31 Ocak 2012 Salı

Şimdi başa geri döndük


The Call

Just because everything's changing
-Sırf herşey değiştiği için
Doesn't mean it's never been this way before
-Asla,önceden bu yoldaydı,anlamına gelmiyor
All you can do is try to know who your friends are
-Tüm yapman gereken arkadaşlarının kim olduğunu anlamaya çalışmak
As you head off to war
-Savaşı önleyecekmişsin gibi
Pick a star on the dark horizon and follow the light
-Karaklık ufuktan yıldız al ve ışığı takip et
You'll come back when it's over
-Bittiğinde geri geleceksin
No need to say goodbye
-Hoşçakal demeye gerek yok
You'll come back when it's over
-Bittiğinde geri geleceksin
No need to say goodbye
-Hoşçakal demeye gerek yok

Now we're back to the beginning
-Şimdi başa geri döndük
It's just a feeling and no one knows yet
-Bu sadece bir his ve şimdilik kimse bilmiyor
But just because they can't feel it too
-Ama sırf hissetmedikleri de için
Doesn't means that you have to forget
-Unutman gerektiği anlamına gelmiyor
Let your memories grow stronger and stronger
-Anılarının git gide güçlenmesine izin ver
Till they're before your eyes
-Onlar gözlerinden önce olana kadar
You'll come back when they call you
-Çağırdıklarında geri geleceksin
No need to say goodbye
-Hoşçakal demeye gerek yok
You'll come back when they call you
-Çağırdıklarında geri geleceksin
No need to say goodbye
-Hoşçakal demeye gerek yok

Çünkü gitmiştin!

Pht: Miha Pavlin



Soğumuştu mevsim ardından bakarken. Soğuktu dilsiz duvarlar, içine kirli su birikmiş kaldırımlar. Bulut perdelemişti mavi gökyüzünü.


Ketumdu üstelik semalar. Vermedi ödünç bir damla yaş bile. Islak kaldırımlarda yankılandı ayak seslerin.


Ve gittin...


Yitirdim güneşimi, serin bir koyuluğa dönüştü gümüşten kumsallar. Eteklerine tutunmuştu yeşil yapraklar, ağaçları çıplak kaldı yüreğimin.


Gittin bereketini yitirdi, kurudu topraklar. Yer değiştirdi mevsimler, umutsuzca kanat çırptı börtü böcek. Gelmedi beklenen bahar...


Kışı başlattı gidişin. O kış ki, mutlak bir memnuniyetsizliği müjdeledi şeytani bir hazla insanlara.


Çünkü gitmiştin...


Yarım kalmıştı masal. Boğucu bir nem tıkamaktaydı genizlerimizi. Bir masal kahramanı gibi dalgalandırarak denizleri, silkeleyerek derin maviliği gitmiştin çünkü. Okyanuslar takıldı gözbebeklerime. Her gün bir damla alıp, her gün, her gece birer birer damlatıp. Keder damıtarak baktım uzaklara.


Ayrılığın soğuk yalnızlığı yapışıp kaldı sana hoşçakal diyen ellerimde. Gittin, evlerin camları keder buharından oluşan şekillerle kirli artık. Bacalarından kurum fışkıran kem ruhların ışıldayan gözleri karartıyor şehirleri.


Bu şehirler ki, senin gülüşünle aydınlanırdı. Şen şakrak türkülerin yankılanırdı taş duvarlarda. Sıkılı değildi yumrukları insanların. İçini titrettiğin gülüşlerini kimseden esirgemeyen sen, ardında somurtkan bakışlar bırakmıştın.


Mahzun bir yetime dönüştü Atlantis'in çocukları. Mahzun, boynu bükük ve sahipsiz... Hatırlar mısın; okşardık başlarını her önlerine eğişlerinde yanaklarını onların? Şimdi o çocuklar, çakır gözlerini her sabah ufuklara dikip, yolunu gözlüyorlar. Gördükleri her serapta sen varsın bu çölden şehirde!


Ve ben yüreğimin iç acılarının toplamını kaldıramayacak kadar bir sıkletin altında iki büklüm, ayrılıkların iç açısıyla bakıyorum denizlere.


Denizler... Hatırladın mı, kıyısında ıslıklar çala çala yürüdüğümüz o kayalıkları? Geleceğe dair hayaller kurardık hani gümüş rengi kumsalında. Sen ipince parmağınla şekiller çizerdin ve ben hayret ederdim bu kadar büyük olabilecek hayallere. Parmakların kadar uzundu görebildiğin gelecek.


Ama... Ama benden gizlemiştin gidişini. Belki de korkutmak, buruk bırakmak istememiştin yüreğimi. Şimdi senin uzağa bakışın kadar yakına bakıyor gözlerim. Bir güneş batışına bile tahammül edemiyorum bazen sensiz.


Uzadıkça sensizlik, keskin bir öfke kaplıyor içimi. Kızıyorum her şeye. Önce bulutlara haykırıyorum öfkemi. Ardından yere çeviriyorum kızgın bakışlarımı. Şarkılara, şiirlere, şairlere öfkeleniyorum sonra.


Nasıl da kandırmışlar beni bunca yıldır. Nasıl da, aldanmışım kafiyelerin arasına gizlenen hayallere!


Bir tükenişe dönüştü beklemelerim sonra. Buzdan bir camın çatlayışı gibi çatlaklar belirdi ümitlerimde. Dokunmayı bırak, bakınca bile büyüyen kanı çekilmiş kılcal damarlar gibi sardı her yanımı çatlaklar.


Yoruldum her sabah, dönüşüne dair düş görmüş olarak uyanmayı hayal etmekten. Yoruldum sensiz rüzgara savurmaktan eteğinden aldığım yaprakları. Biliyorum bilsen halimi, duysan sesimi kandıracaksın beni. Kumsal bulamasan bile boşluğa çizeceksin yine pembe panjurlu hayaller. Sonra 'bak' diyeceksin, 'Burası sofa.. Bu merdivenlerden çıkacak yetimler. Sonra şu odadan geçerek açılan geniş terastan yıldızlara dokunacaklar.'


Ben yalanına bile razıyım artık seninle ilgili her şeyin. Bir umudun, bir güneşin... Üzerinde senden kokular kalan aynaya her bakışımda gerçeği fısıldıyor bana yansımalar.


Çünkü gitmiştin... 


Puslu bir zemheri soğuğu vardı havada.


Kış sonuydu gittiğinde, şimdi yaz başı. 


Bu kadar tirat yaktıktan sonra ardından, halâ merhamet etmeyecek misin?


Ne yani, bir daha dönmeyecek misin?



Korku

Pht: Ha.Ze

Önceden, epey önceden böyle düşünmüyordum sanırım. Yaş ile de doğrudan ilgisinin bulunduğunu düşünmüyorum. Öyle olsa, elinde beğendiği bir oyuncağı tutan çocuğa karşılığında dünyanın tüm oyuncaklarını versen kandıramazsın.


Sahip olduğuna inandığı şeyi almak için cennetleri vaad etseniz ikna edemediğiniz anlar olur.


Hatırlarım hemen, hani bir avucuna güneş, diğer avucuna ay verilse bile vazgeçmeyeceğini söyleyen Sevgililer Sevgilisi'ni...


Ne bahtsızlar bilirim, sevda fesadı yaşayan... Bulantısını midesinden hayallerine bulaştıran o kadar çok zavallı var ki yeryüzünde!


Birer enkaz yeridir anıları. Her hatıra bir virane, kalan her duygu pejmürde elde.


Oysa ayrılıktan şikâyet edilmez, tekrar kavuşmama korkusu rendeler ruhu.


Mesafe hiçbir şeydir aslında seven için. Ayrılık, sevda masalının en kolay öldürülebilen ejderhası. Sonra özlem mesela, iyi kullanabilen için özlem, sevgiyi çoğaltmanın fırsatı. Gidişler bazen ıssız bir adada bırakır sevdalıyı. Yanına alacak üç şeyi bırak, hiçbir şeyi kalmaz hayallerinden başka.


Bir de geceler tabii...


Mevsimler, iklimler, günler... Hepsi barındırır mebzul miktarda hüzün. Ama geceler, illa ki geceler...


Şimdi bir köşe başında oturmuş, sensizliğe bir yeni gün daha eklerken ve eksiltirken bir koca geceyi aramızdan, sabahın ilk ışıklarıyla birlikte diriliyor her şey. Pencereleri açıp Mevlânâ gibi haykırası geliyor insanın: "Ey Allah'a sığınan kişi; büyük uyanışı düşün!"


Benimki gibi amatör bir sevdalının, fiyakalı olmuyor haykırışları, farkındayım. Susmayı becerebiliyorsak, mutlu hissediyoruz kendimizi, biz amatör ruhlu âşıklar!


Hatırlar mısın, "savaşta vuran da vurulmuştur aslında" demiştin. Gitmek böyle bir şey oluyorsa? Gidenle beraber kalan da gidiyorsa bir nevi? Ya?


Büyüyünce unutursun derlerdi küçükken ne zaman canım yansa. Bu çok büyük bir yalan, unutmadığı nispette büyüyebiliyor insan!


Bir de korku büyütüyorum artık karanlığı emzirerek. Hiç istemediğim bir şey bu... Oysa adın bile aydınlatmaya yeter biliyorum geceyi. Öyle bir tuhaf şey ki bu, yakacağını bildiğin halde ateşe elini uzatmak adeta. Allah'tan beslediğim umutlar o kadar gürbüz ki, korkularım sıska bir besleme gibi kalıyor yanında.


İyiler bazen unutmayı bir intikam olarak seçerler. Unutarak alırlar intikamlarını vefasızlardan. Ben vefasızlık ettiğimi düşündükçe unutulanlardan olmaktan korkuyorum artık.


Cezaların en ağırıdır benim için unutulmak. Bir köşede kalmış eski bir buhurdanlık gibi unutulmak mesela. Sensiz sonsuzluk boşluk benim için, ki daha ağır senli iken hatırlanmamak. En fenası ise, -kendi zaaflarımı çok iyi biliyorum zira- benim unutmaya başlamam. Bilmeden, istem dışı... Bir dolu korku doldurdum çekmecelere sırf bu yüzden...


Korkuyorum; beklemediğim bir anda adını duyduğum zaman irkilmemekten.


Korkuyorum, düşlerimde sana yoramayacak şeyler görmekten.


Sensizliğin canımı acıtmamaya başlama korkusu ürpertiyor ruhumu.


Ölüm bile bitirmez umutlarımı, mezar, en fazla, bir araçtır beni sana getirecek olan.


Umudumu kestiğim an öldüğüm gündür.


Bir dilek tutuyorum, bırakırsam düşerim...


Hoşçakal ne fena bir kelime! Hoş kalmak mümkün mü sen giderken?


Eğer 'ebedi hoşçakal' diyeceksen, ben çekilirim, ziyade olsun kalanlara!

30 Ocak 2012 Pazartesi

Sessiz Çığlık


Dr. Bernard N. Natonson kürtajın uygulanış safhalarını bir filme çektirip yorumladı:

''Kürtajın yapılma safhaları hassas aletler ve ultrasonla filme çekildi.

Kürtajı yapan evli olmayan genç bir doktordu. İki ayrı kürtaj kliniğinde çalışıyordu ve 10.000 'e yakın kürtaj yapmıştı. Kendisinden filmin editörü olmasını istedik, kabul etti. Filmi seyretti, editör oldu ama odadan çıktıktan sonra bir daha kürtaj yapmadı.

Kamerayla çekim yapacak kadın da özel olarak seçilmişti. Bu kadın kürtajı şiddetle savunan bir feministti. Ancak, kendi eliyle görüntülediği filmi seyrettikten sonra kürtajla ilgili konularda hiçbir tartışmaya katılmadı.

Filmde, önce bebek ana rahminde rahatça hareket ederken görüntüleniyor. Kürtajı yapan kişi rahme müdahale ettiği zaman, çocuk bir an dona kalıyor. Müdahalenin aksi istikametine, rahmin diğer tarafına doğru kaçmaya çalışıyor.

Kalp atışları 140'tan 200'e çıkıyor. Kürtaj yapan kişi çocuğu ararken, çocuğun dehşetle ağzını açtığını görüyorsunuz.

Sonra kürtaj yapan el ona doğru uzanıyor! Çocuğun ağzı öylesine açılıyor ki, çığlık atışını filmde görebiliyorsunuz. Kürtaj yapan kişi onu başından tutuyor ve başını vücudundan ayırıyor. 12 haftalık bebekten geriye birkaç doku artığı kalıyor.

Bu, kürtaj çeşitlerinden sadece birisidir. Kürtaj yapanlar anestezi uzmanı arasında gizli bir dil vardır. Baş bir numara olmak üzere, çocuğun vücudu numaralandırılıyor. Anestezi uzmanı kürtajı yapana soruyor:
- 1 numara çıktı mı? Bitirdik mi?

Kürtajı yapan ya da olmayı kabul eden insanlar acaba bir hayatı katlettiklerinin farkındalar mı?

Kürtajı hikayesinin satırlarını bile okurken insan ürperdiği halde nasıl olur da hissettiği, yaşadığı bir şeyden dehşete kapılmıyor ve korkmuyor?

Aslında iş bununla da kalmıyor, insanoğlu vahşetini bir kürtajdan arta kalan ceninlerin kullanımıyla sergiliyor.

Nitekim kozmetik firmalarının ürünlerine kürtajla alınmış bebeklerin ceninleri kullanılıyor. Başta Fransa'da kullanılmak üzere birçok 3. dünya ülkesinden getirilen kürtajla alınmış bebeklerin kozmetik firmalarına satıldığı bildiriliyor. Bunun delili olarak da ABD ve Avrupa'da kamyonlar dolusu ceninin ele geçirilmesi gösteriliyor.

Kozmetik sanayinin imparatoriçesi Yahudi asıllı Helena Rubinstein'in ürünlerinin reklamlarında "cildin gen ve yaşayan hücrelerle" güzelleştiği belirtiliyor.

Gelin görün ki, bu ürünlerin yapımında kullanılan COLLOGEN adlı maddenin ceninden elde edildiği ya bilinmiyor ya da bilinmezlikten geliniyor ve zavallı güzellik düşkünü insanlarda ciltlerinin güzelliği için kullandıkları kozmetik ürünlerinin mayasında, katledilen bir hayatın var olduğunun farkında bile değiller. Yoksa aksi olarak ''Vahşetle güzellik olmaz'' düsturundan çok mu uzaklar?

Dünya bu vahşette yüzerken Türkiye geri kalır mı? Araştırmalar, Türkiye'nin gizli cenin cenneti olduğunu ortaya koymuştur. Nitekim Türkiye'nin en büyük doğum hastanesi olan ismi bizde saklı kadın hastanesinde çalışan üst düzey bir yetkili kürtajla alınan ceninlerin kozmetik firmalarına satıldığını söylüyor.

Adının açıklanmasını istemeyen yetkili, kozmetik firmalarının kürtaj yapılan bütün hastanelere eleman gönderdiğine dikkat çekerek bu elemanların ceninleri satın alma işlemini son derece gizli yürüttüklerini ve bu ticaretten hastanelerden hayli yüklü gelir de elde ettiğini kaydediyor!"






Aksan kurban olsun sana!


Tarih ve kültüre dair büyük bir bitiş yaşıyor Hollywood. Yakın tarihte başta İngiltere olmak üzere birçok Avrupa ülkesinde geçen öykünün ve yaşamış kahramanların yer aldığı filmleri Amerikan aksanıyla olmasa da İngiliz aksanıyla perdede görmek mümkün olacak.

Aynı zamanda bir ‘icat’ olan sinemanın keşfi ilginçtir. İki farklı kıtada, neredeyse aynı dönem birbirinden habersiz keşfedilmiştir. Elbette bilinen sinema tarihine göre, bilim adamlarının girdikleri bir iddia sonucu fotoğrafa hareket vererek ulaştıkları bir sanattır lakin bu sanat dalının dünyaya yayılması ve kitleselleşmesi başlarda Avrupalı dağıtıcı ve göstericilerin sayesinde olmuştur.

Her keşfin tabii bir kaderi vardır; önce keşif, sonra ise keşfin kendi keşifleri. Sinemada da böyle olmuştur. Keşfinden hemen sonra sinemanın kendisi bir takım keşiflere başlamıştır. Başlardaki belgesel tarz, kısa süre sonra tiyatroyu, oyunu, romanı, dramayı, bilim kurguyu vs. birçok şeyi keşfetmiştir. Ve her keşif bu sanat dalını daha da güçlendirmiş, zaman zaman başka keşifler karşısında güç kaybedeceği varsayılsa da, hepsinden daha da güçlenerek çıkmıştır. Radyo yayıncılığı, TV, video vs. Hiç biri sinemanın iktidarını sarsamamıştır.



Yıllar geçtikçe Amerikan sineması ile Avrupa sinemasındaki yol ayrımı belirgin şekilde kendini göstermiş, Avrupa filmleri genel olarak ‘sanat sineması’ şeklinde kendini konumlandırırken, Amerikan sineması popüler ve ticari bir yolu tercih etmiştir.

Gelişen teknolojinin de sırt verdiği ticari sinema, neredeyse bütün dünyayı ele geçirirken, Avrupa sineması uzun yıllar Hollywood karşısında bocalama yaşamış, son dönem Euroimages gibi kurumsal destekler ve sinematografideki yeni arayışlar ile nispeten bu güce karşı durabilmiştir.

Meseleyi daha fazla soğuk sinema tarihi diline çevirmek istemem elbette, günümüz Amerikan film endüstrisi üretim açısından neredeyse bütün dünya üretimine denk bir verimliliğe sahip. Dolayısıyla, bu kadar yoğun dönen değirmene su yetiştirmek mümkün değil. Bunun için de ‘yeniden çevrim’ yöntemini son yıllarda sıklıkla kullanır oldular. Elbette sair ülke sinemalarındaki iyi filmlerin tekrar çekilmesinin tek nedeni bu değil. Amerikan seyircisi alışkanlık olarak altyazılı film izlemeyi sevmez. Ve her senaryoyu olduğu gibi, orijinal şekliyle çekmez Hollywood. Bir tür adaptasyon süzgecinden geçirir.
Özellikle sıfırı tükettiği savaş ve korku dalında artık neredeyse bütün hikayeleri başka ülkelerden almaya başlayan Hollywood sineması, yakın tarihte bütün dallarda gözünü dışarılara dikecek gibi.



Yıllık üretim sayısı o kadar fazladır ki, ülke tarihi çok eskiye dayanmayan Amerika için, tema ihtiyacı her geçen gün artmaktadır. Bu sebeple ilk müracaat ettikleri kaynak şüphesiz ortak tarih ve kültüre sahip olduğu ülkelerden oluyor. İngiliz edebiyat, sanat ve tarihi bu anlamda nefes aldıran bir alan açmıştır Hollywood’a. Belki de bunun bilincinde olarak sıklıkla ödüllendirilen filmlere baktığımızda bu ülkede geçen hikayeleri görmek mümkün.

Küçük bir hafıza yoklamasıyla, film sektörü ve Amerikan izleyicisinin de bu yapımlara rağbet ettiğini görebiliriz: Closer (2004), Shakespeare in Love (1998), Sense and Sensibility (1995), Nothing Hill(1999), Hooligans (2005), Last Chance Harvey (2008), Braveheart (1995), V for Vendetta (2005) vs vs…
Bu denenmiş ve tutmuş yöntem son dönemde konu ve açılım sıkıntısı çeken Hollywood için ana damarı da oluşturmaya başladı. Yakın zamanda bol Oscar’a boğulan Slumdog Millionere ve The King’s Speech her ne kadar yapım anlamında Hollywood kaynaklarını kullanmasa da, biçimsel olarak birer Amerikan filmi formatındaydı. 



Keza bu sene vizyona giren ve muhtemelen başta En iyi Kadın Oyuncu Oscar’ı olmak üzere birkaç dalda ödül alması beklenen The Iron Lady de,  aynı kategoride. Hollywood bir yandan üzerinde durduğu kültürel kökeni, asliyetine doğru evriltirken, diğer yandan ticari sinema formatını da Avrupalı örneklerine uygulama/uygulatma imkanı yakalıyor.

Eskiden olsa sadece ‘Yabancı Film’ kategorisinde yarışabilecek birçok eser, artık her dalda ödüle aday gösterilip, kazanabiliyor.

Buradaki temel ayrışmanın ve gerek ABD siyasi erkinin, gereksi film sektörünün ısrarla üzerinde durduğu konu, filmin çekildi dil. İngilizce’yi global tek dil olarak görmek/göstermek isteyen bir kültür ve siyasetin sair hassasiyetleri çok önemsemediğini de söylemek mümkün. Dolayısıyla, yakın tarihte başta İngiltere olmak üzere birçok Avrupa ülkesinde geçen öykünün ve yaşamış kahramanların yer aldığı filmleri Amerikan aksanıyla olmasa da İngiliz aksanıyla perdede görmek mümkün olacak.

Schindler's List (1993), Inglourious Basterds (2009) ve V for Vendetta (2005) gibi filmleri hassaten bu cümleden ayırmak lazım. Zira bu tür filmlerin sadece ticari ya da sanatsal kaygılar ile üretilmediği herkesin malumu.

Sinema o kadar güçlü bir silah ki, gerçekleri istediği gibi eğip bükebiliyor. 



Sadece bugünü değil, geleceği bile kurgularken insan zihnine sınırları film şeridiyle koyabiliyorsunuz. Ve dahası, geçmişi, yani tarihi film karesiyle tekrar yorumlayıp, gerçek ne olursa olsun bambaşka bir tarih oluşturmak mümkün. Hollywood bu anlamda ilgisini ve elini, Amerika dışındaki ülkelere, kültürlere daha fazla uzatacak gibi.

Çok yakın zaman sonra ülkemizde vizyona girecek olan Anonymous (2011) ve War Horse (2011) filmlerini ele almak nasip olursa bu konuyu belki daha detaylandırma şansımız olur. 

Kar için fon müzikleri





Döngü

Pht: Vlad Dumitrescu



“Üstümüzden su geçer.
Doğunca ve ölünce!”
NFK


Hayat iki arınma, iki yıkanış belki.

Şöyle diyordu filmdeki adam;

Doğduğumuzda kulağımıza okunan ezanın,

namazı öldüğümüzde kılınır!”

Sudur, kaynar buhar olur.

Bir rüzgar alıp yükseltir,

Balya balya bahar olur.

Sonra hasretlikler girer araya,

Her iç çekişte biraz daha kararır yara.


Kış olur..

O simsiyah bulutlardan,

Bu kadar ak nasıl olur?

Diye düşünürüm hep bakarken kara.

Yağar ömrün son deminde.

Kar olur,

Mezar olur!

Ne çizeceksin çocuk?


Ben çocukken, 'Bir ev resmi çiz.' derdi öğretmenim. 

Üçgen bir çatının altına, dikdötgen bir kutu koyar, tepeden aşağı kocaman bir lamba sarkıtır., iki pencere, bir de kapı çizdim mi tamamdı evim. 

Büyüdükçe, perdelerini çizmeyi öğrendim. Bacasını, bir de gökyüzünü. Gülen bir güneş çizmeyi ikinci sınıfta aklettim. Arkadaşlarımın çizdiği, evin içi görünen resimler çok komiğime giderdi. 

Anne baba oturmuş, çocukların oyun oynadığı şeffaf evlerin çizildiği resim defterleri şimdi enkaz altında. 

Balkonlardan kim bilir hangi 'matik' deterjan ile sakız gibi yıkandığı belli olan çocuk çamaşırları sarkıyor, beton enkazlara. Ve yatarken gözlerini kapayan bebekler... Sıvaların, badanaların beyaza boyadığı tozlu biberonlar. 

En çok da enkazda fotoğraf albümü görmeye dayanamıyorum.

Biliyorum içinden mutlaka çocuk resimleri çıkacak... 

Ya küçük bir mahalle stüdyosunda, mavi bir dekor önünde çekilmiş, fotoğrafçının gülümseteceğim diye anasının ağladığı bir enstantane. Ya ortasına bir tek mumun tutuşturulduğu yarı karanlık bir mutluluk anı. 

Ama biliyorum, çocuklar hep gülümserler resimlerde. Çocuk gülümserken muhteşem güzelleşir. Kahkahalar sızar albüm sayfalarından. 

Ve çocuk bilmem kaç tonluk bir enkazın üzerine düştüğü minik gövdesiyle yaşama direnir...

Ağustos öncesi maskeyi 'Zorro'ya benzemek için takardı çocuk. Şimdi mikroba, kokuya karşı takıyor. Betonlar, çizdiği kağıttan evler gibi indiler geleceğinin üstüne...

Öğretmeni sorduğunda ne çizecek çocuk? 

Yıkık bir virane, ağlayan bir anne mi? 

Yoksa solgun bir kırmızı hilalin süslediği yıpranmış bir çadır mı?


(3 Eylül 1999, Cuma günü gazetede yayınlanan yazı) 

29 Ocak 2012 Pazar

Günce



Ekim: Bugün var edildim. Buradayım. Varım.


Müthiş bir duygu bu.
Var olduğumu henüz annem ve babam bilmiyor.
……


Bir elma çekirdeğinden bile küçüğüm.
Ama ne de olsa, ben benim. Varım ya!
Bu bana yetiyor.


Henüz bedenim belli belirsiz, yüzüm yok ama,
varlığımı ve benliğimi hissedebiliyorum.


Bir kız olacağım ve baharda çiçekleri seveceğim.


19 Ekim: Biraz büyüdüm.


Kımıldamam mümkün değil.
Annem henüz farkında değil ama onun kanıyla besleniyorum.
Kalbini dolaşıp gelen sımsıcak kan bana geliyor.


Beni sevecek bir kalbin kıpırtılarını şimdiden hissediyorum.
Annem beni çok sevecek. Annem için güzel bir sürpriz olacağım.


23 Ekim: Hiç göremediğim bir el ağzımı biçimlendirmeye başladı.


Dudaklarımda onun dokunuşunu hissediyorum.
Bu “el”in dokunduğu yerler dudağım damağım oluyor.


Düşünün bir yıl sonra bu elin dokunduğu yerde
tebessümler açacak, güleceğim.


Dudağımdan ve dilimden sözler dökülecek.
Herhalde önce “Anne!” diyeceğim.


Anne duyuyor musun beni?


Seninle konuşacağım. Sana güleceğim.
Kimilerine göre hâlâ daha var değilmişim.
Nasıl olur?


Varım ve gülücükler sunacak dudaklarım da olmak üzere ya.
Hem sonra bir ekmek kırıntısı ne kadar küçük olursa olsun
yine ekmektir…


Öyle değil mi anneciğim? Ah bir konuşabilsem!


27 Ekim: Bugün pek mutluyum.


İçimde tatlı bir kıpırtı başladı.
Artık bir kalbim var.Kalbim atmaya başladı.
Hayatım boyunca böyle atıp duracak.


Sevgilerle dolduracağım kalbimi.Tıpkı anneminki gibi…
Annem bedeninde iki kalbin birden atmaya başladığını bilseydi
ne kadar sevinirdi! Duyuyor musun anne?


2 Kasım: Her gün biraz daha büyüyorum.


Kollarım ve bacaklarım da biçimlenmeye başladı.
Hele bir büyüsün kollarım bak nasıl kucaklayacağım seni anneciğim.


Şu ayaklarım da tamamlansın da, beraber çiçekli bahçemizde yürürüz.
Belki birlikte okula gideriz.


12 Kasım: Ah evet. Bunlar, bunlar ne kadar sevimli ve küçük şeyler.


Aman Allah’ım parmaklarım da çıkmaya başladı.
Bunlarla çiçek toplayacağım, annemin elini tutacağım,
kalem tutacağım.Belki de güzel bir şiir yazacağım.


Anneciğim, orada mısın?


Ellerimi ellerinin arasına koymak için sabırsızlanıyorum…


20 Kasım: Oh, nihayet..


Annem doktora gitti.Burada olduğumu öğrendi.. Yaşasın!
Doktor teyze özel bir cihazla gördü beni.
Ultrason diyorlarmış.Resmimi bile çekti.


Sevinmiyor musun anneciğim?


Seneye kalmaz kollarının arasında olacağım.


25 Kasım: Artık babam da burada olduğumu biliyor.


Fakat henüz kız olduğumun farkında değiller.
Onlara sürpriz yapacağım..


10 Aralık: Bugün yüzüm tamamlandı.


Artık iki güzel gözüm,bir küçük burnum,dudaklarım ve yanağım var.
Anneme benziyorum galiba.


13 Aralık: Artık çevreme bakabiliyorum.


Etrafım çok karanlık ama olsun.Yine de mutluyum.
Yaşıyorum ve varım.


Kısa bir süre sonra gün ışığını görebileceğim,
renkleri ve çiçekleri tanıyacağım.


Rüyamda gördüm.Dünyada gökkuşağı diye bir şey varmış..
Onu çok merak ediyorum..


Anneciğim, babacığım sizin yüzünüzü de göreceğim.
Tanışacağız.. Mutlu olacağız. Gülüşeceğiz..


24 Aralık: Kulaklarım daha iyi duyuyor artık.


Anneciğim, senin kalbinin seslerini duyuyorum.
Benim kalbimin atışlarını da sen duyabiliyor musun?


Hatta sesini bile tanıyabiliyorum.
Sesin ne kadar tatlı.Hiç duymadığım bir şey bu.


Güzel ve sağlıklı bir kız olacağım.
Kollarında uyuyacağım,yüzüne bakacağım,o tatlı sesini dinleyeceğim.
Benim için ninni de söyleyecek misin anneciğim?


Sen de beni özlüyorsundur mutlaka.
Beni koklayacaksın.. Çok seveceksin, değil mi?


28 Aralık: Anne burada bir şeyler oluyor.


Doktor abla neden mutsuz bakıyor böyle…
Sen acı çekiyor gibisin. Kalp seslerin değişti… Sustun.


Benimle niye konuşmuyorsun anne?


Anne. Anne. Anneciğim.


Yüzümde soğuk bir şey hissediyorum.


Anne, yüzümü parçalıyorlar…


Anne bir şeyler yap. Anne.


Kolumu çekiyorlar anne.


Canım yanıyor anne… Anne.


Ayaklarımı parçalıyor bu şey anne…


Beni sana bağlayan damarı kopardılar anne.


Anne kalbimi parçalıyorlar.


Anneciğim. Anne. Anne. An.


NOT: Yıllar önce bir dergiden (Sızıntı olabilir) not ettiğim bir yazı, nette buldum ama kaynağı yazmıyor maalesef. Anonim olmuş bir nevi. 



Ben ağlarım dağ iç çeker!

Dağ - Polly Panos



Balad



Baktığında aynaya,

gördüğün sadece sen isen,

yalnızsın…

Avucun en çok,

diğer avucunu tanıyorsa,

yalnızsın…

Taradığın saçlar,

Kendi omuzlarına düşüyorsa,

yalnızsın…

Yazdığın mektupların,

adresi yoksa üstünde,

yalnızsın…

Gördüğün rüyaları,

dinleyenin yoksa,

yalnızsın…

Döndüğünde evine,

çalamıyorsan kendi kapını,

yalnızsın…

Yağmur,

sadece senin için yağıyorsa,

yalnızsın…

Tek kişilikse şemsiyen,

anladın,

sen,

yalnızsın…


28 Ocak 2012 Cumartesi

Bir anlamı olmalı


Kasım




Elbet diner bu yağmur.

Ve erir bu kar elbet bir gün.

Halimiz n’olur?

Uygun adın




Gidiyorsun.

İç çekişlerim var ziyadesiyle.

Biraz bakış bırakaydın hiç değilse…


Kar'ib !

Pht: Bünyamin Eren



Uzun yoldan gelirdi kar.

Nazlı bir gelin kadar.

Sıcak yaz öğlenlerinde hayalini kurardım,

beyaz tülbentlerin.

Yağdıkça kar;

çatlaklarını örterdi ruhlar.

Titrerdi;

morarmış dudaklarımla beraber,

üşürdü gözlerim.

Annemin avuçlarında yüreğim.

Hohladıkça o, anne kokardı ellerim!


Kış bakışı


Pht: Remus Tiplea


Düşündüm de;

galiba en çok kar benziyor sana.

Çok bekleniyor mesela.


27 Ocak 2012 Cuma

Gece ve kar

Pht: Antonio Bassi



Gece özler,

çok özlerse gelir kar.

Mahcup, gizlice...

Yaralarını gösterir gece.

Ve kar sürer serin merhemini,

iyice.

Özler gece,

gelir kar,

sessizce…


Yar sinemi yar!





Kar yağınca;

anlamıştık.

Kar yağınca;

ayılmıştık.

Kar yağınca;

ayrılmıştık.

Meğer,

ne çok şeyi içine atmış bulutlar?

26 Ocak 2012 Perşembe

İz

Pht: Nicoleta Gabor

Kar yağacak, dediler.

Açtım üzerini hayallerimin.

Beyaz bir serinlik insin istedim.

İnsin, esrik bir pamuk gibi vecd içinde

ve tane tane.

Değer değmez tenine hayallerimin;

Erisin…

Bir kar tanesi için,

vuslat daha nasıl olsun ki!


Kıyıda

Pht: Marco Polticchia



Bu kadar yağmur, bu kadar ıslak.

Sulu sepken hasretler,

 göz pınarına ramak.

Yoksa biz, 

hayallere yanık mıydık?

Uyanık mıydık?

23 Ocak 2012 Pazartesi

22 Ocak 2012 Pazar

Pişmanlık

pht: Micke Jacobsson


Şundan eminim artık;

söylemediklerimin pişmanlığı,

söylediklerimin pişmanlığının yanında bir hiçmiş. 


The King of Bongo Bong



20 Ocak 2012 Cuma

Sûr’un sesi uzaktan hoş gelir!



“Bu benim kendi ölüm, bu benim kendi ölüm.
Bana geldiği zaman, böyle gelecek ölüm!”
N. Fazıl

1997 yapımı olan, ‘Tranceformer - A Portrait of Lars von Trier’ isimli belgeselde Danimarkalı aykırı yönetmen Trier’in hayatına samimi ama epey ürkütücü bir bakış atılmıştı. Belgesel çekildiğinde tam 40’ında olan yönetmen kameraya hayatı ve ölümü nasıl bir oyun gibi algıladığını ve hakikatlere karşı yalanı bir tür silah olarak kullanabildiğini söylemişti.

Trier nicedir ölüm, kıyamet ve uhreviyata takmış durumda. Bir önceki filmi Deccal’de yine klasik Hıristiyanlığın (hassaten Katolik yorumun) bakış açısıyla kadını kötülüğün odağına yerleştirip, seküler bir hedonizm ile harmanlayarak soframıza servis etmişti. Açıkçası yönetmenin birçok filminin dokusuna sirayet etmiş olan formalist yaklaşım özellikle bu tür ‘mistik’ temalarda hem kendi içinde çelişkileri barındırmakla beraber, düşük bariyerli inancın (inançsızlık demek haksızlık olacak belki) bu tür meselelere bakış açısını görmek açısından çarpıcı gelebiliyor. Öyledir; tüm dünyası bu dünya olan zihinler –hele ki- batı kültüründe neş’et bulmuşsa, ilahi olan kavramlara kabuğu/çeperi delip öze/çekirdeğe ulaşamıyor ne yazık ki… Lars von Trier’in son filmi ‘Melancholia-Melankoli’ bu cümleden bir yapım.

Gerçeküstü sahneleri etkileyici Melankoli'nin. 

Benim için bu filmden hemen önce Lech Majewski’nin azami derecede şaşırtıcı filmi ‘The Mill and the Cross-Değirmen ve Haç’ı izlemek hoş bir tevafuk oldu. Majewski, filmini Flemenk ressam Pieter Brueghel'in meşhur "Çarmıha Gidiş" adlı tablosu üzerine oturtmuştu. Bilmiyorum ülkemizde vizyon şansı bulur mu lakin bahsini ettiğim film, ele aldığı kahramanın bakış açısını; savaşlar, yıkımlar, perişan insanlar ve bu dönemlerdeki dayanışma çabalarına göre dizayn etmiş. Ve "Ölümün Zaferi"yle insanlığa ve olup bitene tepkisini koyarken, neredeyse hepimizin aynı çocuk oyunlarıyla büyüdüğümüzü anımsatan olgunluk dönemi resimlerinden "Çocuk oyunları" bizi ortak saflığa davet ediyordu. Trier’in Melankoli’si tam da böylesi bir film. Nitekim bu “şey” sadece benzerlikten ibaret değil, bizzat filmin görsel dili ile beraber afişinde de görmek mümkün. (Bkz: Brueghel’in, Babil Kulesi, Köy Düğünü, Ölümün Zaferi tabloları)


Bu uzun girizgahtan sonra filmin hikayesine değinmek gerekirse: film dünyaya çarpacağı hep konuşulan Marduk konusunu ele alıyor. İsmi Melancholia olan bir gezegenin dünyanın çok yakınlarından geçeceği ve bilim adamlarının telkini ile kimseye bir şey olmayacağı söyleniyor. Dolayısıyla insanlık bu gök olayına epey romantik yaklaşıyor. Bütün bunlar olup biterken,  şehrin dışında, büyük bir malikanede yapılan düğüne konuk oluyoruz. Ki yönetmenimiz bu sahneleri neredeyse birebir Dalgaları Aşmak’tan, yani kendi filminden aşırıyor. Kendini tekrar eleştirisine karşı da, filmin başına koyduğu makro alem manzaraları ile bertaraf etmeyi deniyor.

Ki bu bahsini ettiğimiz sahneler, kısa süre önce vizyon şansı bulan Hayat Ağacı filmiyle aşırı benzerlikler içeriyor. Tabii o film ile bunu karşılaştırmak/karıştırmak hakka ve hakikate haksızlık olur. Melankoli Trier’in karakter sayısı açısından en cimri filmlerinden biri. (Deccal de öyleydi) Kim bilir, belki de yönetmen doğum ve ölüm gibi kıyametin de bireyselliğinden dem vurmak istiyor. Bir senaryo, olay değil de durum üzerine yürümeye çabalıyorsa en kestirme çözüm müziğe yüklenmektir. Trier de öyle yapmış zaten. Klasik müziğin sağlam eserlerini tüm teknolojik imkanlar ve görsellikle yüklüyor zihinlerimize. O kadar ki, izleyici ‘Ölüm prelüdler, senfoniler ile mi gelecek’ sorusunu soruyor kendine!



Meseleyi kişiselleştirecek olursak; Göklerle bir sıkıntısı, bir derdi var ama donanımı yok yönetmenimizin, maalesef. Dalgaları Aşmak’ta ‘Tanrı’ ile konuşan kahramanın ruh prizmasını tuz buz etmişti Trier. Finalde bulutların arasına koyduğu çan ile inancı göğüs kafesinin içine kilitleyip, geçici uyuşukluk ile iktifaya razı olmuştu. Şimdilerde ise ‘Kafası karışıklar için ölüm ve sonrasına giriş’ denebilecek ve tasavvufun henüz ilk adımında çözülen meseleleri hayatın sırrı gibi ele almayı deniyor. Bunu yaparken de, kendini biçimsel açıdan tekrar ediyor ne yazık ki. Eh, Messi bile kendini tekrarlayınca sıkıyor açıkçası.  Bir damar yakalayınca fazla sömürmemek lazım.


Kirsten Dunst - Charlotte Gainsbourg (Melankoli)
Emily Watson - Katrin Cartlidge (Dalgaları Aşmak) 

Deccal kadın figüründen, depresif kadına bir evrilme var yönetmenin ruh dünyasında. Öyle ama kıyamet gibi evrensel ve kadim bir kavramı bu kadar basite indirgeyerek ele aldığınızda, aksi durumdaki hayal kırıklıklarını kim tamir edecek? Yasak meyveyi sıradan bir elmaya dönüştüren sathi bakış açısı, kıyameti de basit bir final gibi algılatabiliyor. Oysa biz biliyoruz ki, ilim kalkmadıkça, depremler, katliamlar çoğalmadıkça kıyamet kopmayacak. (Sanırım Buhari’de geçiyordu) Ez cümle; Lars Von Trier’in kıyameti böyle bir şey. Deccali öyle olanın kıyameti böyle oluyor demek ki!