Tarih ve kültüre dair büyük bir bitiş yaşıyor Hollywood. Yakın tarihte başta İngiltere olmak üzere birçok Avrupa ülkesinde geçen öykünün ve yaşamış kahramanların yer aldığı filmleri Amerikan aksanıyla olmasa da İngiliz aksanıyla perdede görmek mümkün olacak.
Aynı zamanda bir ‘icat’ olan sinemanın keşfi ilginçtir. İki farklı kıtada, neredeyse aynı dönem birbirinden habersiz keşfedilmiştir. Elbette bilinen sinema tarihine göre, bilim adamlarının girdikleri bir iddia sonucu fotoğrafa hareket vererek ulaştıkları bir sanattır lakin bu sanat dalının dünyaya yayılması ve kitleselleşmesi başlarda Avrupalı dağıtıcı ve göstericilerin sayesinde olmuştur.
Her keşfin tabii bir kaderi vardır; önce keşif, sonra ise keşfin kendi keşifleri. Sinemada da böyle olmuştur. Keşfinden hemen sonra sinemanın kendisi bir takım keşiflere başlamıştır. Başlardaki belgesel tarz, kısa süre sonra tiyatroyu, oyunu, romanı, dramayı, bilim kurguyu vs. birçok şeyi keşfetmiştir. Ve her keşif bu sanat dalını daha da güçlendirmiş, zaman zaman başka keşifler karşısında güç kaybedeceği varsayılsa da, hepsinden daha da güçlenerek çıkmıştır. Radyo yayıncılığı, TV, video vs. Hiç biri sinemanın iktidarını sarsamamıştır.
Yıllar geçtikçe Amerikan sineması ile Avrupa sinemasındaki yol ayrımı belirgin şekilde kendini göstermiş, Avrupa filmleri genel olarak ‘sanat sineması’ şeklinde kendini konumlandırırken, Amerikan sineması popüler ve ticari bir yolu tercih etmiştir.
Gelişen teknolojinin de sırt verdiği ticari sinema, neredeyse bütün dünyayı ele geçirirken, Avrupa sineması uzun yıllar Hollywood karşısında bocalama yaşamış, son dönem Euroimages gibi kurumsal destekler ve sinematografideki yeni arayışlar ile nispeten bu güce karşı durabilmiştir.
Meseleyi daha fazla soğuk sinema tarihi diline çevirmek istemem elbette, günümüz Amerikan film endüstrisi üretim açısından neredeyse bütün dünya üretimine denk bir verimliliğe sahip. Dolayısıyla, bu kadar yoğun dönen değirmene su yetiştirmek mümkün değil. Bunun için de ‘yeniden çevrim’ yöntemini son yıllarda sıklıkla kullanır oldular. Elbette sair ülke sinemalarındaki iyi filmlerin tekrar çekilmesinin tek nedeni bu değil. Amerikan seyircisi alışkanlık olarak altyazılı film izlemeyi sevmez. Ve her senaryoyu olduğu gibi, orijinal şekliyle çekmez Hollywood. Bir tür adaptasyon süzgecinden geçirir.
Özellikle sıfırı tükettiği savaş ve korku dalında artık neredeyse bütün hikayeleri başka ülkelerden almaya başlayan Hollywood sineması, yakın tarihte bütün dallarda gözünü dışarılara dikecek gibi.
Yıllık üretim sayısı o kadar fazladır ki, ülke tarihi çok eskiye dayanmayan Amerika için, tema ihtiyacı her geçen gün artmaktadır. Bu sebeple ilk müracaat ettikleri kaynak şüphesiz ortak tarih ve kültüre sahip olduğu ülkelerden oluyor. İngiliz edebiyat, sanat ve tarihi bu anlamda nefes aldıran bir alan açmıştır Hollywood’a. Belki de bunun bilincinde olarak sıklıkla ödüllendirilen filmlere baktığımızda bu ülkede geçen hikayeleri görmek mümkün.
Küçük bir hafıza yoklamasıyla, film sektörü ve Amerikan izleyicisinin de bu yapımlara rağbet ettiğini görebiliriz: Closer (2004), Shakespeare in Love (1998), Sense and Sensibility (1995), Nothing Hill(1999), Hooligans (2005), Last Chance Harvey (2008), Braveheart (1995), V for Vendetta (2005) vs vs…
Bu denenmiş ve tutmuş yöntem son dönemde konu ve açılım sıkıntısı çeken Hollywood için ana damarı da oluşturmaya başladı. Yakın zamanda bol Oscar’a boğulan Slumdog Millionere ve The King’s Speech her ne kadar yapım anlamında Hollywood kaynaklarını kullanmasa da, biçimsel olarak birer Amerikan filmi formatındaydı.
Keza bu sene vizyona giren ve muhtemelen başta En iyi Kadın Oyuncu Oscar’ı olmak üzere birkaç dalda ödül alması beklenen The Iron Lady de, aynı kategoride. Hollywood bir yandan üzerinde durduğu kültürel kökeni, asliyetine doğru evriltirken, diğer yandan ticari sinema formatını da Avrupalı örneklerine uygulama/uygulatma imkanı yakalıyor.
Eskiden olsa sadece ‘Yabancı Film’ kategorisinde yarışabilecek birçok eser, artık her dalda ödüle aday gösterilip, kazanabiliyor.
Buradaki temel ayrışmanın ve gerek ABD siyasi erkinin, gereksi film sektörünün ısrarla üzerinde durduğu konu, filmin çekildi dil. İngilizce’yi global tek dil olarak görmek/göstermek isteyen bir kültür ve siyasetin sair hassasiyetleri çok önemsemediğini de söylemek mümkün. Dolayısıyla, yakın tarihte başta İngiltere olmak üzere birçok Avrupa ülkesinde geçen öykünün ve yaşamış kahramanların yer aldığı filmleri Amerikan aksanıyla olmasa da İngiliz aksanıyla perdede görmek mümkün olacak.
Schindler's List (1993), Inglourious Basterds (2009) ve V for Vendetta (2005) gibi filmleri hassaten bu cümleden ayırmak lazım. Zira bu tür filmlerin sadece ticari ya da sanatsal kaygılar ile üretilmediği herkesin malumu.
Sinema o kadar güçlü bir silah ki, gerçekleri istediği gibi eğip bükebiliyor.
Sadece bugünü değil, geleceği bile kurgularken insan zihnine sınırları film şeridiyle koyabiliyorsunuz. Ve dahası, geçmişi, yani tarihi film karesiyle tekrar yorumlayıp, gerçek ne olursa olsun bambaşka bir tarih oluşturmak mümkün. Hollywood bu anlamda ilgisini ve elini, Amerika dışındaki ülkelere, kültürlere daha fazla uzatacak gibi.
Çok yakın zaman sonra ülkemizde vizyona girecek olan Anonymous (2011) ve War Horse (2011) filmlerini ele almak nasip olursa bu konuyu belki daha detaylandırma şansımız olur.