11 Haziran 2013 Salı

Babadan Oğula: Niyetler karanlıkta saklanır!

Suçun irsiyet ile ilişkisi geçtiğimiz yüzyılın başlarında epey tartışılan bur konuydu. Suç/hastalık ile kalıtsallık o dönem paranoya boyutunu aşmış, bu konuda tutulan istatistikler ile mesele büyütülmüş ve bir takım hukuki uygulamalara bile dönüşmüştü. Misal; Amerika’nın Indiana Eyaleti’nde  “biyolojik olarak aşağı” olanların kısırlaştırması amacına yönelik olarak 1907’de bir yasa kabul edilmişti. Ve yasanın yürürlükten kaldırıldığı tarihe (1935-Ocak) kadar öjenik nedenlerle kısırlaştırma sayısı 20 bini geçmişti. Yanlış anlaşılmasın genetiği büsbütün reddetmiyorum. Ki şairin ‘Bir mahşer gerisinde/babası döner bir gün/oğlunun derisinde” dizelerine de katılanlardanım. Bu mevzuda hayırlı bir yol olmakla beraber, olukların çift olduğunu da biliyoruz. Suç etolojisi ayrı bir bilim dalı ve bizim konumuz sinema.

Blue Valentine- Aşk ve Küller’in yönetmeni Derek Cianfrance’ın yeni filmi The Place Beyond the Pines – Babadan Oğula’da bizi içeriği kadar anlatımıyla da ilgiye layık bir hikayeye davet ediyor. Film, panayırlarda bir akrobasi motosikletçisi olan, kendi içine kapanık ve sıra dışı gösterici Luke’un (Ryan Gosling) hayatını ve sonrasını anlatıyor. Luke’un, panayır ziyaretçileri için ilginç ama kendisi için sıradan ve sıkıcı olan hayatı bir çocuğunun olduğunu öğrenmesiyle toptan değişiyor. Yaşadığı gayr-ı memnun hayattan çıkmak için çabalarken, birdenbire kendisini banka soyguncusu olarak bulan Luke, bir soygun sonrasında sıkıştığı evin çatı katında karşılaştığı polis memurundan sonra, sadece kendi yaşamını değil, hem çocuğunun hem de polis memurunun kaderini değiştiriyor.

Nuri Bilge Ceylan’ın güzel filmi Bir Zamanlar Anadolu’daki polis memuru şöyle bir şey demişti: “Herkes yaptığının cezasını çekiyor, çocuklar ise büyüklerin günahlarını…” Babadan Oğula tam da böyle bir ana fikrin etrafında gezinirken, anne ve babalık kavramı üzerine inceden ezber de bozuyor.

Esasen bir belgeselci olan Derek Cianfrance, gerçek bir olaydan esinlenerek yazmış senaryoyu. Yönetmen dokümanter hissiyatını pek bırakmadan, lakin bunu yaparken de kurmaca tadını bozmadan anlatıyor öyküsünü. Babadan Oğula, esaslı hikayesini anlatırken seyirciden sabır talep ediyor, bunu yaparken de güçlü bir karakter derinleşmesini koyuyor önüne. İlerleyen hikaye, alakasız şeyler söylemeden epey ağır bir akışla, zengin bir insan repertuarı sunuyor.

Hikayelerin birbirine geçişte olayları ustaca kullanıyor Babadan Oğula.

Babadan Oğula iki ana hikaye ve bunlardan olan, her iki öykünün de temel karakteristiğini miras alan, son derece güçlü ve toparlayıcı üçüncü hikayeden oluşuyor.


Ebeveynlerin hikayesinde, bazen çıkışsızlığın, kimi zaman ise başa gelen durumun neticesinde medyana çıkan ‘iç muhasebe’ kaderi etkiliyor ve vicdanın yönlendirdiği bir serüvene dönüştürüyor hikayeyi. Madalyonun zıt taraflarında dursalar bile, kaderlerinin sadece birkaç saniye karşı karşıya getirdiği iki adamın da hayatı bir daha onarılamayacak derecede çatlıyor. Ve bu çarpışma, tamamen zıt hayatların ortak bir akıntıda buluşmasına neden oluyor.

Yönetmen Derek, iki ana öyküyü paralel olarak akıtmıyor, önce birini izliyoruz, sonra diğerini. Ve birbiriyle iç içe geçen iki hayatı anlatırken geriye dönüşler de kullanmıyor. Hatta tam tersini yapıp, büyüklerin yaptıklarının günahını göstermek için 15 yıl ötesine götürüyor bizi.

Derek Cianfrance sinemesanın en temel ögelerinden olan sükunet Babadan Oğula’da da hakim. Hikayenin en hareketli ve adrenalin yüklü anlarında bile son derece sakin bir ritmi tercih ediyor… yönetmen.

Başlarda karakter benzeşmesi tehlikesinden dolayı, Drive’deki tiplemesinin tekrarı gibi bir görüntü çizen Grosling, film ilerledikçe Luke’un altını iyice doldurmayı başarıyor. Öte yandan Ryan Grosling karizması diye bir şey var, susması, bakışındaki seri katil soğukluğu ve konuştuğundaki etkileyiciliği ile bir sinema efsanesi olmaya doğru giden genç oyuncu, Babadan Oğula’da işin hakkını o kadar veriyor ki, onsuz sahnelerde bile ayak seslerini duyuyoruz adeta. Hele bir ağlama sahnesi var ki, insanı derinden etkiliyor.  Onsuz sahnelerdeki karizma açığını ise oğlu Jason rolündeki Dane DeHaan başarıyla kapatıyor. Ray Liotta da orta ölçekli rolüne rağmen filme damgasını vuran bir karakter çizmeyi başarıyor. Eva Mendez silik, Bradley Cooper idare eder bir iş çıkarıyor.


Müzikleri de güzel olan filmin en büyük kusuru, taşıyıcı karakterini çabuk harcaması sanırım. Luke’un yaşadığı kriz ve dönüşmesi o kadar kısa sürüyor ki, tüm ağır akışkanlığa rağmen bu etkileyici karakterin hikayesini tüketiyor Babadan Oğula. Ancak, senaristin (aynı zamanda yönetmen) ustaca dokunuşları ile sonraki sahnelerde de etkisini devam ettirecek bir yapıya sahip Luke karakteri. Ve yine senaryo ustalığından kaynaklanan belirsizlik, finale doğru netleştiği için seyirci ilgisi azalan bir eğilim göstermiyor. Bir başka başarısı ise ‘kirli polis’ meselesini Hollywood klişelerine kurban etmeden dozunda vermesi.

Aldığımız kararların sadece bizi değil, bizden yıllar sonrakileri bile etkileyebileceğini gösteren biraz ağır, kısmen kara ama epeyce iyi bir film Babadan Oğula.