‘Çılgın Kalp-Crazy Heart’ ile takdir gören bir yapıma imza atmıştı. Oscar alan Çılgın Kalp, her ne kadar evrensel değerler etrafında dönse de Country müziğine aşina olmayanların ilgisini pek çekmeyecek bir filmdi.
                                                                                                             
Cooper, bu ilk filmiyle sineması hakkında epeyce ipuçları da vermişti. Sürprizsiz ve yalın öyküsüyle akılda kalan filmin en önemli yönü ise mutsuz finaliydi şüphesiz.

Scott Cooper ikinci filmi ‘Kardeşim İçin – Out Of Furnace’ ile yönetmenlik güzergâhındaki kendi yolculuğuna devam ediyor.  Hikâyesi ve anlatımıyla ilk filmin izinden giden Cooper, anlattığı öyküye hâkim olan kasvet ve mutsuzluğu bir ‘tık’ yukarı çekiyor. Çılgın Kalp, usta aktör Jeff Bridges’e sanatını icra ettirmek için çekilmiş bir film gibi dururken, Kardeşim İçin’de Christian Bale sahne alıyor. Şunu bilmek gerekiyor ki; bir filmin isminde ‘için’ varsa (anam, babam, kardeşim vs) bir tür fedakârlık içeren ve daha önce mutlaka anlatılmış hikâyesi vardır.

En kaba tasnifle ‘Bir intikam filmi’ denebilecek olan Kardeşim İçin (Dağıtım şirketinin isim tercihinden de bu anlaşılıyor) aslında defalarca izlediğimiz bir hikâye anlatıyor: Russel ve Rodney yıllar önce annelerini kaybetmiş, yatalak babaları ölümle pençeleşen iki kardeştir. Büyük olan Russel vaktiyle yaptığı hataların bedelini ödemiş, suçun ve pisliğin her türüne bulaştıktan sonra kendine yeni bir sayfa açmak istemektedir. Annesizlik zor olduğundan küçük kardeş Rodney otoritesiz bir evde yetişmenin neticesinde başını sürekli belaya sokan sorunlu biridir. Russell bir yandan kendi hayatını yoluna koymaya uğraşırken diğer yandan kardeşinin başına açtığı sıkıntılarla boğuşur. Ancak onun aniden ortadan kaybolması ailenin kaderini etkileyecektir.


Kardeşim İçin, gündelik Amerikan yaşamına aşina olmayanlar için intibakı zor bir film. Küçük kasabaların halet-i ruhiyelerini ve atmosferini başarıyla kuran film, gücünü sıra dışı kriminal karakterlerden alıyor. Epey marazi tipin aynı hikâyede bir arada bulunması belki hikâye sıkıntılı olmasa önemsenmeyebilir ama buna bir de, kasvetli atmosfere karamsar öykü eklenince yer yer çivi gibi insanın zihnine takılıp inmeyen bir trajik çalışma çıkıyor.

Bugüne kadar pek çok farklı türde ve öyküde benzer durumla karşılaştık aslında: Kardeşi yüzünden başı belaya giren talihsiz ağabey! Kimi zaman bu ağabey ununu elemiş eleğini asıp hayat kurmaya çalışan, kimi zaman kardeşinin kirli dünyasından habersiz, kimi zaman ise zalimlerin hak ettiğinden de fazla potansiyeli taşıyan ağabey prototipleri görmüştük. Kimi bedel ödedi, kimi ödetti… Kardeşim İçin, bu bilinen durumu aktarırken tecrübe edilenin dışına çıkarak kendini riske atmak istemiyor. Yönetmen Cooper (ki aynı zamanda senaristlerden biri de) bunun yerine elindeki en güçlü kart olan oyuncu kartını kullanıyor ve seyirciyi buradan yakalamaya çalışıyor. Eh elinizde Christian Bale, Affleckgillerden Casey, Woody Harelson gibi ustalar var ise, bu hiç de zor olmuyor elbette!


Cooper oyunculuktan gelen bir yönetmen. Bu deneyim onun sinemasının en güçlü yönünü oluşturuyor şüphesiz. Zaten iyi olan oyunculardan istediğini almakta kullanıyor kendi deneyimini ve bunu başarıyor da.

Hakkını teslim etmek lazım, hikâye kurgulanırken epey yan öykü düşünülmüş ve kimi ustaca eklenmiş ana meseleye. Ancak bunların tamamının karamsar olması, filme aydınlık alan bırakmadığı gibi, en küçük olayın daha olumsuz neticelenmesi minik ışık huzmelerini de boğuyor.

Kardeşim İçin’e büsbütün haksızlık etmemek adına, filmin alttan akan metnindeki şu noktaya vurgu yapmak adilce olacaktır: Scott Cooper, kötülük ve suçun sadece büyük şehir işi olmadığını, içinde insan olan her hikâyenin yeterinden fazla maraz ve kötülük içerebileceğini anlatmaya muvaffak oluyor. Murphy’nin kanunları gereğince bir şey ters gidecekse her şey hep ters gidiyor ve ortaya çıkan iç karartıcı son tablo bir toplumun minimal dokusu hakkında kanaat pekiştiriyor.


Başta atmosfer, karakter tasarımı, müzik ve oyunculuğun başarılı olduğu Kardeşim İçin, hissiyat olarak yeni bir şey anlatmıyor ne yazık ki. Ancak, resmettiği kasvetli dünyayı başarıyla izleyiciye geçiriyor. Mutlu biten hikâyelerden hazzediyorsanız, Kardeşim İçin’e biraz mesafeli durmanızda yarar var.

Bu filmi beğendiyseniz, buna bayılırsınız sanırım. 

2 Haziran 2014 Pazartesi

Kan Bağı: Canım kardeşim


Klişelerin şöyle bir olumsuz yönü vardır: Her klişe seyirciyi filmden bir adım ileri taşır. Bir filmde ne kadar çok klişe varsa, seyirciye karşı o kadar geridedir. Kan Bağı içerdiği, neredeyse baştan sona, klişelerle seyirciyi hep geriden takip ediyor.

Fransız oyuncu Guillaume Canet, 2000 yapımı Danny Boyle filmi "Kumsal- The Beach" ile adını duyurmuştu. Sonraki yıl oynadığı Vidocq onu jenerasyonunun popüler isimlerinden biri hâline getirdi. 2002 yılında ise, o güne kadar az kişinin bildiği iki yönünü artık ciddi anlamda kullanmaya başladı; senaristlik ve yönetmenlik. İlk uzun metraj filmi (Mon Idole) ile takdir gördü. İkinci filmiyle ‘Cesar’ aldı, üçüncü filmi ‘Küçük Beyaz Yalanlar’ ile ödül alamasa da ciddi takdir gördü. Ve şimdi dördüncü filmi ile karşımızda: "Blood Ties- Kan Bağı."

Canet, Kan Bağı’nda setini Amerika’ya ve 40 yıl öncesine taşıyor. Bir suç/gerilim filmi, üstelik çok sağlam bir oyuncu kadrosuyla karşımızda. Hikâye şu: 1974 yılının New York’unda 50 yaşındaki Chris (C. Owen) hapishaneden iyi hâlinden dolayı salıverilir. Yıllardır araları nahoş olan polis kardeşi Frank (B. Crudup) kapıda onu beklemektedir. Chris ve Frank her zaman farklı olmuştur ve babaları Leon (J. Caan) belki de hep mağdur olduğu için Chris’e daha fazla meyillidir. Kardeşinin bu sefer değişebileceğine inanan Frank ona evini açar, bir iş bulur ve ailesiyle olan ilişkilerini tekrar yoluna koyabilmesi için aracı olur. Chris’in yıllarca tek başına ayakta durmaya çalışmış karısı, Frank’in gönül işleri ve suçun bulaştığı ruhu kolay kolay terk etmemesi meseleyi daha da çetrefilli hâle getirir. Suçlu birinin normal hayata tekrar dönmesi pek kolay olmadığı gibi, bazı ilişkiler yıpranmış yara bandı gibi kolayca çıkarılıp atılamaz. Chris yavaş yavaş eski hâline dönmeye başlar…


Guillaume Canet, özellikle diyalog yazımında oldukça başarılı biri. Ancak, insan Amerikan sinemasına bulaşmayagörsün, işe hemen ‘denenmiş, tutmuş’ kolaycılığı karışıyor ve bu kolaycılığa bulaşınca kendinizi bir anda klişe sarmalında buluyorsunuz. Kan Bağı, güçlü oyuncu kadrosu, hiç de fena olmayan sinematografisine rağmen, medet umduğu klişelerin yol açtığı algı kolaycılığı ile sıradanlaşıp bir süre sonra tüm ışıltısını yitiriyor.

Oysa "Suçlu - Kanun adamı" kontrastı iyi ve zengin bir çatışma noktası. Zaten yönetmen de hikâyeyi bu güzergâhtan yürütmeyi deniyor. Ne ki başta belirttiğimiz klişeler seyirciyi hep bir adım önde yürütünce bir türlü arzu edileni veremiyor film. Etrafında gezinip durduğu ve derinleşmeye pekâlâ müsait meselelerin çevresinde 56 model bir Amerikan arabası gibi tur atıp uzaklaşıyor. ‘Kan Bağı’ gibi insanlık tarihi kadar kadim bir meselede derinleşemezseniz daha hangi hikâyede yapabilirsiniz bunu? Erdem, ihanet, sadakat, doğruluğun genetik yönü gibi bir dolu mesele hiç ellenmemiş kavanoz misali rafta öylece kalıyor.

Eğer bütçeniz yüksek değilse dönem filmlerinde alan derinliğinde ciddi sıkıntı yaşarsınız. Kullandığınız lensler daralır ve kameranın ön kısmını aşağı bastırırsınız. Kan Bağı, 70’li


yılları bu nedenle hep dar kadrajla resmediyor. Filmdeki çoklu plan ve kameranın rahat hareket ettiği sahnelerin hep yüksek ve uzun bir duvar önünde olması bu sebepten.

Soygun sahnesindeki sokağın otantik hâlini Amerika’da bulmak zor olmasa gerek, ülkemizde bunu yapmak bile zordur. Bu tür dezavantajları dengeleyebilmenin elbette değişik yolları var. Detaylardaki incelik mesela. İşte Kan Bağı’nın genele hâkim olamayan etkileyici ayrıntıları da burada gizli. Çürümeye yüz tutmuş kapılar, gıcırdayan merdivenler, paslanmış metalik ayrıntılar, bol miktarda otomobil vs. Buna bir tutam da müzik eklersek filmin olumlu yönlerini bir kümede toplamış oluruz sanırım.

Film bir kitaptan (Deux freres, un flic, un truand) uyarlanma. Ancak, Guillaume Canet’nin esere sadakat kaygısı ve Hollywood etkisi her şeyin önüne geçmiş. Filmin ‘subplot’a en müsait iki meselesi; iyinin kötüleşme/kötünün iyileşme, yani polis Frank’in zamanla yozlaşırken, suçlu Chris’in dürüstlükte tutunma çabası bir ara umut verirken, (ah bu klişe zaafı!) sonra vazgeçilip derinleşme riskini göze almıyor yönetmen.

Kan Bağı son tahlilde Fransız ve Amerikan sinemasının dozu önemsenmemiş bir karışımı gibi duruyor.