12 Nisan 2012 Perşembe

Ülkücüler: Yitik kuşağın hikâyesi




Şu son mektubu okuyalım önce: “Sevgili anneciğim ve babacığım, sizler beni bu yaşa kadar büyüttünüz ve yetiştirdiniz. Benim sizlere karşı islemiş olduğum hataları ve suçlarımı affedin. Hakkınızı helal edin. Ben sizlerin bir evladınız olarak, bugüne kadar Cenab-ı Hakkın ve Onun Resulünün, Yüce Peygamberimizin yolundan ayrılmadım. Alınyazımız böyle yazılmış. Kader ne ise onu çekeceğiz. Ben de kardeşim Haydar gibi bir an önce Allah’ın huzuruna çıkacağım. Eğer benim günahım varsa Cenab-ı Allah’ın huzurunda çekmeye hazırım. Yok, bir yanlışlık sonucu ölümüme karar verenler, idam edenler Allah’tan bulsunlar… Oğlunuz Mustafa / 7 Ekim 1980”


22 yaşındaydı Mustafa. Ülkücüydü… Balgat katliamındaki kahvehane taramalarında 5 kişinin ölümüne sebep olmakla suçlanıp 12 Eylül 1980 askerî darbesinden önce yapılan yargılama sonunda idam cezasına çarptırılmıştı.


Yatmakta olduğu ve çok sıkı korunan Mamak Askerî Cezaevi’nden kaçtı, ancak 18 Ağustos 1980’de Kütahya’da yakalandı. 7 Ekim 1980’de, solcu genç Necdet Adalı’dan birkaç saat sonra 22 yaşındayken Ankara Merkez Kapalı Ceza ve Tutukevi’nde idam hükmü infaz edildi. Pehlivanoğlu, Ankara Karşıyaka Mezarlığı’na gömüldü.


Mustafa Pehlivanoğlu mahkeme süresi boyunca polis ifadesinin işkence zoruyla alındığını ve kendisinin masum olduğunu iddia etti.






İdam kararını veren Sıkıyönetim Mahkemesi Hâkimi Ali Fahir Kayacan, daha sonra anlattığı anılarında, Mustafa Pehlivanoğlu’nun asılan solcu Necdet Adalı’ya denge olsun diye idam edildiğini belirtti. Ailesi idamı ancak infazdan 3 gün sonra çocuklarını ziyarete geldiklerinde öğrenebildi.


12 Eylül’ün yok ettiği hayatlardan sadece biriydi Mustafa’nınki. Kapkaranlık bir dönemin, bulanık bir suyun yuttuğu bir jenerasyonun kurbanıydı.


Halil Sarı ile Bilal Kalyoncu-’nun yönettiği belgesel film Ülkücüler, Mustafa’nın dramatize edilmiş görüntüleri, mektubu ile beraber hikâyesini anlatıyor. Sadece Mustafa’nın değil, bir dönemin öyküsü var belgeselde. Dönemin canlı tanığı 80’i aşkın insanla yapılan görüşmeler, anlatımlar, betimlemeler ve bol bol yürek burkuntusu...


Kenan Evren ve arkadaşlarının yargılanmaya başlandığı günlere denk gelmesi çok iyi oldu bu belgeselin. İlk kez sinema perdesinde bu perspektiften hazırlanmış bir çalışma var. Bu köşeyi sürekli okuyanların çok iyi hatırlayacağı gibi, sinema, kendisini kullananların bakış açısıyla anlatıyor tarihi. Bu sebeple, TV dizilerinde, sinema perdelerinde bugüne kadar pek rastlamak mümkün değildi ülkücülerin bakış açısıyla olan biteni görmek.


Belgeselin ‘tarafsız’ olmak gibi bir derdi yok, zaten yapımcı ve yönetmenler bunu açık yüreklilikle ifade ediyorlar. Elbette ‘Neden bir özeleştiri de yapılmıyor?’ türünden eleştiri getirilebilir. Lakin belgeselin bütünü, bu eleştiriyi aşabilecek boyutta önemli bir şey kanaatimce.


Sinematografik değerleri yüksek bir belgesel değil. Dramatizasyonları TV programı düzeyinde, anlatımı ve dili propaganda üslubundan kurtulamıyor maalesef birçok yerde. Ülkücüler, yapımcılarının samimiyetinin her karesinde belirgin olduğu, geçmişe ‘sağ’ açıdan bakan bir çalışma. Ancak bu taraflı bakış açısı, yaşananları görmemize engel olmuyor. Dileğimiz, daha dengeli üslupla, daha objektif olarak o döneme bakan drama ve belgesellerin sayısının artması.





Film: Oooooov sert, çok sert!







New York Times’in en kıdemli gazetecilerinden biri olan Stephen Kinzer, yaklaşık 5 yıl boyunca gazetesinin İstanbul ofisinde çalıştı. Ülkesine döndükten sonra, ülkemizi tahlil eden en şahane kitaplardan birini kaleme aldı: Crescent and Star… Yani; Hilal ve Yıldız. Alt başlığı da ilginçtir kitabın: İki Dünya Arasında Türkiye.

Kinzer, bize ait bir çok şeyi şaşırtıcı bir nesnellikle kaleme alırken, beni en çok vuran kısımlardan biri de, İstiklal caddesi ile ilgili yazdıklarıydı. Yazar, İstiklal’in kelime manasından yola çıkarak, öylesi şahane bir cadde analizi yapmış ki, kıskandıracak türden. Şöyle diyor mesela; “Türkiye altındaki şüphelerin altında ezildiğim zamanlarda buraya giderim. İstiklal Caddesi’nin yüzler ve kıyafetler geçidinde birkaç dakikalığına kendimi kaybetmek, küçük konuşma parçalarını duymak ve 2 km boyunca kendini duyuran enerjiyi içime çekmek Türkiye’nin geleceğine olan inancımı yenilemeye her zaman yeter, İstanbul ülkenin diğer bölgelerinden gelen milyonlarca göçmeni kendisine çektiğinden –her gün birkaç yüz tanesi gelmektedir- bu cadde nihai erime potasını oluşturur. Eğer buradan insanlar rastgele seçilip Ankara’ya milletvekillerinin yerine gönderilebilseydi, ülke kesinlikle ileriye doğru büyük bir adım atardı. İstiklal bu cadde için mükemmel bir isimdir, çünkü panoraması, Türkiye’nin klostrofobi yaratan taşralıktan kurtulma ve insanlarının olağanüstü çeşitliliğini ifade etmesine izin verme dürtüsünü yansıtmaktadır…”

İstiklal caddesi tam da böylesi bir mekandır. Neredeyse 24 saat yaşayan bir güzergahtır. Bu caddeyi dikine bölen sokaklar, caddeden uzaklaştıkça tekinsizleşir ve bambaşka alemlere açılır. Yeşilçam’ın da dönem dönem ilgi duyduğu Beyoğlu’nun arka sokakları özellikle yitik yaşamlar hakkında sayısız hikaye barındırır.



Öğrencilik yıllarımda Mis Sokak’ın içinde bir süre ikamet etmiş ve hava karardıktan sonra hayatın değişen rengini ve acımasızlığını bizzat müşahede etme imkanı bulmuştum.

Senaryo ve yönetmenliğini Kerem Topuz’un yaptığı Film isimli film, bu mekanlara ayrıksı ve sert bir bakışta bulunuyor. Film, esasen bir senaryoya sahip değil, tamamen doğaçlama gelişiyor. Filmdeki baş kahramanımız da bir yönetmen ve gerçeklikten kopmama adına, onun öznel kamerasının peşine düşüyoruz. Hikaye olarak Barda, tarz olarak Irreversible’yi andıran filme ‘taklit’ deyip çıkmak kolaycılık ve haksızlık olacaktır. Nitekim Atlanta’da düzenlenen Underground Film Festivali’nden ödülle dönen Film, uluslar arası platformlarda da dikkat çekmeyi başarmış.

Hikayesi şu: Nuri ile Kemal aynı evde yaşayan, karakterleri birbirine tamamen zıt iki bekar gençtir. Kemal yönetmenliğe meraklı ve tam bir bohem hayatı yaşamaktadır. Nuri ise bir sinema salonunun büfesinde çalışmakta olan içine kapanık bir gençtir. Bir akşam Nuri’nin yetimhaneden arkadaşı olan İzzet çıkagelir. İzzet, tarz ve kişilik olarak Kemal’den bile ileridedir. Esasen yaşadığı hayatın kurbanı olan İzzet kısa sürede Kemal ile yakınlık kurar ve filminde rol almayı kabul eder. Beraber sokağa çıkıp maceraya atılırlar.



Dışlanmayı ve aşağılanmışlığı tüm benliğiyle hisseden İzzet, uyuşturucunun da etkisiyle tamamen kontrolden çıkar ve olaylar bir tür Funny Games’e dönüşür.
Son derece mütevazı bir fotoğraf makinesiyle çekilen film, belli bir noktaya kadar ilgiyi hep yukarıda tutuyor ve küçümsenmeyecek bir gerilim içeriyor. İzzet’in dayak yemesinden sonra, giderek ağırlaşan şiddet ve sokak dili, bar baskını ve akabindeki kızı kaçırma zirveye ulaşıyor.

İzzet rolündeki Özgür Emre Yıldırım’ın adeta tek başına sırtlayıp götürdüğü Film, yer yere çiğ oyunculuklara ve diyaloglara sahip. Yazılı bir metin olmadığı için bir nebze mazur görülebilecek bir zaaf bu.

Ancak, şiddetin ve argonun sınırını da çok zekice belirlediğini düşündüğüm Kerem Topuz’un, süre bağlamında çok da uzun olmayan bir filmi nasıl edip de, sarkıttığına hayret ediyor insan.

Evet, çatışmaları, gerilimi adeta bir saatin zembereği gibi özenle kurup, boşaltan yönetmen, nedense bir Katarsis uğruna heba ediyor adeta. Banyo sahnesinde patlayan silahtan sonraki her dakika filmden adeta bir rende gibi değer törpülüyor.

Hele hele Nuri karakterinin tüm iyi niyetine rağmen Yeşilçam melodramlarına denk düşen ağlak anıları, bu sert yer altı filmini pamuk gibi yumuşatıyor ve kulak memesi kıvamına getiriyor. Yönetmenin son hamlesi de, kanaatimce işe yaramıyor, kurtarmaya yetmiyor.



Ancak, doğruyu söylemek gerekirse, hiç de iddialı görünmemesine rağmen, verdiği intibadan çok daha sıkı bir iş Film. Oyuncu olarak Özgür Emre Yıldırım’da ve yönetmen Kerem Topuz’da sağlam bir sinema damarı olduğu kanaati pekişiyor.

Kendi türdeşi filmler ele alındığında son derece dengeli ve ölçülü bir film Film. Ancak, benim gibi kraker gevrekliğinde seyirciler için sert, hatta fazlaca sert bir film.

Meraklısını tatmin edebilecek bir çalışma. Çıktığı kopya sayısı da, tıpkı bütçesi ve kadrosu gibi mütevazı. Ancak, çok iyi bir çıkış, takdir edilecek bir başlangıç kanaatimce.