Klişelerin şöyle bir olumsuz yönü vardır: Her klişe
seyirciyi filmden bir adım ileri taşır. Bir filmde ne kadar çok klişe varsa,
seyirciye karşı o kadar geridedir. Kan Bağı içerdiği, neredeyse baştan sona,
klişelerle seyirciyi hep geriden takip ediyor.
Fransız oyuncu Guillaume Canet, 2000 yapımı Danny Boyle
filmi "Kumsal- The Beach" ile adını duyurmuştu. Sonraki yıl oynadığı
Vidocq onu jenerasyonunun popüler isimlerinden biri hâline getirdi. 2002
yılında ise, o güne kadar az kişinin bildiği iki yönünü artık ciddi anlamda
kullanmaya başladı; senaristlik ve yönetmenlik. İlk uzun metraj filmi (Mon
Idole) ile takdir gördü. İkinci filmiyle ‘Cesar’ aldı, üçüncü filmi ‘Küçük
Beyaz Yalanlar’ ile ödül alamasa da ciddi takdir gördü. Ve şimdi dördüncü filmi
ile karşımızda: "Blood Ties- Kan Bağı."
Canet, Kan Bağı’nda setini Amerika’ya ve 40 yıl öncesine
taşıyor. Bir suç/gerilim filmi, üstelik çok sağlam bir oyuncu kadrosuyla
karşımızda. Hikâye şu: 1974 yılının New York’unda 50 yaşındaki Chris (C. Owen)
hapishaneden iyi hâlinden dolayı salıverilir. Yıllardır araları nahoş olan
polis kardeşi Frank (B. Crudup) kapıda onu beklemektedir. Chris ve Frank her
zaman farklı olmuştur ve babaları Leon (J. Caan) belki de hep mağdur olduğu
için Chris’e daha fazla meyillidir. Kardeşinin bu sefer değişebileceğine inanan
Frank ona evini açar, bir iş bulur ve ailesiyle olan ilişkilerini tekrar yoluna
koyabilmesi için aracı olur. Chris’in yıllarca tek başına ayakta durmaya
çalışmış karısı, Frank’in gönül işleri ve suçun bulaştığı ruhu kolay kolay terk
etmemesi meseleyi daha da çetrefilli hâle getirir. Suçlu birinin normal hayata
tekrar dönmesi pek kolay olmadığı gibi, bazı ilişkiler yıpranmış yara bandı
gibi kolayca çıkarılıp atılamaz. Chris yavaş yavaş eski hâline dönmeye başlar…
Guillaume Canet, özellikle diyalog yazımında oldukça
başarılı biri. Ancak, insan Amerikan sinemasına bulaşmayagörsün, işe hemen
‘denenmiş, tutmuş’ kolaycılığı karışıyor ve bu kolaycılığa bulaşınca kendinizi
bir anda klişe sarmalında buluyorsunuz. Kan Bağı, güçlü oyuncu kadrosu, hiç de
fena olmayan sinematografisine rağmen, medet umduğu klişelerin yol açtığı algı
kolaycılığı ile sıradanlaşıp bir süre sonra tüm ışıltısını yitiriyor.
Oysa "Suçlu - Kanun adamı" kontrastı iyi ve zengin
bir çatışma noktası. Zaten yönetmen de hikâyeyi bu güzergâhtan yürütmeyi
deniyor. Ne ki başta belirttiğimiz klişeler seyirciyi hep bir adım önde
yürütünce bir türlü arzu edileni veremiyor film. Etrafında gezinip durduğu ve
derinleşmeye pekâlâ müsait meselelerin çevresinde 56 model bir Amerikan arabası
gibi tur atıp uzaklaşıyor. ‘Kan Bağı’ gibi insanlık tarihi kadar kadim bir
meselede derinleşemezseniz daha hangi hikâyede yapabilirsiniz bunu? Erdem,
ihanet, sadakat, doğruluğun genetik yönü gibi bir dolu mesele hiç ellenmemiş
kavanoz misali rafta öylece kalıyor.
Eğer bütçeniz yüksek değilse dönem filmlerinde alan
derinliğinde ciddi sıkıntı yaşarsınız. Kullandığınız lensler daralır ve
kameranın ön kısmını aşağı bastırırsınız. Kan Bağı, 70’li
yılları bu nedenle hep dar kadrajla resmediyor. Filmdeki
çoklu plan ve kameranın rahat hareket ettiği sahnelerin hep yüksek ve uzun bir
duvar önünde olması bu sebepten.
Soygun sahnesindeki sokağın otantik hâlini Amerika’da bulmak
zor olmasa gerek, ülkemizde bunu yapmak bile zordur. Bu tür dezavantajları
dengeleyebilmenin elbette değişik yolları var. Detaylardaki incelik mesela.
İşte Kan Bağı’nın genele hâkim olamayan etkileyici ayrıntıları da burada gizli.
Çürümeye yüz tutmuş kapılar, gıcırdayan merdivenler, paslanmış metalik
ayrıntılar, bol miktarda otomobil vs. Buna bir tutam da müzik eklersek filmin
olumlu yönlerini bir kümede toplamış oluruz sanırım.
Film bir kitaptan (Deux freres, un flic, un truand)
uyarlanma. Ancak, Guillaume Canet’nin esere sadakat kaygısı ve Hollywood etkisi
her şeyin önüne geçmiş. Filmin ‘subplot’a en müsait iki meselesi; iyinin
kötüleşme/kötünün iyileşme, yani polis Frank’in zamanla yozlaşırken, suçlu
Chris’in dürüstlükte tutunma çabası bir ara umut verirken, (ah bu klişe zaafı!)
sonra vazgeçilip derinleşme riskini göze almıyor yönetmen.
Kan Bağı son tahlilde Fransız ve Amerikan sinemasının dozu
önemsenmemiş bir karışımı gibi duruyor.



Hiç yorum yok:
Yorum Gönder