Galiba yazıya korku ile gerilim sinemasının arasındaki farka
vurgu yaparak başlamak lazım. Bu alanın piri Alfred Hitchcock, örneğinden yola
çıkmak izah açısından kolaylaştırıcı olacaktır. Ünlü usta, kendi tarzının
farklılığını hem röportajlarında hem de filmlerinde bizzat örnekleyerek
anlatmıştır. Hitchcock sinemasında aniden şok etme yoktur. Seyirciyi yerinden
zıplatmak gibi bir kaygı yoktur. Korku sineması ise şaşırtıp, şok etmek üzerine
kurulur. Bir bomba patlayacak diyelim. Ünlü usta azalan zaman numaratörünü
gösterip seyirciyi gerer, korku sineması ise bombayı aniden patlatarak yerinden
zıplatır.
Teknolojinin nispeten insaflı olarak sinemaya müdahil olduğu
dönemlerde çekilen korku filmleri dikkatle incelendiğinde, gerçeklikle ilgisi
bulunmayan unsurların filme katılımında belli bir gerilim unsurunun eklemlenmesiyle,
inandırıcılık etkisini artırmayı denedikleri görülür. Yeni dönem korku
sinemasında ise işin olayına kaçırılarak görsel ve işitsel efektlerle meseleyi
çözme yoluna gidilir oldu.
Türk sineması da son dönemde başını Hasan Karacadağ’ın
çektiği yeni bir korku/gerilim sineması damarı oluşturdu. Başlangıç örnekleri
çok umut verici olmasa da, bu türün ülkemizde belli bir noktaya geldiği bir
gerçek. Hem kalite hem de gişe olarak bulunulan nokta hiç de fena değil.
Ne ki, son derece kısıtlı sayıda örnek olmasına rağmen bu
türde bir tıkanıklığın ve tekrarın olduğunu da söylemek zorundayız. Özellikle
cin/şeytan/ruh temalı filmler hikaye olarak tıkanık bir görüntü çizerken, yeni
her örnekler, yeni hikayeden ziyade, efekt ve estetik alanında varılan noktayı
göstermek amacıyla çekiliyor gibi.
Dada Film, Murat Toktamışoğlu, ülkemizde bu alanda birden
fazla film üretmiş bir isim. Musallat ve Marid biraz önce bahsini ettiğim korku
damarının son örneklerinden iki film. Yapımcı, bir süreden beri üzerinde
çalıştığı Şeytan-ı Racim’i nihayet vizyona sokma şansı buldu. Filmin senaryosu
da yapımcıya ait. Yönetmen koltuğunda ise Marid’den tanıdığımız Arkın Aktaç
var. Hikaye şöyle: İstanbul’da Üniversitede okuyan iki ev arkadaşı Emrah ve
Salih’in hayatları Salih’in Havas ilmine duyduğu merakla sonsuza kadar değişir.
Cinler âleminin ürkütücü varlıklarını kendi emri altına
alarak isteklerini gerçekleştirmeleri için kullanmak isteyen Salih ve hiçbir
şeyin farkında olmayan ev arkadaşı Emrah kendini bir anda bu korkunç döngünün
içinde bulurlar. Emrah’ın hiç huzuru kalmamıştır. Her gece şiddetini daha da
artıran kâbuslar ve ürkütücü olaylar zinciri başlar.
Salih öteki âlemin kapılarını açmış ve her şey kontrolden
çıkmıştır. Kurtulmak istedikçe daha da derine batmaktadırlar. Emrah, okulunu
bırakır ve ailesinin yanına İzmit’e döner. Babası ve ailesi her geçen gün daha
da batağa saplanan Emrah’a yardım etmeye çalışırlar. Ancak neyle karşı karşıya
olduklarını kimse bilmemektedir. Yardım için son çare Bakırcı Mehmet diye
bilinen bu konularda ilim sahibi olan yaşlı bakırcı ustasıdır. Bakırcı Mehmet,
Emrah ve Salih’i içine düştükleri bu kara dünyadan kurtarmak için tüm ilmini
kullanacaktır. Ancak her şeyin bir sınırı vardır. Karşılarındaki güç kimsenin
bir gün karşı karşıya gelebileceğini düşünmediği bir varlıktır. Hak katından
kovulmuş olan Şeytan-ı Racim yani İblis’in intikam almak için eline bir fırsat
geçmiştir.
Filmin basın bültenindeki öyküyü bilinçli olarak uzun
kullandım. Zira, bu tür filmlerin en büyük handikaplarından biri de, kağıt
üzerinde yazılı olan ile perdede izlediğimiz arasındaki büyük fark.
Şeytan-ı Racim’in ilk zaafı burada başlıyor. Film,
hikayesinde olan pek çok ayrıntıyı perdeye aktarmada başarılı olamıyor. Daha
açılış sekansında meseleye paldır küldür dalıyoruz. Kriz anları, dönüşümler,
tercihler ve bedeller ya hiç yok, ya da son derece silik ve dağınık
yerleştirilmiş. Buna bir de yönetmenin mekan konusundaki tercihlerinin
getirdiği kadraj daraltma eklenince neredeyse hiç dış mekanın olmadığı bir filme
dönüşüyor Şeytan-ı Racim. Birkaç araba sahnesi olmasa kapalı mekan filmi
olacakmış.
Şüphesiz başarılı olduğu yönler var. Bitmek bilmeyen
korkutma amaçlı sıçratma efektlerini bir kenara bırakırsak, yönetmenin (genç
arkadaşlar kusura bakmasın) yetersiz oyunculuklara rağmen filmi Altan Gördüm’e
kadar taşıyabilmesi bence büyük başarı. Bir
tür yakın plan (close up) sineması şeklinde tebarüz ediyor. Filmin ahlaki
açıdan durduğu yerde de sorun yok bence. Şüphesiz bunu ‘Benim bedenim benim
kararım’ zihniyeti beğenmeyecektir ama inanç ile ilgili bir meselede ruhani
yaratıkların devreye girmesi için, ahlaki olmayanı cezalandırma, bidayetinden
beri tercih edilen bir yöntemdir.
Bu tür filmler için çok önemli bir nokta daha. Şeytan-ı
Racim inanç, Kur’an, iman, cin, şeytan gibi her biri ile ilgili kurmay düzeyde
malumat isteyen konular ve kavramlar etrafında geziniyor. Bunun için sadece
konuyla ilgili tarama yapmak yeterli olmuyor maalesef. Zira özellikle dini
konularda terminoloji, dil, literatür bilgi ve birikimiyle beraber belli bir
teolojik alt yapı da gerekiyor.
Belki de bu zaafından dolayı Şeytan-ı Racim’deki yüzük,
mühür, harfler ve sair sıradan izleyicide ‘Arapça sudoku’ etkisinden öteye
gidemiyor. Zira film bu altyapıdan noksan olarak ilerlemeyi deniyor. Hikayeyi
aktıkça izleyicinin ilgisi merak duyusu yerine korku efektleriyle diri
tutulmaya çalışılırken, birbirinin benzeri sekanslar Şeytan-ı Racim’de ‘uzatılmış’
filmi hissiyatına sebep oluyor.
Ve en önemli mesele ise, her ne kadar başında ve sonunda
referans olarak ayet-i kerimeler gösterilse de, filmde hiç de öyle değil. İslam
inancında şeytan bizatihi bir şey yapamaz. ‘Kesb-i şer/halk-ı şer’ meselesine
tam hakim olamamanın getirdiği bir paradoks altında ezilen film, vesvese
vererek kötülük yaptıran yaratık yerine, bizzat müdahale eden ve intikam alan
yaratığı tercih ediyor ki, bu durum referans alınan kutsal metinlere zıt. Şeytan
tecavüz etmez, şeytan adam öldürmez, şeytan vesvese ya da başka yöntemler ile
insanın ruhuna tesir eder ve bizatihi insana bir şeyler yaptırır.
Yer yer Borges’in Düşsel Yaratıklar’ndan bir kahramana
dönüşen şeytanın ya da musahhar ettiği düşsel yaratıkların tezahürü ve tedahülü
Hristiyani perspektifle olurken, çarenin İslami olması çelişik bir durum. Bunun
film diline geçirilirken tercih edilen estetik ise yer yer başarılı.
Şüphesiz bu alanda yönetmen Hasan Karacadağ’ın özgün ve
özenli duruşu sair örneklerden ayrılıyor. Ancak Şeytan-ı Racim’de özellikle
bütçe kısıtlılığından kaynaklanan bir zayıflık da söz konusu. Yukarıda
zikrettiğimiz pek çok zaaf muhtemelen düşük bütçenin getirdiği defolar.
Hasıl-ı kelam; Şeytan-ı Racim, kafası epey karışık bir
metnin görsel efekt kolaycılığı ile kotarılmaya çalışıldığı bir örnek olarak
perdedeki yerini alıyor. Filmden sonra Alan Parker’ın Angel Heart’ını bir kez
daha izleme ihtiyacı hissettiriyor. Umarız daha özgün ve kalıcı örnekler ile bu
tür mevcut tıkanıklığı aşar.


.jpg)


