24 Ekim 2011 Pazartesi
Naoko, ne güzel insansın sen!
Adı Naoko, 27 yaşında bir Japon. Türkçe de bilmiyor, ülkemizi de pek tanımıyor. Ama başka bir şeyimize yabancı değil; acımıza!
Yakın geçmişte büyük bir depremle sallanan Japonya'da yaşıyor Naoko ve depremin, acılarının, verdiği hasarın canlı şahidi.
Oturmuş ve dua eden adam figürü yapmış geleneksel sanatıyla. Üzerine de mesaj yazmış. Görünce içimden geçti şu cümle: Ne güzel insansın sen Naoko!
Devlet!
Evet, doğru…
Büyüktün, çok büyük hem de. Gerektiğinden kat be kat büyük.
Hatta hantal belki.
Ama serttin, soğuktun, merhametsizdin.
Sana kim ”Baba” ismini taktı bilmiyorum. Kemal Tahir’in Devlet Ana’sını biliyorum bir tek.
Açıkça söyleyeyim şarkının dediği gibi ‘adını andıkça titrerim hala’ idi durumum.
Korkardım ve inceden kıl olur, sevmez, hatta nefret ederdim.
Bürokrasi demektin zira, üretimsizlik, hantallık, yavanlık demektin benim için.
Mesafeli bir ilişkimiz oldu hep bundan dolayı.
Haksız da sayılmazdım, sayılmazdık doğrusu.
Çok acı çektirdin, çok zulmettin, çok can yaktın.
Cüssen ne kadar iri idiyse de, hislerin o kadar minnacıktı. Merhametin, anlayışın, iz’anın pek yoktu.
Sen bir deyiş üretmiştin, ‘Her şeyi devletten beklemeyin’ diye, ben hiçbir şeyi senden beklememeye evriltmiştim onu.
Eskiden, Allah selamet versin, Demirel ile özdeşleştirirdim hep seni. Çok konuşup hiçbir şey anlatmayan, laf kalabalığı ile hiçbir yaraya merhem olmayan, yıllar yıllar geçse de değişmeyen.
Hiç kızmaca yok; kollarından bile korkardık geçmişte. Hatta ‘sarmasın bizi kolların’ isterdik, bilirdik ki, öyle bir sarardın ki, kemiklerimizi kırardın! Sevmeyi hiç bilmezdin açıkçası.
Etimizi keser, ‘kestiğim parmak acımaz’ dedirtirdin. İşkence yapar, hak hukuk arayışımızı on yıllara yayardın. Bu kalınlık ve sertliğe rağmen çok zeki de değildin maalesef. Bir takım kurnazın oyuncağı da oluyordun çoğu zaman. Sırtından geçinen parazit sayısı hiç de az değildi. Seni dolandırmayı meslek edinmiş bir zümre vardı hatta.
Ama niye yalan söyleyeyim, son birkaç yıldır ufaktan değiştirmeye başladın bu fikri sanırım.
Eskiden “Devlet” denilince; çok sert, iri yapılı ve hantal bir siluetin belirirdi zihnimde, şimdi kimi zaman acıyarak bakıyor ve bazen hoyrat davrandığımızı düşünüyorum sana.
Kendime itiraf etmekte zorlanıyorum ama adın geçtikçe sinirlerim ayaklanmıyor artık.
Galiba bunda senin kendi, bizim de kendi sınırlarımızı ve haddimizi bilmeye başlamamızın da etkisi var.
Ve en çok da, yeni bakış açısının, kanunların, yönetmeliklerin ve dahi sisteme dair birçok şeyin artık sana değil vatandaşa yakın durmasının onu korumaya almasının da ciddi bir payı var.
Ve hatta kimi zaman ‘her şeyi milletten bekleme’ bile diyesim geliyor bazen sana.
Yaşanan şu son deprem sonrasında aramızdaki mesafeler tamamen kalkmış gibi hissediyorum. Bir afet yaşandı mı eskiden kendi haline bırakırdın milleti. Hatta kendi haline bile değil, destekten ziyade köstek olduğun için yaşanan acıların çoğaldığını biliyorum. Afetin katlandığını.
Önceki gece yüz yıllık (belki daha fazla) bir algıyı tamamen bitirdin sanırım. Yine acı vardı, gözyaşı vardı, çaresizlik vardı. Ama sen elindeki tüm imkanlar ile oradaydın. Çabalıyordun, çırpınıyordun. Köstek değil destek oluyordun yapılan kurtarma çalışmalarına. Bu nedenle enkaz başına bilmem kaç tane kurtarma ekibi düşüyordu.
Eskiden böyle olsan, belki bu kadar çürük yapılmayacaktı o binalar, en ufak bir titremede yerle yeksan olmayacaktı beton mezarlar. Sanki bunu biliyormuşçasına bilgece bir suskunlukla, biz sivillerin afra tafralarına aldırmadan işini yapıyordun afet bölgesinde. Kurtarmaları organize ediyor, yardımları düzenliyor, iletişimi doğru düzgün sağlamaya çalışıyordun.
Farkındayım, elbette birden bire badem gözlü yapmıyorum seni, tamamen değiştin de, diyemem. Bunun biraz da bize yani millete bağlı olduğunun da farkındayım doğrusu.
Ama…
Hani nasıl derler ya ‘ben de sana karşı boş değilim’ artık…
Yanı sanırım, yani galiba…
Ya hamiyyetsiz olaydım! ya da...
Cesetlerin üzerinde yaşayanlar, çaylarını yudumlarken gözlerini kısıp, dudaklarını büküyorlar. Ölü çok. Yaralı daha çok, depremzedeler ise rakamlara sığmayacak gibi neredeyse.
Kavurucu bir yaz sıcağında sarsıldılar. Yaşamları 45 saniyelik bir 'kırılma' ile tam ortasından ikiye bölündü. Acının miladı oldu 17 ağustos. Yıkımın, gözyaşının miladı. Tevekkül insan yüreğini çok çabuk fethediyor. Binlerce şehit verdik. Ama yaşamın nabzı durmuyor, aynı ritimle atıyordu. Enkaz yerleri mahşer yerleri olmuştu. Gecikmeler, organizasyon bozuklukları, çaresizliklerden sonra 'geliyorum' demişti yağmur. Depremi önceden bilmek imkansızdı; ama soğuk hava kütlesinin bu bölgeye doğru yola çıktığını günlerce bas bas bağırdı meteoroloji uzmanları. Bile bile lades dedi rahmet. Sulu sepken indi yaralı gönüllere. Acılar, mağduriyetler büyüdü. Enkaza ulaşamayanlar, yağmurun ortasına ittiler afetzedeleri. Adapazarlılar daha ölülerini çıkaramadan enkazdan, yağmura teslim oldular.
Yaşamın kendisi gibi katmanlardan oluşuyor çadırkent manzaraları. Kimisi çamurun, balçığın tam göbeğinde. Depremden sonra sel ile tehdit ediliyor yaşamları. Merkezde, Japonların kurduğu sağlık ocağının hemen arkasında, bin küsur çadırın kurulu olduğu bir 'balçıkkent' duruyor. İnsanlar gece yarısı, yağmurun şiddetinden terk etmişler bölgeyi. Kimisi çok daha şanslı. 'Çok yıldızlı' otel gibi duruyor gök tepelerinde. Tertipli, nizamlı. Ahçıları var, yemekleri düzgün çıkıyor, güvenlikleri var. Şaşırtıyor bizi bu manzara. Başımızı çevirip baktığımızda kocaman, 'Sedat Peker Çadır Kampı' yazısını görüyoruz. Ahçıları bile İstanbul'dan gelmiş. Sabah erken saatte megafon eşliğinde çadırkent ahalisi mıntıka temizliğine başlıyor. Tam bir birlik-beraberlik bilinci tezahürü. Gıda yardım kamyonu geldiğinde halk iki dakikada el birliği ile yükü indirip istif ediyor. Kullanılacaklar mutfağa, diğerleri depoya. İstanbul'dan giden 'Sedat abiyi seven gençler' gönüllü olarak çalışıyorlar. Her şey düzenli, intizamlı.
Yağma yağmur!
'Herkes bu kadar şanslı değil.' diyor adamın biri, 'Kaynaşlı'ya gidin.' Gidiyoruz. Yağmur inadına inadına yağıyor afetzedelerin yüzüne. İmtihanın şiddeti, yağmurun şiddeti ile iş birliği yapıyor. Yaşlı bir kadın duruyor yolun ortasında. Aslında durmuyor, yürüyor, ya da yürümeye çabalıyor. Kısacık boyu, yaşlı bedenini çekemiyor. Yağmura inat koltuğunun altına sıkıştırmış iki paket makarnayı. 'Nereye teyze?' diye bağırıyorum. 'Beşinci mahalle, ikinci çadır' diye cevap veriyor. Beş çadır sayıyorum. Aynı hizadan ikinci çadırı gözüme kestiriyorum. Arada hendek var. Yağmur yumuşak toprağı tamamen balçık yapmış. 'Tek başına mı yaşayacaksın bu çadırda?' diye soruyorum: 'Evet. Annem ile babam depremde öldü.' diyor. Yağmur birden tokat etkisi yapmaya başlıyor bende. Makarnayı nede pişirecek, gece sabahı nasıl bekleyecek bilemiyorum. Yüreğim yana yana diğer taraflara yöneliyoruz. Bir başka aile görüyoruz sonra. Gencecik bir kadın baş örtüsüyle beliriyor çadırın aralığından. Yağan yağmura inat kocasına seslenmeye çalışıyor. Genç adam, çadırın etrafında minik bir bent kurmaya çabalıyor. Kadının doğumuna 4 gün kaldığını öğreniyoruz. 'Bu kadar imkansızlığın içinde, nasıl olacak doğum?' diye soramıyoruz bile!
Resmi plakalı kamyonlar mucur taşıyorlar. Felaket gelmeden önlem almamakta üstümüze yok. Yağmur bölgeyi perişan etmeden taşınsa, yerlere serilse bu mucurlar, bu perişanlık yaşanmayacak belki. Çocuklar koşuyorlar yardım kamyonlarının peşinden. Ayakkabı soruyor herkes. Bebelere bez, mama istiyorlar. Kadınlar çadırlarda çaresiz, erkekler enkazların yanında, hırsızlara, namussuzlara karşı pusuda. 'İki dakika ayrıldım televizyonumu çaldılar.' dedi 30'unda bir genç. 'Ah bir yakalarsam!'
Ya hamiyyetsiz olaydım!
Akif merhumun 'Seyfi Baba' şiiri aklıma geliyor: 'Boşanan yağmur iliklerde, çamur ta belde/ Gecenin sütre-i yeldasını çekmiş, üryan/ Sokulup bir saçağın altına güya uyuyan/ Hanüman yoksulu binlerce sefilan-ı beşer'
Yağmur yorulmak bilmiyor. Kızılay'cılar çadırlarına çekiliyorlar. Bu sağanakta çalışmak imkansız. Ya yaşamak? Dize kadar balçık içerisinde çadırlarına su taşıyor çocuklar, yiyecek taşıyor. Sakarya sessiz. Sakarya kimsesiz! Şehir stadına sahra hastanesi kurulmuş. Çadırlardan oluşan bir poliklinik hizmet veriyor. Mısır yardım ekibinden doktorlar, sağlık görevlileri var. Fırınlarını bile getirmiş adamlar. Sağlık Bakanı'mızın, 'Damak tadı' uyarısını mı duydular acaba? Çekik gözlü bir Japon doktor, sakallı bir dedenin ciğerlerini dinliyor. Dudakları morarmış minikler, süt paketlerini dizmişler bir portakal kasasının üstüne, satarak para kazanmaya çalışıyorlar. İHH yetkilisi elinde megafon yurt dışına ücretsiz telefon açmak isteyenleri davet ediyor çadırlarına.
Yağmur boşanıyor enkazların üstüne. Ceset kokusunu, beton kokusunu, tozu dumanı bastırıyor toprağa doğru. Bir hafta önce kükreyen toprak sessizce sinesine çekiyor yağmur sularını. Radyolar saat başı ölü sayısını anonsluyor. Hiç kimse inanmıyor rakamlara. Cesetlerin üzerinde yaşayanlar, çaylarını yudumlarken gözlerini kısıp, dudaklarını büküyorlar. Ölü çok. Yaralı daha çok, depremzedeler ise rakamlara sığmayacak gibi neredeyse. Çamurlu ayakkabılarımıza, iliklerimize kadar işleyen yağmura, sırılsıklam gömleklerimize, perişan psikolojimize bakıyorum. Galiba hepimizi vurdu bu deprem.
(26 Ağustos 1999'da yayınlandı)
Yaşamın kendisi gibi katmanlardan oluşuyor çadırkent manzaraları. Kimisi çamurun, balçığın tam göbeğinde. Depremden sonra sel ile tehdit ediliyor yaşamları. Merkezde, Japonların kurduğu sağlık ocağının hemen arkasında, bin küsur çadırın kurulu olduğu bir 'balçıkkent' duruyor. İnsanlar gece yarısı, yağmurun şiddetinden terk etmişler bölgeyi. Kimisi çok daha şanslı. 'Çok yıldızlı' otel gibi duruyor gök tepelerinde. Tertipli, nizamlı. Ahçıları var, yemekleri düzgün çıkıyor, güvenlikleri var. Şaşırtıyor bizi bu manzara. Başımızı çevirip baktığımızda kocaman, 'Sedat Peker Çadır Kampı' yazısını görüyoruz. Ahçıları bile İstanbul'dan gelmiş. Sabah erken saatte megafon eşliğinde çadırkent ahalisi mıntıka temizliğine başlıyor. Tam bir birlik-beraberlik bilinci tezahürü. Gıda yardım kamyonu geldiğinde halk iki dakikada el birliği ile yükü indirip istif ediyor. Kullanılacaklar mutfağa, diğerleri depoya. İstanbul'dan giden 'Sedat abiyi seven gençler' gönüllü olarak çalışıyorlar. Her şey düzenli, intizamlı.
Yağma yağmur!
'Herkes bu kadar şanslı değil.' diyor adamın biri, 'Kaynaşlı'ya gidin.' Gidiyoruz. Yağmur inadına inadına yağıyor afetzedelerin yüzüne. İmtihanın şiddeti, yağmurun şiddeti ile iş birliği yapıyor. Yaşlı bir kadın duruyor yolun ortasında. Aslında durmuyor, yürüyor, ya da yürümeye çabalıyor. Kısacık boyu, yaşlı bedenini çekemiyor. Yağmura inat koltuğunun altına sıkıştırmış iki paket makarnayı. 'Nereye teyze?' diye bağırıyorum. 'Beşinci mahalle, ikinci çadır' diye cevap veriyor. Beş çadır sayıyorum. Aynı hizadan ikinci çadırı gözüme kestiriyorum. Arada hendek var. Yağmur yumuşak toprağı tamamen balçık yapmış. 'Tek başına mı yaşayacaksın bu çadırda?' diye soruyorum: 'Evet. Annem ile babam depremde öldü.' diyor. Yağmur birden tokat etkisi yapmaya başlıyor bende. Makarnayı nede pişirecek, gece sabahı nasıl bekleyecek bilemiyorum. Yüreğim yana yana diğer taraflara yöneliyoruz. Bir başka aile görüyoruz sonra. Gencecik bir kadın baş örtüsüyle beliriyor çadırın aralığından. Yağan yağmura inat kocasına seslenmeye çalışıyor. Genç adam, çadırın etrafında minik bir bent kurmaya çabalıyor. Kadının doğumuna 4 gün kaldığını öğreniyoruz. 'Bu kadar imkansızlığın içinde, nasıl olacak doğum?' diye soramıyoruz bile!
Resmi plakalı kamyonlar mucur taşıyorlar. Felaket gelmeden önlem almamakta üstümüze yok. Yağmur bölgeyi perişan etmeden taşınsa, yerlere serilse bu mucurlar, bu perişanlık yaşanmayacak belki. Çocuklar koşuyorlar yardım kamyonlarının peşinden. Ayakkabı soruyor herkes. Bebelere bez, mama istiyorlar. Kadınlar çadırlarda çaresiz, erkekler enkazların yanında, hırsızlara, namussuzlara karşı pusuda. 'İki dakika ayrıldım televizyonumu çaldılar.' dedi 30'unda bir genç. 'Ah bir yakalarsam!'
Ya hamiyyetsiz olaydım!
Akif merhumun 'Seyfi Baba' şiiri aklıma geliyor: 'Boşanan yağmur iliklerde, çamur ta belde/ Gecenin sütre-i yeldasını çekmiş, üryan/ Sokulup bir saçağın altına güya uyuyan/ Hanüman yoksulu binlerce sefilan-ı beşer'
Yağmur yorulmak bilmiyor. Kızılay'cılar çadırlarına çekiliyorlar. Bu sağanakta çalışmak imkansız. Ya yaşamak? Dize kadar balçık içerisinde çadırlarına su taşıyor çocuklar, yiyecek taşıyor. Sakarya sessiz. Sakarya kimsesiz! Şehir stadına sahra hastanesi kurulmuş. Çadırlardan oluşan bir poliklinik hizmet veriyor. Mısır yardım ekibinden doktorlar, sağlık görevlileri var. Fırınlarını bile getirmiş adamlar. Sağlık Bakanı'mızın, 'Damak tadı' uyarısını mı duydular acaba? Çekik gözlü bir Japon doktor, sakallı bir dedenin ciğerlerini dinliyor. Dudakları morarmış minikler, süt paketlerini dizmişler bir portakal kasasının üstüne, satarak para kazanmaya çalışıyorlar. İHH yetkilisi elinde megafon yurt dışına ücretsiz telefon açmak isteyenleri davet ediyor çadırlarına.
Yağmur boşanıyor enkazların üstüne. Ceset kokusunu, beton kokusunu, tozu dumanı bastırıyor toprağa doğru. Bir hafta önce kükreyen toprak sessizce sinesine çekiyor yağmur sularını. Radyolar saat başı ölü sayısını anonsluyor. Hiç kimse inanmıyor rakamlara. Cesetlerin üzerinde yaşayanlar, çaylarını yudumlarken gözlerini kısıp, dudaklarını büküyorlar. Ölü çok. Yaralı daha çok, depremzedeler ise rakamlara sığmayacak gibi neredeyse. Çamurlu ayakkabılarımıza, iliklerimize kadar işleyen yağmura, sırılsıklam gömleklerimize, perişan psikolojimize bakıyorum. Galiba hepimizi vurdu bu deprem.
(26 Ağustos 1999'da yayınlandı)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



