16 Eylül 2013 Pazartesi

Yüzüklerin Ecinnisi!


Galiba yazıya korku ile gerilim sinemasının arasındaki farka vurgu yaparak başlamak lazım. Bu alanın piri Alfred Hitchcock, örneğinden yola çıkmak izah açısından kolaylaştırıcı olacaktır. Ünlü usta, kendi tarzının farklılığını hem röportajlarında hem de filmlerinde bizzat örnekleyerek anlatmıştır. Hitchcock sinemasında aniden şok etme yoktur. Seyirciyi yerinden zıplatmak gibi bir kaygı yoktur. Korku sineması ise şaşırtıp, şok etmek üzerine kurulur. Bir bomba patlayacak diyelim. Ünlü usta azalan zaman numaratörünü gösterip seyirciyi gerer, korku sineması ise bombayı aniden patlatarak yerinden zıplatır.

Teknolojinin nispeten insaflı olarak sinemaya müdahil olduğu dönemlerde çekilen korku filmleri dikkatle incelendiğinde, gerçeklikle ilgisi bulunmayan unsurların filme katılımında belli bir gerilim unsurunun eklemlenmesiyle, inandırıcılık etkisini artırmayı denedikleri görülür. Yeni dönem korku sinemasında ise işin olayına kaçırılarak görsel ve işitsel efektlerle meseleyi çözme yoluna gidilir oldu.

Türk sineması da son dönemde başını Hasan Karacadağ’ın çektiği yeni bir korku/gerilim sineması damarı oluşturdu. Başlangıç örnekleri çok umut verici olmasa da, bu türün ülkemizde belli bir noktaya geldiği bir gerçek. Hem kalite hem de gişe olarak bulunulan nokta hiç de fena değil.

Altan Gördüm filme şüphesiz önemli katkıda bulunsa da, filmin oyuncu kadrosu oldukça zayıf. 

Ne ki, son derece kısıtlı sayıda örnek olmasına rağmen bu türde bir tıkanıklığın ve tekrarın olduğunu da söylemek zorundayız. Özellikle cin/şeytan/ruh temalı filmler hikaye olarak tıkanık bir görüntü çizerken, yeni her örnekler, yeni hikayeden ziyade, efekt ve estetik alanında varılan noktayı göstermek amacıyla çekiliyor gibi.

Dada Film, Murat Toktamışoğlu, ülkemizde bu alanda birden fazla film üretmiş bir isim. Musallat ve Marid biraz önce bahsini ettiğim korku damarının son örneklerinden iki film. Yapımcı, bir süreden beri üzerinde çalıştığı Şeytan-ı Racim’i nihayet vizyona sokma şansı buldu. Filmin senaryosu da yapımcıya ait. Yönetmen koltuğunda ise Marid’den tanıdığımız Arkın Aktaç var. Hikaye şöyle: İstanbul’da Üniversitede okuyan iki ev arkadaşı Emrah ve Salih’in hayatları Salih’in Havas ilmine duyduğu merakla sonsuza kadar değişir.

Cinler âleminin ürkütücü varlıklarını kendi emri altına alarak isteklerini gerçekleştirmeleri için kullanmak isteyen Salih ve hiçbir şeyin farkında olmayan ev arkadaşı Emrah kendini bir anda bu korkunç döngünün içinde bulurlar. Emrah’ın hiç huzuru kalmamıştır. Her gece şiddetini daha da artıran kâbuslar ve ürkütücü olaylar zinciri başlar.
Ritüel meselesi görsel açıdan bütçe nispetinde çözülmeye çalışılmış ama maalesef cılız ve etkisiz. 

Salih öteki âlemin kapılarını açmış ve her şey kontrolden çıkmıştır. Kurtulmak istedikçe daha da derine batmaktadırlar. Emrah, okulunu bırakır ve ailesinin yanına İzmit’e döner. Babası ve ailesi her geçen gün daha da batağa saplanan Emrah’a yardım etmeye çalışırlar. Ancak neyle karşı karşıya olduklarını kimse bilmemektedir. Yardım için son çare Bakırcı Mehmet diye bilinen bu konularda ilim sahibi olan yaşlı bakırcı ustasıdır. Bakırcı Mehmet, Emrah ve Salih’i içine düştükleri bu kara dünyadan kurtarmak için tüm ilmini kullanacaktır. Ancak her şeyin bir sınırı vardır. Karşılarındaki güç kimsenin bir gün karşı karşıya gelebileceğini düşünmediği bir varlıktır. Hak katından kovulmuş olan Şeytan-ı Racim yani İblis’in intikam almak için eline bir fırsat geçmiştir.

Filmin basın bültenindeki öyküyü bilinçli olarak uzun kullandım. Zira, bu tür filmlerin en büyük handikaplarından biri de, kağıt üzerinde yazılı olan ile perdede izlediğimiz arasındaki büyük fark.

Şeytan-ı Racim’in ilk zaafı burada başlıyor. Film, hikayesinde olan pek çok ayrıntıyı perdeye aktarmada başarılı olamıyor. Daha açılış sekansında meseleye paldır küldür dalıyoruz. Kriz anları, dönüşümler, tercihler ve bedeller ya hiç yok, ya da son derece silik ve dağınık yerleştirilmiş. Buna bir de yönetmenin mekan konusundaki tercihlerinin getirdiği kadraj daraltma eklenince neredeyse hiç dış mekanın olmadığı bir filme dönüşüyor Şeytan-ı Racim. Birkaç araba sahnesi olmasa kapalı mekan filmi olacakmış.

Benzer sahneler izleyicide tekrar hissi uyandırırken, filme de 'uzun' yapmış. 

Şüphesiz başarılı olduğu yönler var. Bitmek bilmeyen korkutma amaçlı sıçratma efektlerini bir kenara bırakırsak, yönetmenin (genç arkadaşlar kusura bakmasın) yetersiz oyunculuklara rağmen filmi Altan Gördüm’e kadar taşıyabilmesi bence büyük başarı.  Bir tür yakın plan (close up) sineması şeklinde tebarüz ediyor. Filmin ahlaki açıdan durduğu yerde de sorun yok bence. Şüphesiz bunu ‘Benim bedenim benim kararım’ zihniyeti beğenmeyecektir ama inanç ile ilgili bir meselede ruhani yaratıkların devreye girmesi için, ahlaki olmayanı cezalandırma, bidayetinden beri tercih edilen bir yöntemdir.

Bu tür filmler için çok önemli bir nokta daha. Şeytan-ı Racim inanç, Kur’an, iman, cin, şeytan gibi her biri ile ilgili kurmay düzeyde malumat isteyen konular ve kavramlar etrafında geziniyor. Bunun için sadece konuyla ilgili tarama yapmak yeterli olmuyor maalesef. Zira özellikle dini konularda terminoloji, dil, literatür bilgi ve birikimiyle beraber belli bir teolojik alt yapı da gerekiyor.

Belki de bu zaafından dolayı Şeytan-ı Racim’deki yüzük, mühür, harfler ve sair sıradan izleyicide ‘Arapça sudoku’ etkisinden öteye gidemiyor. Zira film bu altyapıdan noksan olarak ilerlemeyi deniyor. Hikayeyi aktıkça izleyicinin ilgisi merak duyusu yerine korku efektleriyle diri tutulmaya çalışılırken, birbirinin benzeri sekanslar Şeytan-ı Racim’de ‘uzatılmış’ filmi hissiyatına sebep oluyor.


Ve en önemli mesele ise, her ne kadar başında ve sonunda referans olarak ayet-i kerimeler gösterilse de, filmde hiç de öyle değil. İslam inancında şeytan bizatihi bir şey yapamaz. ‘Kesb-i şer/halk-ı şer’ meselesine tam hakim olamamanın getirdiği bir paradoks altında ezilen film, vesvese vererek kötülük yaptıran yaratık yerine, bizzat müdahale eden ve intikam alan yaratığı tercih ediyor ki, bu durum referans alınan kutsal metinlere zıt. Şeytan tecavüz etmez, şeytan adam öldürmez, şeytan vesvese ya da başka yöntemler ile insanın ruhuna tesir eder ve bizatihi insana bir şeyler yaptırır.

Yer yer Borges’in Düşsel Yaratıklar’ndan bir kahramana dönüşen şeytanın ya da musahhar ettiği düşsel yaratıkların tezahürü ve tedahülü Hristiyani perspektifle olurken, çarenin İslami olması çelişik bir durum. Bunun film diline geçirilirken tercih edilen estetik ise yer yer başarılı.

Şüphesiz bu alanda yönetmen Hasan Karacadağ’ın özgün ve özenli duruşu sair örneklerden ayrılıyor. Ancak Şeytan-ı Racim’de özellikle bütçe kısıtlılığından kaynaklanan bir zayıflık da söz konusu. Yukarıda zikrettiğimiz pek çok zaaf muhtemelen düşük bütçenin getirdiği defolar.

Hasıl-ı kelam; Şeytan-ı Racim, kafası epey karışık bir metnin görsel efekt kolaycılığı ile kotarılmaya çalışıldığı bir örnek olarak perdedeki yerini alıyor. Filmden sonra Alan Parker’ın Angel Heart’ını bir kez daha izleme ihtiyacı hissettiriyor. Umarız daha özgün ve kalıcı örnekler ile bu tür mevcut tıkanıklığı aşar.