2 Haziran 2014 Pazartesi

Kan Bağı: Canım kardeşim


Klişelerin şöyle bir olumsuz yönü vardır: Her klişe seyirciyi filmden bir adım ileri taşır. Bir filmde ne kadar çok klişe varsa, seyirciye karşı o kadar geridedir. Kan Bağı içerdiği, neredeyse baştan sona, klişelerle seyirciyi hep geriden takip ediyor.

Fransız oyuncu Guillaume Canet, 2000 yapımı Danny Boyle filmi "Kumsal- The Beach" ile adını duyurmuştu. Sonraki yıl oynadığı Vidocq onu jenerasyonunun popüler isimlerinden biri hâline getirdi. 2002 yılında ise, o güne kadar az kişinin bildiği iki yönünü artık ciddi anlamda kullanmaya başladı; senaristlik ve yönetmenlik. İlk uzun metraj filmi (Mon Idole) ile takdir gördü. İkinci filmiyle ‘Cesar’ aldı, üçüncü filmi ‘Küçük Beyaz Yalanlar’ ile ödül alamasa da ciddi takdir gördü. Ve şimdi dördüncü filmi ile karşımızda: "Blood Ties- Kan Bağı."

Canet, Kan Bağı’nda setini Amerika’ya ve 40 yıl öncesine taşıyor. Bir suç/gerilim filmi, üstelik çok sağlam bir oyuncu kadrosuyla karşımızda. Hikâye şu: 1974 yılının New York’unda 50 yaşındaki Chris (C. Owen) hapishaneden iyi hâlinden dolayı salıverilir. Yıllardır araları nahoş olan polis kardeşi Frank (B. Crudup) kapıda onu beklemektedir. Chris ve Frank her zaman farklı olmuştur ve babaları Leon (J. Caan) belki de hep mağdur olduğu için Chris’e daha fazla meyillidir. Kardeşinin bu sefer değişebileceğine inanan Frank ona evini açar, bir iş bulur ve ailesiyle olan ilişkilerini tekrar yoluna koyabilmesi için aracı olur. Chris’in yıllarca tek başına ayakta durmaya çalışmış karısı, Frank’in gönül işleri ve suçun bulaştığı ruhu kolay kolay terk etmemesi meseleyi daha da çetrefilli hâle getirir. Suçlu birinin normal hayata tekrar dönmesi pek kolay olmadığı gibi, bazı ilişkiler yıpranmış yara bandı gibi kolayca çıkarılıp atılamaz. Chris yavaş yavaş eski hâline dönmeye başlar…


Guillaume Canet, özellikle diyalog yazımında oldukça başarılı biri. Ancak, insan Amerikan sinemasına bulaşmayagörsün, işe hemen ‘denenmiş, tutmuş’ kolaycılığı karışıyor ve bu kolaycılığa bulaşınca kendinizi bir anda klişe sarmalında buluyorsunuz. Kan Bağı, güçlü oyuncu kadrosu, hiç de fena olmayan sinematografisine rağmen, medet umduğu klişelerin yol açtığı algı kolaycılığı ile sıradanlaşıp bir süre sonra tüm ışıltısını yitiriyor.

Oysa "Suçlu - Kanun adamı" kontrastı iyi ve zengin bir çatışma noktası. Zaten yönetmen de hikâyeyi bu güzergâhtan yürütmeyi deniyor. Ne ki başta belirttiğimiz klişeler seyirciyi hep bir adım önde yürütünce bir türlü arzu edileni veremiyor film. Etrafında gezinip durduğu ve derinleşmeye pekâlâ müsait meselelerin çevresinde 56 model bir Amerikan arabası gibi tur atıp uzaklaşıyor. ‘Kan Bağı’ gibi insanlık tarihi kadar kadim bir meselede derinleşemezseniz daha hangi hikâyede yapabilirsiniz bunu? Erdem, ihanet, sadakat, doğruluğun genetik yönü gibi bir dolu mesele hiç ellenmemiş kavanoz misali rafta öylece kalıyor.

Eğer bütçeniz yüksek değilse dönem filmlerinde alan derinliğinde ciddi sıkıntı yaşarsınız. Kullandığınız lensler daralır ve kameranın ön kısmını aşağı bastırırsınız. Kan Bağı, 70’li


yılları bu nedenle hep dar kadrajla resmediyor. Filmdeki çoklu plan ve kameranın rahat hareket ettiği sahnelerin hep yüksek ve uzun bir duvar önünde olması bu sebepten.

Soygun sahnesindeki sokağın otantik hâlini Amerika’da bulmak zor olmasa gerek, ülkemizde bunu yapmak bile zordur. Bu tür dezavantajları dengeleyebilmenin elbette değişik yolları var. Detaylardaki incelik mesela. İşte Kan Bağı’nın genele hâkim olamayan etkileyici ayrıntıları da burada gizli. Çürümeye yüz tutmuş kapılar, gıcırdayan merdivenler, paslanmış metalik ayrıntılar, bol miktarda otomobil vs. Buna bir tutam da müzik eklersek filmin olumlu yönlerini bir kümede toplamış oluruz sanırım.

Film bir kitaptan (Deux freres, un flic, un truand) uyarlanma. Ancak, Guillaume Canet’nin esere sadakat kaygısı ve Hollywood etkisi her şeyin önüne geçmiş. Filmin ‘subplot’a en müsait iki meselesi; iyinin kötüleşme/kötünün iyileşme, yani polis Frank’in zamanla yozlaşırken, suçlu Chris’in dürüstlükte tutunma çabası bir ara umut verirken, (ah bu klişe zaafı!) sonra vazgeçilip derinleşme riskini göze almıyor yönetmen.

Kan Bağı son tahlilde Fransız ve Amerikan sinemasının dozu önemsenmemiş bir karışımı gibi duruyor.



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder