28 Mayıs 2016 Cumartesi

Yeşilçam usulü duvarları yıkmak

Sinema dergilerinin ülkemizdeki serencamı önemlidir ve Yeşilçam endüstrisini besleyen ana damarların başında gelir. Yaklaşık 15 yıl altın çağını yaşayan Yeşilçam’a yıldız üreten, kapağına taşıdığı kişileri meşhur etmekle kalmayıp, onlara istihdam da sağlayan sinema sektörünün aktif ve fonksiyonel ayaklarından biriydi. Pek çok Yeşilçam jönü gibi Tamer Yiğit’in de kaderini Ses dergisinin açtığı yarışma değiştirmişti. 1962 yılında kazandığı birincilikle sinemaya hızlı giren Yiğit kısa sürede kariyer basamaklarını tırmanıp zirveye ulaşmıştı.

Aynı yıl bir başka mecmua olan Artist de farklı bir starı kattı bu kervana: Filiz Akın. Akın da aldığı iyi bir eğitim ve iyi sosyal çevresine rağmen sinemayı tercih etti ve kısa sürede (o dönem yılda 100’den fazla sinema filmi çekiliyordu ve bu rakam 10 yıl içinde 3 kat artacaktı) oynadığı filmlerle Türk halkının gönlüne taht kurdu.


Güzel Sanatlar okulunda henüz öğrenci iken sinemaya adımını atan Türker İnanoğlu ise sadece sinemayla uğraşan bir sanatçı değil, aynı zamanda toplumun gidişatını çok iyi sezinleyen usta bir iş adamıydı da. Ömer Lütfi Akad gibi yönetmenlere asistanlık yaptı, sonra kendisi kamera arkasına geçip yaklaşık 10 film yönetti. Yeşilçam’ın yükseleceğini fark etti ve 1960 yılında Erler filmi kurarak yapımcılığa da geçti ve arzu ettiği projeleri hayata geçirmeye başladı.
İşte Yeşilçam’ın kuruluş yıllarında bir araya gelen bu üç isim Türker İnanoğlu, Tamer Yiğit ve Filiz Akın Meyhane – Can Düşmanı isimli projede beraber çalıştılar. Yıl 1964’tü ve o sene Yeşilçam 180 film ile kendi rekorunu kırmıştı. Bir yandan melodramlar tam gaz devam ederken, diğer yandan Yönetmenler Çağı’nın usta isimleri kendi eserlerini ortaya koymaya devam ediyordu. Halit Refiğ, bir başyapıt olan Gurbet Kuşları’nı o sene çekti mesela.  Metin Erksan ise Suçlular Aramızda ile bir tür burjuva melodramına imza atıyordu.


O sene çok önemli bir olay daha yaşanacaktı Türk sineması adına; Antalya’da Türk Film Prodüktörleri Cemiyeti ve Antalya Belediyesi'nin ortak girişimleriyle daha sonra Altın Portakal olarak ünlenecek bir film şenliği düzenlenmeye başladı. Önemli ödülleri Halit Refiğ’in Gurbet Kuşları topladı. Erksan’ın Acı Hayat’ındaki rolüyle Türkan Şoray (filmde Ayhan Işık da rol alıyordu) en iyi kadın, Memduh Ün’ün Ağaçlar Ayakta Ölür’deki performansıyla İzzet Günay (Yıldız Kenter ile baş rolü paylaşıyordu)en iyi erkek oyuncu seçildi.

O dönem sadece sinema farklı değildi, toplum da farklıydı. Daha bir naif, daha bir samimi ve daha bir bozulmamış yapısı vardı Türk milletinin. Bunu da özellikle film afişlerinden, fragmanlarına, oradan filmlerdeki repliklere kadar görmek mümkündü.


Aşağıda izleyeceğiz fragman da bu anlamda ilklerden ve en önemlilerden biri. Belki dünyada benzeri az bulunan bir içerik ile fragman ile filmi, oyuncuların gerçek kimliği ile tanıttı. Bir tür dökü-fragman çalışmasına imza atmıştı Türker İnanoğlu. Senaryosunu Bülent Oran’ın yazdığı filmin senaryosuna ilave olarak yaklaşık 5 dakika uzunluğundaki bu belgesel fragmanı da yazmış ve filmde de küçük bir rolü bulunan Erkan Yolaç fragmanı sunmuştu.

Fragmanın dilindeki samimiyet ve bir tür ‘dördüncü duvarın yıkılması’ (bu yıkımın üçüncüsü de var, beşincisi de hatta) hamlesi sinema salonundaki izleyicileri şok etmekle beraber çok etkiledi. Belki başka bir yazıda Yeşilçam kahramanları ve defosuzluk mevzusunda uzunca yazmak nasip olur, iyilerin ve kötülerin defosuzluğunun duvarların yıkımıyla bir anda yabancılaşma efekti etkisi göstermesi ve kahramanın gerçek kimliğine dair minik bilgi kırıntılarıyla oluşan samimi atmosfer filmi daha da etkileyici kıldı ve tuttu bu yöntem.


Buyrun izleyelim:



1 Mayıs 2016 Pazar

Şüphesiz ki insan zalimdir!


Sadece bir film yönetmeni değil, aynı zamanda bir kültür gezginidir Fransız sinemacı Jean-Jacques Annaud… Kamerun’da askerliğini yaparken kaleme aldıktan sonra 1976’da çektiği ilk uzun metrajı Siyahlar, Beyazlar ve Renkliler’le Oscar alarak sinema dünyasına etkileyici bir giriş yapmıştı. Ateş Savaşı’nda ise hayatı başa sarıp, en kadim meselelere kendi perspektifiyle bakan Annaud, esas çıkışı 1986’da Umberto Eco’nun klasik eseri Gülün Adı’nı sinemaya muazzam şekilde uyarlayarak yaptı. Neredeyse diyalogu olmayan bir drama; Ayı ile ekosisteme yöneletti vizorönü, Tibet’te Yedi Yıl ile bambaşka bir kültüre yaklaştı sonra. Kâh uzak doğuya çevirdi yönünü, kâh Rusya’ya, kâh Afrika’ya. Ve mutlaka aralara birer ikişer hayvan, tabiat, denge içerikli bambaşka filmleri serpiştirdi. En son Kara Altın ile Arap çöllerinde sömürgecilik, petrol ve varoluş üzerine –yetersiz de olsa- bir şeyler söyledi kendince. Adeta kamerasını bir uçan halı gibi kullanıp, tarihte ileri/geri, coğrafyada sağa/sola, yukarı/aşağı dolaşıp durdu filmografisi boyunca.

Jian Rong’un son dönem klasikleri arasında yer alan Wolf Totem adlı romanının dünya çapında 20 milyondan fazla sattığı söyleniyor. (Kurt Totemi, Çev.: Avi Pardo, Doğan Kitap, 2013) Yazarın hayatının on yıldan fazla bir bölümünü geçirdiği Çin’in İç Moğolistan bölgesinde, Çin Kültür Devrimi sonrasında yaşananları akıcı bir dil ile anlatan kitap; ideolojiler, tabiat ve insan-hayvan-çevre ilişkisine dair sarsıcı tablolar içeriyor.
 
Annaud, her filminde olduğu gibi, bir belgeselci titizliğiyle yaklaşıyor projeye. İmkanınız varsa filmin kamera arkasını mutlaka izleyiniz. 
İşte usta yönetmen Jean-Jacques Annaud’nun son filmi bu kitabın sinemaya uyarlanması. Film ne hikmetse dağıtımcı tarafından Kurdun Uyanışı ismiyle gösteriliyor. Hemen özetine geçelim: Çin Kültür Devrimi’nin tüm hızıyla sürdüğü 60’lı yılların sonlarında baskıcı rejim ‘halkı bilinçlendirmek’ amacıyla genç öğretmenleri bozkır obalarına yollar. Bunlardan biri olan Chen Zhen, tabiatla uyum içinde yaşayan yerlilerin huzur ve mutluluğunun nasıl bozulduğuna şahit olur. Hayat bir denge üzerinde yürürken ideolojinin sert müdahalesi her şeyi alt üst etmeye başlar.

Jean-Jacques Annaud daha önceki filmlerinde bir belgeselci titizliğiyle doğal hayata yaklaşmayı defalarca başarmış ve bir docu-drama tadıyla filmler ortaya çıkarmıştı. Kurdun Uyanışı, bu yönüyle belli bir içerik ve estetiği yakalıyor. Ancak çok şey anlatmak isteyen senaryo, içerdiği boşluklar ile bazı hisleri aktarmaktan epeyce uzaklaşıyor ne yazık ki. Yine Annaud filmlerinde çok merak ettiğimiz kamera arkasını Kurdun Uyanışı’nda da hissediyoruz, zira Fransız yönetmen sanki insan oynatır gibi rol yaptırmayı başarıyor kurtlara. Film, pek çok yönüyle ‘epik’ ögeler içeriyor ve özellikle görsel yönüyle hayli etkileyici. Bu görkemli görselliği destekleyen müzik de alınan seyirlik lezzeti yukarı çekiyor.


Filmin ciddi bir belgesel boyutu var. “Şu ceylanlar ne zavallı yaratıklar! Kurtlar çok zalim. Hayatın değerinden habersiz masum yaratıkları öldürüyorlar.” diyor kahramanlardan biri ama hemen itiraz geliyor; “Hayır! Asıl zalim olan ceylanlardır. Bütün otları yiyip tüketiyorlar. Buralarda ot hayattır! Hem de büyük hayattır. Diğer küçük hayatların devam etmesi de büyük hayata bağlıdır.” Kâinattaki denge unsuruna canlı/cansız, büyük/küçük her şeyin aynı derecede katkıda bulunduğunu yeterince etkili olmayan bir aşk ve bilgelik öyküsüyle anlatmayı deniyor film.

“Hayat; anı seçmekle ilgilidir ve kurtlar ve Moğollar bunu çok iyi bilir.” cümlesiyle ekolojik sistemdeki dengeye uyumlu olan insanın mutsuzluğu, bu dengeyi bozmasıyla başladığını anlatır Jian Rong. Kurdun Uyanışı, belki bir başyapıt değil ama Jean-Jacques Annaud kalitesini her karesinde hissettiren önemli bir film.

Kurdun Uyanışı
Orijinal adı: Le Dernier Loup (Wolf Totem)
Yönetmen: Jean Jacques Annaud

Oyuncular: Shaofeng Feng, Shawn Dou, Ankhnyam Ragchaa, Yin Zhusheng