28 Mayıs 2009 Perşembe

Masadaki vazo



Bilmem kaç kilometre hızla uzaklara iterken jetin motorları, elimde gazetelerin verdiği aşk mektupları, sevgiliye yazılmış konserve metinlerin tıkıştırıldığı 'Sevgililer Günü' yazıları.

Rüzgârın bir heykeltıraş sabrıyla yonttuğu bulutların üzerinde, aşka, sevgiye, sevgiliye dair sentetik cümleler okumak aşkın evrensel, hatta bulunduğumuz boyutu aşan boyuta yapılan bir haksızlık olduğunu fark ettim.

 'Aşkı neonlamak' diye geçirdim içimden. Işıltılı, göz kamaştırıcı ve hep yüksekte ulaşılmaz gibi duran bir tabeladan bahsediyor gibi yazılar. Sanki bir vazo var karşımızda ve aşk da bu vazoya bakış gibi.

 Oysa neredeyse hiçbirinde vazonun kendisi yok. Biri renginden söz ediyor, diğeri dokusundan, öteki kokusundan. Kimi bir filme benzetiyordu, kimi romana, kimi yapraklarından güneş ışıklarının sızdığı bir ormana ya da kavrulmuş yüreğin dillendirdiği bir şarkıya. Müziğin 'pîr'i Kazancı usta adaşı torununa sesleniyor en yakın duruşla 'Sevdimse seni safvet i vicdan ile sevdim.'

Sanki…

 Sanki sıcaklığı hâlâ çarmıhta hissedilen, ruhu yukarı çekilmiş bir peygamberin ardından bakarcasına saygılı ve başı öne eğik kelimelerin. Ama bir o kadar da kullanılmış yıpranmış anlamlar var sayfalarda. Koltuğundan arkaya doğru 'kaykılarak' oturup poz veren bir yazarın, aşkı et ile saçının arasına kıstırmasına üzüldüm. Kelimeler bazen saf rolü yapıp ortaya çıkıveriyorlar ve onları avlamamızı bekliyorlar. Bilinçli bir kurban olma ya da fedakârlık bu.

Oysa bizim öykülerimizin tamamı avcıyı yüceltiyor. Yaşarken de yazarken de tipik bir Firavunî haz alıyoruz aşktan. Yaşamayıp da yazanlar ile yaşayıp da yazamayanları ayırıyorum tabii… Adam ayakta durup okurlara bakarken, kütüphanesinde biriktirdiği milyarlarca kelimeye acıyorum ben. Yazık!..

Boşuna okuyor satırları, çiçekleri koklaması da boşuna. Vatan okyanusun diğer yanına düşerken, aşkın en çok hasret ile dillendirildiği ifadeler dokunmaya başlıyor insana.

 Ben 'Aşk tekildir' demiştim 'Leprom'da. Ece Ayhan 'İki kişiliktir' diyor şemsiyelere bile bakmadan. Ve aşkın eksperlerini de açıklıyor Siyah derililer. Bu kısa ve temasız yazıyı okusam bile anlam veremeyecek JFK Hava Limanı'ndaki gişe memuru zenci kız 'Happy Valentine' diye, Ece Ayhan'dan selam söylüyorum. Vazonun etrafında donuyor kelimeler. Aşkın türlü hallerini kelimelere giydirdikleri kostümler ile sergiliyorlar. İsmet Özel yapacağını yine yapıyor. işte Ve en umulmadık anda en zayıf yere indiriyor darbeyi 'Aşk gelince cümle eksiklikler biter.'

Ve kafamı iki gün kurcalayacak kesin ve keskin ifade; 'Aşkta her şey düzdür. Aşkla her şey düzelir. Düz değilse aşk değildir, düzgünleştirmiyorsa aşk değildir.'

Bütün bu buğulu kelimelerin tüketildiği ortamda kemanıyla poz veren elindeki yıpranmış kelimelerle ahkam kesiyor John Malkovich kılıklı adam. Aşka bu kadar da zulmedilmez pişmanlığıyla ilk paragrafın bitimine kadar tahammül edebiliyorum. Yazdığı mektubun alıcısına acıyorum. Gövdelerini kuşatan küf yeşili kabuklarıyla çıplak ayaklı ağaçlar utangaç ve telaşlı malikane kontesleri gibi kar taneleri yapışmasın diye eteklerine, dallarını sallıyorlar. Ve ben başının üstünde lodosun hırçınlaştırdığı, Marmara dalgalarının vurduğu Sultanahmet resmi bulunan anlatıcıyı dinliyorum. Resimdeki martılar pîr i faniler gibi minareleri tavaf ederken Sultanahmet'in taştan avlusunda, New York karları yağıyor sanki. Resimden odaya fırlayan martı, depremden beri ilk defa bu kadar hırçın. Rüzgâr nazlanan ağaçları rahatsız edercesine sallıyor.

Tekrar mektuplara dalıyorum.

En ilginci, bir kalp cerrahınınki. Hiçbir insanın tutmadığı, dokunmadığı yakın olmadığı kadar kalbe fiziksel yaklaşıp da bu kadar mı uzak kalabilecek kadar bahtsız olur insan. On yıllar boyunca kesip biçtiği, açıp onardığı bir organa, nasıl bu kadar yabancı olabilir?

Nasıl dehşete düşürmez ki insanı bu sözler; 'Yaşam; Tanrı ile insan arasında oynanan bir satranç oyunudur.'

Hayatı karşılıklı 'rest'leşme veya 'şah çekme'den ibaret sayan bir düşünce kalbi de kesse, beyni de ancak ve ancak kanatır!

 By pass'lı bir kalbin 'aşkı yaşıyorum' zannetmesi gibi bir şey bu. Sebep ve sonuçları var ama yaşayan ve hisseden kalp değil. Devre dışı bırakılmış, giriş ve çıkış sinir uçları birleştirilmiş duyguları ne kadar kalbe mal edebiliriz ki? Etsek bile masadaki vazo gibi durur işte. Uzaktan bakınca güzel gibi görünür o kadar. Renk müthiş, desen harika, estetik mükemmel..

Ama nihayetinde bir vazo işte…

 Parıltılı ama hissiz, ruhsuz ve içi oyuk…

 Aşk bu mudur peki?

(Şubat 2001'de kaleme alınan bir yazı)


Cehalet bir ilmek boyunlarımızda!

Klişe tesbitlerimizden en birincisidir; “Eskiden böyle değildi! Bu kadar ahlaksızlık, bu kadar cehalet, bu kadar suç yoktu…”

Belki kısmen doğru olsa bile tespitin babasını ıskalayan bir saptamadır bu. Esas sıkıntı toplumun ahlaki ve etik değerlerinin aşağı doğru inmesinde değil, kontrolsüz iletişim aparatlarının inanılmaz bir cehalet ve vurdumduymazlık ile bu meselelere dalışındadır sanırım. Eskiden de cinayetler işleniyordu şüphesiz, eskiden de ahlaksızlıklar –belki bugünkü kadar olmasa da- vardı. Geçmişle günümüz arasındaki tek fark iletişimin hızı ve mahremiyet tanımamasıdır. Bugün yetkin olan olmayan, meselenin bilincinde olan olmayan bir çok insan salt “izlenilirlik” kaygısı ile iletişimi adeta bir zehir gibi toplumun damarlarına zerk ediyorlar.

Memleketteki her olumsuz gelişmede sağa sola ‘eğitim şart’ mottosuyla bindirmek işin en kolay yanı. Bir sefer yüzde yüz gerçek değildir bu tespit. Yapılan ahlaksızlıklara, işlenen cinayetlere, hırsızlıklara, yozluklara, suçlara bakıldığında kahramanların tamamının eğitimsiz-cahil insanlardan oluştuğu söylemek gerçeği inkar etmek anlamına gelir. Bu durumda önümüze bir ‘gerçek cehalet’ kavramı çıkıyor ki, o bambaşka bir bahis konusudur sanıyorum: Kimdir gerçek cahil? Erdemi, ahlaki ve vicdani değerleri üst düzey olan bir köylü mü, yoksa elindeki diplamalara, toplum katmanındaki üst düzey yerine rağmen her türlü madrabazlığı, ahlaksızlığı, kimi zaman, cinayeti, rüşveti, irtikapı işlemekte beis görmeyen eğitimli insan mı? İşin bir de eğitim ile öğretim arasındaki fark kısmı var ki, bu bizi bambaşka bir noktaya götürür.



Müge Anlı –muhtemelen- lisans düzeyinde formasyon almış, senelerden beri medya sektörünün içinde, boşanmış olmasına rağmen anne olan, aile kavramını bilen, aile kurumunu içinde yaşamış bir kişi. Muhtemelen bahsini ettiğimiz tüm olumlu ve olumsuz değerlerin farkında. Dahası bunları öğretmen düzeyinde başkalarına öğretecek derecede bildiğinden eminim. Ama stüdyosuna aldığı birkaç insanı yakaladığını düşündüğü bir reyting damarından dolayı birer kobay faresi gibi her gün kafesin bir köşesine sıkıştırıp, onlardan mesleki rant elde etmeye kalkışması az bir ahlaki yozluk mudur?


Patrick Hamilton 1935 yılında bir oyun yazdı. Yaşanmış bir olaydan çıkarak yazdığı oyuna ‘Rope-İp’ ismini verdi. Oyun, bir arkadaşlarını öldürüp sandığa saklayan bir grup gencin, sandığı –mecburen- yemek masası olarak kullanmasını anlatıyordu. Daha sonra (1948) ünlü gerilim filmleri yönetmeni Alfred Hitchcock tarafından filme de alınan Rope, bir cinayete ortak olan insanların yaşadığı vicdanı savrulmaları ve suça ortaklığın getirdiği manevi ağırlığı şahane şekilde anlatıyordu. Kaderin garip cilvesine bakınız ki usta yönetmen bu filminde o güne kadar hiç yapılmayan bir şeyi yapmış, filmin tamamını tek planda, hiç kesmeden çekmişti.


Müge Anlı’nın bol miktarda ucuz kurgu efektleri ve müzik kullanarak yaklaşık 45 gün stüdyodan yaptığı şey Rope filminin ‘remake’i yani ‘tekrarçekimi’nden başka bir şey değil gibiydi. Fark şuydu; Hitchcock bir film yönetmeniydi, Anlı’nınki ise bir televizyon programı. Üstelik Hitchcock olayları anlatırken Anlı’nın yaptığı gibi ‘Author’ edasıyla kimsenin başına vurup, erdem ve ahlak zabiti kisvesine bürünmüyordu.


Sabahın karga kahvaltısı saatinde herhangi bir pedagojik kaygı duymaksızın, bırakınız çocukları, kocaman insanların bile (buna Anlı’nın kendisi de dahildir) gerçekliği algılayıp ayırt edemeyeceği bir formatta yozluk ve çürümüşmüşlüğü program adı altında izleyicinin üzerine boşatmak in az işlenen konular kadar çirkin, yakışıksız; tehlikeli ve suç (olması gerekiyor)dur.


Acı ki, olayı bir film öyküsü gibi özetlemek durumundayım; Dilber isimli bir anne Ümit isimli bir baba… Ve kayıp bir çocuk; ismi Muhammed… Baba umarsız ve saf (temiz değil) … Eşinin fuhuş yaptığını duyduğu halde inanmıyor. Anne cahil, baba cahil. Babaanne, dede, kayın birader, baldız, komşu, arkadaş… Hepsi aynı sefalet perdesinin kahramanları. Müge Hanım böylesi bir tabloda gardı düşmüş boksöre girişir gibi girişiyor. Oysa kayıp bur çocuk var, program formatı da bu olması lazım! Kayıp insanın bulunması için çaba lazım sözde! Ama özel hayata dair karpuzlar vuruluyor yere ve çekirdekleri ayıklanıyor günler ve günler boyu.
Sonradan öğreniliyor ki, çocuk ilk günden öldürülmüş ve cesedi bir tarlada çürüyor. Tıpkı ilk filminde sandığın içindeki ceset gibi. Stüdyodaki kendini en bilgili zanneden sunucu, avukat ve akademisyen dışında neredeyse herkes aslında kayıp filan olmadığını biliyor. Katil ve suç ortakları rol kesiyor, sunucu ve kanal reyting damıtıyor.



Bu nasıl bir pejmürde kurgudur!


Sorun eğitimsizlik değil kanaatimce, cehallettir farklı boyutlarıyla. Ve o cehalet ki bir ip gibi boyunlarımızda sıktıkça sıkıyor fondotane bandırılmış boyunlarımızı…


Yazık ki ne yazık!