Sinema bilim kurgu türünde pek çok saçmalığa imza atmasına
rağmen, özellikle uzay temalı filmlerinde şahane örnekler de vermiştir. 2001 a
Space Odyssey, Solaris ve son olarak Moon (elbette çoğaltılabilir örnekler) …
Hepsi birbirinden etkileyici, varoluşa dair önemli sorgulamalar içeren
filmlerdi.
Açıkçası Uzay içerikli filmler mebzul miktarda felsefe ve
mistizm içerdiği için sinemaya çok uygun konseptler ihtiva ediyor. Children Of
Men – Son umut adlı bilim kurgu filmiyle dikkat çekip, büyük sükse yapan
yönetmen Alfonso Cuaron, uzay içerikli bir bilim kurgu çekeceğini ilan
ettiğinde epey heyecan dalgası oluşturmuştu. George Cloney neyse de, başrolde
Sandra Bullock’un oynayacağının kesinleşmesi umutları bir nebze söndürse de,
özellikle görüntü yönetmeni ile beraber Cuaron’un sıra dışı bir imza
atacağından herkes emindi.
Ve nihayet Gravity-Yerçekimi vizyona girdi. Uzay boşluğunda mahsur kalan astronotların
hikayesini anlatan bir tür astro-felaket filmi olan Yerçekimi, son derece iyi
şekilde başardıkları ile ıskaladıkları arasına sıkışan bir film olmuş. Önce
hikayesinin ayrıntıları:
Üç astronot bir uzay mekiğinin tamirat ve tadilatı için
dünyanın hemen dışında uzay boşluğunda çalışmaktadır. Biz neşeli olan astronot
Sharma’yı pek görmeyiz. Ama esas kahramanlarımız Matt Kowalsky (G. Clooney) ve
Ryan Stone (erkek ismi olmasına bakmayın Sandra Bullock) iki farklı
karakterdir. Aslında tıp alanında bir bilim insanı olan Ryan uzay konusunda
sadece teorik deneyime sahiptir. Matt ise mesleğinin son uçuşunu yapan bir
emektardır. Her şey düzgün giderken, başka bir uzay mekiğinin parçalanmasıyla
oluşan molozlar kahramanlarımızın bulunduğu mekiğe doğru hızla gelir ve iki
astronot uzayın bitimsiz boşluğunda bir anda yapayalnız kalırlar. Üstelik
Ryan’ın oksijeni bitmek üzeredir. Bu iki yalnız insan, bir yandan kurtuluş için
çareler ararken, diğer yandan birbirini yakından tanıma imkanı bulurlar. Ancak,
boşluğun onlara sürprizi hiç bitmeyecek ve onlar çabaladıkça durum daha da
kötüleşecektir.
Yerçekimi yönetmen Alfonso Cuaron’ın kendisinden bekleneni
ziyadesiyle verdiği bir film olarak karşımızda. Bir kere muazzam ustalıkta bir
görüntü yönetimi ve görsellik var filmde. Londra’daki Shepperton Stüdyolarında
çekilen ve Venedik Film Festivali’nin açılış filmi olarak gösterildiğinde büyük
beğeni kazanan Yerçekimi’nin Steven
Price’ın imzalı müzikleri de usta işi. Ed Harris’in sadece sesiyle katkıda
bulunduğu film tahmin edileceği üzere bir ordu kalabalığında görsel efektçiye sahip.
Fakat tüm yapaylığına rağmen muazzam inandırıcı ve zengin bir görselliği var
filmin.
Bullock’un şaşırtıcı
performansı
Sandra Bullock, daha önce birkaç kez ‘Ahududu’ ödülüne layık
görülmüş ve bu ödül törenine katılarak bizzat alabilecek medeni cesareti
göstermiş bir oyuncu. Bullock, Yerçekimi’nde son derece şaşırtıcı bir
performans gösteriyor ve –belki biraz abartılı olacak ama- neredeyse Oscarlık
oyun sergiliyor. Bu tür filmlerde oyuncunun hem fizik hem de rol gücü çok
önemlidir. Bullock, ihtimal ki sıkı bir beden terbiyesiyle desteklediği oyun
gücünü ustalığıyla birleştirerek iyi iş çıkarıyor. Bullock bu rolüyle ödül alamayacaksa bunun
sebebi kendisi değil, yetersiz senaryodur, diye düşünmekteyim.
George Clooney kendisinden istenileni veren bir oyun
çıkarıyor Yerçekimi’nde. Zaten başka oyuncusu da yok diyebiliriz. Neredeyse
yüzünü görmediğimiz bir başka astronot ve sesiyle filme katkıda bulunan Ed Harris
var. Harris ile Apollo 13’e gönderme yapıyor film.
Senaryo filmi aşağı
çekiyor
Yerçekimi’nin temel sıkıntısı senaryosu. Aslında bir
başyapıt olabilecek unsurları taşıyan bir film var karşımızda ama popülerliğin
cazibesi galip geliyor sanırım ve yönetmen tercihini popüler izleyiciden yana
kullanıp filmi aksiyonun –sığ- sularına doğru yönlendiriyor.
Film, belki izleyiciye tam olarak geçiremiyor ama ciddi
anlamda bir hayat özeti konseptine sahip. Esas kahramanın doğumunu, büyümesini
ve nihayet yaşlılığına kadar taşıyor bizi. Aslında teorik olarak güzel görünen
bu buluşu, yeterli alt metin ve katmanlarla destekleyemediği için nispeten
havada kalıyor bu çaba.
Oysa boşlukta sıkışıp kaldıktan sonra, üstelik yapayalnız
bir başına iken, hayata dair esaslı sorgulamalar ile derinleşme imkanı var
böylesi bir hikayede. Baba-oğul Cuaron’lar son derece basit kalem darbeleriyle
adeta geçiştiriyorlar bu fasılları. İnsanoğlunun kendini aciz, küçük ve
yetersiz gördüğü anlarda kafasının içini görüp, dinleyebilme şansını veriyor
bize sinema. Bu şansı kullanmak istemiyor Alfonso Cuaron.
Zira, hikaye bir noktaya ulaştıktan sonra yolu
çatallaştırıyor ve tercihini aksiyondan yana kullanıyor. Durum böyle olunca,
film boyunca yapılan o şahane ekimler ve ekinler hasat edilmeden boşlukta
bırakılıyor. Belli bir noktadan sonra tamamen ‘hayatta kalma’ mücadelesine
dönen Yerçekimi, sadece muhteşem görselliği ile değil, muazzam bir varoluş
sorgulamasını ıskalayan film olarak da tarihteki yerini alıyor.
Uzayda anlatılan hikayeler ile tabiri caizse vakit dolduran
film, evladını kaybeden travmalı annenin kendi içine doğru yaptığı yolculuğu
‘es’ geçiyor, çok sıkı ve sağlam bir varoluş sorgulamasının etrafından gezinip
uzaklaşıyor.
Esas etkileyicilik
görsellikte
Filmin görüntü yönetmeni Emmanuel Lubezki’ye ayrı bir
paragraf açmak gerekiyor. Rus kökenli Meksikalı fotoğraf sanatçısı Lubezki,
yine Cuaron ile beraber çalıştığı Son Umut’ta izleyen herkesi kendine hayran
bırakmıştı. Gerçi filmografisinde Burn After Reading ve –özellikle- Ali gibi
başarısız örnekler de bulunan Lubezki’nin hassaten Cuaron ile tekrar çalışması
epey heyecan oluşturmuştu. Emmanuel Lubezki, Yerçekimi’nde öylesine muazzam bir
iş çıkarıyor ki, film görselliği ile çağdaşlarından epey arayı açıyor.
Yerçekimi her şeyden çok fazla olarak görselliği ile büyüleyici bir film.
Bu tür yapay fon önünde çekilen filmlerde kameranın çok
fazla hareket özgürlüğü yoktur. Filmin hazırlık aşamasında yapılan dekupajlar ustaca
olmamışsa, çekim süreci felakete bile dönüşebilir. Yerçekimi, bütün bu handikapları
zerre kadar hissettirmemekle beraber, çok daha ilerisine giderek, uzayın sonsuz
boşluğundaki kahramanların etrafında o kadar ustaca dönüyor ki, -işin içine bir
de 3 boyut girince- gerçeklik hissi seyirciye son derece etkileyici biçimde
geçiyor.
Bu kadar da değil, dahası var. Genelde Terence Malick
filmlerinde gördüğümüz, kadrajın hissin yerine geçme metaforlarını Cuaron
yönetiminde Lubezki çerçevelerinde de görüyoruz. Kadraj o kadar ustaca ve
hassas şekilde hareket edip doğru yerlerde duruyor ki şaşmamak mümkün değil. Zengin
bir fona rağmen son derece kısır ve zengin olmayan set-uplar var aslında. Bir
uzay mekiğinin çevresinde tur atarak yaşanan maceradaki gerilim ve dramı ancak
böyle usta işi bir görüntü yönetimi bu kadar diri tutabilirdi. Gerek öznel
açılar, gerekse kameranın özgür hareketleri kahramanların yaşadığı tüm heyecanı
bütün ağırlığıyla seyircinin önüne döküyor. Yer yer stabil duran çerçeve,
dozunda ağır çekimler ve yakın planlar görselliği benzersiz kılıyor. Finalde ekrana sıçrayan çamurda bile bu hissi tatmin amacı var.
Filmin hikayesi de çok ilginç aslında. Yerçekimi’ni
çekebilmek kolay olmamış. Cuaron, kendisi gibi senarist olan oğluyla (Oğul
Jonas da çok ilginç bir kişilik. Sadece kaleme hakim değil, oyuncu, fotoğraf
sanatçısı ve aynı zamanda çok iyi bir görüntü yönetmeni.) yaklaşık 4 yıl
boğuşmuşlar senaryo ile. Senaryo bittikten sonra ise esas sıkıntıyı fark
etmişler. Teksti okuyan görüntü yönetmeni Emmanuel Lubezki, hali hazırdaki
teknik imkanların böylesi bir filmin çekimi için yeterli olmadığını söylemiş. Ve
yine yıllar sürecek araştırmalar ve deneyler ile şu andaki kullandıkları
sistemi keşfetmiş ikili. Kullanılan sistemin farkı şu: Filmde kazazedeler
oradan oraya savruluyorlar ama gerçekte, onlar bir kafes içinde sabit dururken
fon hareket ediyor.
Tüm eksiklik ve yetersizliklerine rağmen Yerçekimi
kesinlikle izlenmeyi hak eden bir film. Her şey bir yana sadece sahip olduğu
görsellik muazzam bir deneyim yaşatıyor izleyiciye. Son bir not; filmi mutlaka
ama mutlaka 3 boyutlu, hatta mümkünse IMAX versiyonundan izleyin. Pişman
olmazsınız.





