Başlarda çok şaşırıyordum ama artık vazgeçtim. Latin alfabesi kullanmadıklarından mıdır, yoksa ülkemizde vizyon bulamadıklarından mıdır bilemiyorum, ne zaman tuhaf afişli bir uzak Doğu filmi görsem, merak edip izliyorum. Ve çoğunlukla merakıma değiyor izlediğim film.
İlk başlarda memnuniyet ile beraber şaşkınlık veriyordu bu tür filmlerle karşılaşmak. Artık şaşırmıyorum nedense.
Biliyorum; son dönemde, ülkemizde özellikle genç kuşak hanımlarda ciddi bir Güney Kore film ve dizi hayranlığı trendi var. Bu dizi ve sinema filmleri o kadar etkili ki, Korece öğrenmekten tutun da, bu ülkeye ziyarete kadar birçok talep oluşturmuş durumda.
Üç ana hattan akıyor Uzak Doğu ve hassaten G. Kore yapımları.
Aşk film ve dizileri.
Korku filmleri.
Şiddet ve aksiyon filmleri.
Uzakdoğu korku filmleriyle ilgili vaktiyle Zafer ve Aksiyon dergilerinde yazdığım iki yazı mevcut. Merak edenler Google amcaya sorup bulabilirler.
Takashi Miike isimli arızalı şahsın, tuhaf ötesi Ichi The Killer, yani Koroshiya’sını tek oturuşta izleyebilecek babayiğit var mıdır bilmiyorum. Hem bırakalım Miike, Tarantino gibi sığ biçimcilere ilham kaynağı olsun.
Güney Kore sineması, sadece dünya sinemasından ayrışmaz bu anlamda, sair uzak doğu sinemalarından da sıyrılmayı başarmış, özellikle son 10 yıldır Hollywood’a ciddi derecede kaynaklık etmiş ve edecek olan bir sinemadır.
Sanırım en bariz farkı şu; ele aldığı konu ne olursa olsun, aşk, hayat, ölüm, şiddet ya da korku… Hiç farketmez, hepsinde bir yaklaşım farklılığı geliştirmeyi başarmış, sanatın o güne kadar çok dikkat etmediği unsurları ön plana çıkarmıştır.
Sanatın hassasiyetle üzerine gittiği kavramlara bakışı da ayrıksıdır G. Kore sinemasının. Masumiyet, ihanet, sadakat, korkaklık, cesaret gibi kavramlar bir dolu alt metin ve –genelde- sağlam bir görsellikle aktarılır perdeye. Elbette tüm bunlar belli bir çizgiyi aşmış eserleri için geçerlidir bu çekik gözlü sinemanın. Yoksa her ülkede olduğu gibi G. Kore’de de mebzul miktarda ‘trash’ ürün vardır!
Sinemaya özel merak salanlar için bilinmeyen filmler değil bunlar ama şahsen 2006 Hong Kong yapımı Gau ngao gau yani Dog Bite Dog’u ayırıyor ve bir tür kırılma noktası sayıyorum birazdan anlatacağım filmin tarzı için.
Evet bu bir tarz. –dikkat buyurun klasik anlamda sinema akımı ya da sinema furyası demiyorum. Belki de ikisinin arasında bir yerde duruyor bu ‘tarz’ diye bahsini ettiğim şey- Bir kere 70’li yılların fantastik uzak doğu karate filmlerinden uzak, epey uzak. Sonra Bruce Lee ile başlayan uzak doğu felsefesini rasyonel etme çabası filmlerden de uzakta. Dramaturji açısından çok farklı.
Kendine ait bir gerçekliği, şiddet ve vahşet dozu ya da dozsuzluğu var. Sinopsisleri farklı, anlatım tekniği ve özellikle finalleriyle ayrışıyor klasik filmlerden. Ve şahsen benim için en büyük handikap, bu filmlerin içerdiği ayarsız şiddet, kan ve cinsellik sahneleri… Hani bazen bir çuval değil, bir kamyon keçiboynuzu koyuyor önümüze G. Kore filmleri. Bu işten ekmek yiyen biri olmasam, katlanır mıydım –hepsini- izlemeye emin değilim.
Gelelim bu yazının konusu olan filme. Efendim ismi Hwanghae… İngilizce anlamı Yellow Sea, yani Sarı Deniz. Lakin bazı ülkelerde Katil ismiyle de vizyon şansı bulmuş. Bizde ise enteresan bir şekilde Ölüm Denizi adıyla gösterime girdi.
Hong-jin Na, henüz iki filme imza attı ama...
Önce yönetmeninden bahsedeyim. Genç sayılabilecek bir Koreli Hong-jin Na. Yaşı 35 civarı. Filmografisinde henüz iki film var. Zaten görüş alanıma ilk filmi Chugyeogja/The Chaser/Takipçi ile girmişti üç yıl önce. Chugyeogja, meslekten atılmış aşağılık bir polis memurunun merkezinde bulunduğu bir seri katil hikayesiydi.
Ne ki Hong-jin Na, Takipçi’de bize klasik bir ‘acaba katil kim?’ filmi sunmamıştı. Hatta, ‘Dakika bir gol bir’ dercesine daha ilk sahnede katili göstermiş, hatta kısa süre içinde enseletmişti. Film esasen, ‘Katilin katil olduğunu kanıtlamak’ kavramı üzerinden yürüyordu. Bunu yaparken de, temiz hayatların sefaleti, sefil hayatların saflığı üzerine hiç de küçümsenmeyecek vuruşlarda bulunuyor, suçu ve suçluyu övmeden anlamayı, alt tabakayı aşağılamadan üst tabaka ile karşılaştırmasını yapıyordu. O kadar bol imgelem ve alt metin içeriyordu ki film, hani bir noktada ‘inanç ve adanmışlık’ bile ıskalanmıyordu Takipçi’de..
Ve elbette bahsini ettiğim ‘tarz’ın olmazsa olmazları, şiddet, çok az da olsa rahatsız edici cinsellik ve şaşırtıcı final.
Adı geçen Hong-jin Na kardeşimizin ikinci filmi olan Hwanghae, yani Sarı Deniz, tıpkı ‘tarz’ın diğer örnekleri gibi, şaşırtıcı, sıra dışı ve zaman zaman rahatsız edici.
2010 yapımı olan filmi, belki ben biraz geç keşfettim. Ama normalin üzerinde bir süreye sahip olan film (157 dk) başlangıcı, gelişmesi ve finaliyle enteresan.
Her anlamda…
4 epizoda bölünmüş olan film giriş ve çıkış bölümünün finalinde olabildiğince sakin ve duru. Ancak, esas aksiyonun başladığı ikinci, üçüncü ve son bölümün epeyce kısmı aksiyonun, şiddetin dibine vuruyor adeta.
Anlatımdaki zeka ve sürprizler ile izleyiciyi 3 saat boyunca karşısında tutabiliyor Sarı Deniz. Hikaye öz itibarıyla klişe gibi gelebilir ama, sonraki kısımlar elbette ki orijinal:
Kuzey Koreli bir taksici olan Ku Nam(Jung-Woo), kuzey Kore - Çin sınırındaki tampon bölgede yaşayan kumar zaafı olan ayak takımı insanlardan biridir. Karısı çocuğunu üzerine atarak kaçarcasına gitmiştir. Çocuğunu annesine bırakmış, kendisi sefil bir hayat yaşamaktadır ama kumar borcu başına iş açar. Ödeyemeyeceği kadar borç birikince, kötü adamlar ona borcu ödemenin başka bir yolunu gösterirler. Güney Kore’ye yasal olmayan yollarla girip birini öldürüp gelirse, borcu sıfırlanacaktır. Hem kim bilir, belki bu esnada, kayıp karısını da bulma şansı doğar. Çünkü bir kadın uzun süre kocasını ve evladını aramıyorsa, mutlaka hayatında başka bir erkek vardır!
Teklifi yapan suç şebekesinin başı Myun Ga, filmin başında bize silik bir karakter gibi gelir ama film ilerledikçe anlarız ki, esas başroldeki adam odur. Kötüdür ama esas oğlandır!
Ve bizim kumarbaz taksici bin bir zorlukla Güney Kore’ye geçer. Bir yandan cinayet planı yaparken, diğer yandan karısının izini sürer. Ne var ki işler beklediği gibi gelişmez. Öyle bir batağa girer ki bir değil çok daha fazla insan öldürmek zorunda kalır, üstüne üstlük çetenin reisinin tek hedefi haline gelir.
Devamında izlemeyenler için seyir keyfini kaçırmadan hikayeyi anlatacak olursak. Belirttiğim gibi film 4 epizottan oluşuyor: Taksi Şoförü, Katil, Jaseon Klanı (Yasa dışı mülteci çetesi) ve Sarı Deniz. Giriş ve final alabildiğince duygusal ve pastoral. Orta kısımda kopuyor kızılca kıyamet.
Monoton bir hikaye bir anda dallanıp budaklanıyor. İhanet, sadakat, masumiyet alt metinler olarak üzerimize geliyor. Zalimliğin insanı nasıl canavarlaştırdığını görüyoruz Sarı Deniz’de.
Şunu söyleyeyim, kan görmeye dayanamayan, rahatsız olanların kesinlikle uzak durması gereken bir film Hwanghae. Filmdeki tüm cinayetler kesici ve delici aletlerle işleniyor zira. Öyle, aman ‘seyirciyi rahatsız etmeyelim’ diye bir kaygısı da yok filmin. Hatta tersi, sanki bizzat ‘rahatsız edelim’ diye bazı yemek sahneleri bile tuhaf.
Komik bir ayrıntı: Biz her uzak doğulu olmayan kişiler gibi, kahramanları tanıyabilmek için, daha dikkatli izlerken, (çünkü tüm çekik gözlüler birbirine benziyor bizim için) kahramana şöyle diyor kötü kahraman: “bir şapka bul da giy, buralı olmadığın belli!”
Biliyorum uzadı…
Yellow Sea, Amerikan film klişelerden sıkılanlar için çok sağlam olmasa da önemli bir sığınma limanı bence. Ama keşke böylesi hikaye üretebilen zekalara, böylesi estetik değer keşke ‘hikmet’ denen o kıyas kabul etmez derinlikle birleşebilse. İnanın o zaman harcadığınız 3 saate acımamış olursunuz. Yoksa, evet film dili açısından başarılı bir çalışma izliyorsunuz. Heyecan, adrenalin, duygu vs. şahane. Ama netice… Kekremsi bir burukluk kalıyor dimağınızda…
Toprağı bol olsun, Michael, yer çekimine meydan okuduğu hareketi de mezkur parçada yapmıştı.
Beyaz perdede yük bir şok yaşatmıştı Michael Jackson. Sinema ile haşir neşir olanlar, MoonWalker filmini izlerken, bir insanın tepeden tırnağa sanatçı olabileceğine dair kanaatlerini pekiştirmişlerdi belki. İlle de, filmin ortalarında adeta gizemli bir ada gibi izleyicinin karşısına çıkan Smooth Criminal sekansı…
Tarz, atmosfer, kareografi, tema ve bil umum görsel doz yerli yerindeydi. Ne fazla abartılı, ne eksik… O kadar büyük bir klasiğe döndü ki. Hangi ülkede bir ‘yetenek’ yarışması yapılsa, yarışmacılardan yarısı bu şarkı ve dansı taklit ederek takdir toplamayı denedi…
Esasen konumuz Jackson ve dansı değil. Parçası, yani Smooth Criminal…
İş bu akıllara ziyan parça iki çellistin eline düşünce bambaşka bir klasik çıkmış ortaya. Şahsen ecnebi talk Show programı Ellen’de denk geldim ve şaşırdım. Stjepan Hauser and Luka Sulic isimli iki Hırvat ‘arızalı’nın neredeyse her yorumu enteresan. Ama Michael Jackson’un parçasını yeniden yorumladıkları bahsi geçen çalışma çok başka ve neredeyse orijinaline yakın bir özgünlükte.
Fırat Tanış çok az diyaloğu olmasına rağmen 'büyük' oynuyor.
Neden koyduğunu anlamadığım, giriş sekansı dışında tıpkı Üç Maymun’daki gibi karalıkta, plonje bir yol planıyla açılıyor Bir Zamanlar Anadolu’da filmi. Biz, seyirciler olarak bir çeşmenin arkasına konuşlanmış farları yanarak gelen üç aracı bekliyoruz sabırla.
Nuri Bilge Ceylan kolay film yapmaz, bunu biliyoruz artık. Ama sanırım son filmi Bir Zamanlar Anadolu’da, seyirciye karşı en cimri olduğu film. Hikayeyi adeta cebinde akrep varmış gibi veriyor; hiç acele etmeden. Hani neredeyse bundan ‘haz’ aldığını bile düşünmeye başlıyor insan!
Belki şöyle başlamak lazımdı yazıya: Cannes Film Festivali’nde Büyük Jüri Ödülü alan bir film (Recep İvedik’in yaklaşık 400 kopya ile vizyona girdiği) kendi ülkesinde –maalesef- 60 kopya ile gösterime sokuluyorsa, Türkiye’de sinemanın neden sanattan ziyade eğlence olarak algılandığına da cevap bulmuş oluyoruz.
Bir Zamanlar Anadolu’da uzun süre, bir yol ve gece filmi olarak devam ediyor. Toplam üç araçlık bir kriminal bir konvoyun peşine düşüyoruz. Komiser Naci, şoför Arap Ali, Katil zanlısı Kenan, polis memuru İzzet, doktor Cemal, savcı Nusret ve diğerleri… Kenan ve kardeşi, bir akşam içki masasında tartıştıkları arkadaşlarını öldürmüş ve bir yere gömmüşlerdir. İşte bu konvoy da, şüphelilerin yer göstermesi için yola düşen görevlilerdir.
Nuri Bilge Ceylan ilk olarak Yılmaz Erdoğan’ın canlandırdığı Naci karakterine yaklaştırıyor bizi. Sonra doktor Cemal’e, ardından savcıya yöneliyoruz…
Bir Zamanlar Anadolu’da birçok açıdan, -özellikle biçimsel- tam bir Nuri Bilge Ceylan filmi. Kullandığı lensler, objektifler, kamera hareketleri ve kadrajlar… Elbette ritm… Zaman ve mekana yüklediği anlamlar özel Ceylan’ın… Çeşme, tarla, ağaçlar, gökyüzü… Tipik bir Nuri Bilge Ceylan algısının yansımaları…
Yalnız çok önemli farklılıkları da var diğer filmlerinden. Bir kere eski filmleriyle karşılaştırdığımızda ziyadesiyle ‘geveze’ bir film Bir Zamanlar Anadolu’da.. ‘Geveze’ derken değersizleştirme adına demiyorum elbette. Bir de, yer yer zorlama hissi veren bir mizahi yönü var. Buna bir de Yılmaz Erdoğan’ın film dışında biz Türk izleyicilerinde oluşturmuş olduğu ‘komiklik’ algısı da eklenince, hiçbir filminde olmadığı kadar ‘komik’ bir film çekmiş Nuri Bilge Ceylan. ‘Clark Gable’ esprisi belki çok komik ama, Ceylan’ın sinemasında aniden ortaya çıkması seyirciyi güldürmekten çok, şaşırtıyor.
Savcının anlattığı öyküye odaklıyor bizi filmin bir noktadan sonra. Göstermediği şeyi anlattırıyor savcı ya ve doktor ile savcı arasında bir gerilim oluşturmayı başarıyor.
Filmin en fantastik sahnesi, Cemile bir melek gibi süzülür odaya...
Diyaloglara bugüne değin hiç yapmadığı kadar asılıyor ama görsellikten de taviz vermiyor. Her karesi tablo niteliğinde sayısız plan mevcut filmde. İsmini benzettiği Sergio Leone’den dolayı mı, yoksa bizim bugüne kadar fark etmediğimiz bir gerçeği ‘vahşi Batı’ ile ‘taşra’mızın benzerliğini biçimsel açıdan örtüştürmeyi başarıyor. Öyle bir noktaya geliyor ki, karakterler ve betimlemeleriyle tipik bir western, hatta Spagetti Western filmine dönüşüyor film. Üstelik seyirci olarak biz, bunu yadırgamıyoruz da.
Oyunculuklara bakacak olursak: Doktor Cemal rolüyle Muhammet Uzuner oldukça başarılı, savcı rolündeki Taner Birsel ise bildiğimiz gibi; ne fazla, ne eksik, tam kıvamında. Yılmaz Erdoğan, sık sık kendi mizah tarzına kaçıp kaçıp durduğu oyunculuğunda, zaman zaman çok iyi noktalara ulaşıyor. Fırat Tanış ise, neredeyse hiç konuşmadan da çok büyük oynanabildiğini gösterdiği için tebriki hak ediyor.
Hikaye üzerine çok şey söylemeye gerek yok. Film bir yerinde, ‘insan başkasını cezalandırmak için kendine zarar verir mi?’ diyor. Burası önemli, çünkü savcının algıladığımız, doktorun ise algıla-ya-madığımız dramında böylesi bir unsur var. En önemli replik ise şüphesiz Komiser Naci’ye söyletilen: “Herkes yaptığının cezasını çekiyor, çocuklar ise büyüklerin günahlarını…”
Filmin katmanlarından birinin göstergesi: Savcı'nın yüzündeki lekeler!
Dediğimiz gibi hikaye sıradan, lakin en sıradan hikayelerin bile büyük sanatçıların eline geçtiğinde nasıl bir sanata dönüştüğünün kanıtı Bir Zamanlar Anadolu’da. Şahsen, son jenerikte ‘Öykü: Müge Anlı’ yazsa şaşırmayacaktım. Zira her sabah benzeri öyküler izliyor TV ekranlarında. Bir de Cemile’nin içeri girerek herkesi darmadağın ettiği fantastik sahne var, unutulmayacak türden.
Bana soracak olursanız bu filmin ismi Bir zamanlar Taşrada olmalıydı… Ceylan, taşra öykülerine muazzam bir başarıyla anlatıyor zira.
Bir Zamanlar Anadolu’da’yı tek cümlede anlatmak istersek, filmin bir sahnesinde yamaçtan yuvarlanıp küçük bir pınara düşen elma var. Debisi düşük bir derede taşa, toprağa çarpa çarpa ilerliyor elma ve bir yerdeki çalılığa takılıp duruyor. Film de tıpkı böyle… Sakin ve zor akan bir pınardaki elma gibi yuvarlanıyor ve finaldeki otopsi sekansıyla bir çalıya takılıp kalıyor adeta: uzun, gereksiz ve aşırı detaycı… Ne ki, bu sahneye o kadar asıldığına göre, yönetmen için algıladığımızın üstünde bir anlam ifade ettiği açık.
Ne diyordu çocukluğumuzun şarkısı: billur ırmakları var, buzdan kaynakları var, ne hoş toprakları var, ne çok dramları var, gezsen Anadolu’yu!
Ünlü Sinema dergisi ''Empire''ın İngiliz edisyonu, ''Gişede Milyon Dolarları Nasıl Kazanırsınız?'' başlığı altında yapımcıya para kazandıran kuralları anlatan bir haber yayınladı geçtiğimiz ay. Toplam 10 başlık altında ele aldığı bir ‘tüyo’lar oldukça enteresandı.
Dergiye göre bir filmin çok kişi tarafından izlenmesinin ilk şartı ‘gerçeklerden uzak’ olmasıydı! Şöyle diyor 10 Altın Kural’ın birincisi: “Fantastik bir film yapın. Gerçek bir olaydan yola çıkılan ve tarihe geçen deniz faciasını anlatan ''Titanic'' bir kenara bırakılacak olursa son yılların en çok izlenen ve gişe hasılatı yapan 30 filmi arasında başka bir ''gerçekçi yapıma'' rastlamak imkansız. Fantastik ve bilim-kurgu filmlerinin sinemaseverlerden büyük ilgi gördüğü fark eden yapımcı, ''Yüzüklerin Efendisi'', ''Avatar'', ''Karayip Korsanları'' gibi fantastik yapımlara yöneldikçe parayı da buldu.”
Gerçekten de tüm zamanların en çok gişe yapmış filmlerine baktığımızda Batman’dan Spiderman’e, karayip korsanları’ndan Shrek’e kadar bir dolu fantastik film görmek mümkün. Kanaatimizce dosyayı hazırlayanların ıskaladığı şey insanoğlunun perdeyi bir tür post-modern masal aracı olarak gördüğü gerçeğiydi. Teknoloji geliştikçe hayal sinema aracılığıyla gerçekmiş gibi sunulmaya başladı. Masallar gerçek değil şüphesiz, ancak yalan olduklarını da kimse iddia edemez. İşte bu nedenledir ki, teknolojiyi akıl almaz bir hızla sinemayla birleştirebilen batı Doğunun masal dünyasını keşfettikçe bulunduğumuz coğrafya ve kültür sinema açısından vazgeçilmez olacak. Ya da tersi; bu tarafın sinemacıları teknolojiyi sinemada kullanabilmeyi öğrenecek…
Dergi, ikinci altın kural olarak yönetmeni işaret ediyor. Ve diyor ki, “Ufku geniş bir yönetmenle çalışın. Farklı bir film yapmak için kolları sıvayan yapımcının sağ kolu olabilecek yönetmeni iyi seçmesi adeta inşaatın temeline konulan harç gibi. James Cameron, Christopher Nolan, Peter Jackson gibi ''ufku geniş'' bir yönetmenle çalışan yapımcı, bu yönetmenlerin kararlı ve filmin önünü açan fikirleri sayesinde adeta para koyup altın buluyor. Bu yönetmenlerin başarılı bir editörden efektçiye kadar iyi bir ekip kurması da filmin başarısında rol oynayan başka bir unsur.” Cümleyi tersten okursak; ufku ve hayal dünyası geniş olan kişilerin yönetmen olma şansı çok daha yüksektir.
3. kural ise biraz önce üzerini çizmeye çalıştığımız şeyi adeta itiraf ediyor ve yapımcıları Hollywood’un klasik kalıpları dışına çıkmayı salık veriyor: “James Cameron'ın ''Avatar'' filmini, Peter Jackson'ın ''Yüzüklerin Efendisi'' serisini çektiği Yeni Zelanda'ya bir plato kurmak yapımcının elini güçlendiren unsurlardan. Hollywood'un dışında farklı bir mekanda çekilen filmler seyirciyi farklı bir atmosfere taşıyarak filmin başarısını artırıyor. ''Batman'' serisini İngiltere'de çeken Christopher Nolan'ın yanı sıra, ABD'de de Hollywood dışı bir mekan aramak başarının anahtarlarından.” Bu maddenin de eksik kısmı, meselenin sadece teknik ve jeolojik olarak değil, içerik olarak da böyle olması gerektiği. Hollywood o kadar çok film çekti ki, artık aynı konular ve tarzlar arasında kısır bir döngü yaşıyor. Doğu dünyası sadece film platosu olarak değil, sinopsis madeni olarak da çok bakir.
Dosyanın yazarları biraz da ironik olarak ‘yıldızlara çok para harcamayın’ derken diğer yandan ‘size oyuncu olarak Johny Depp yeter’ filan diyor ama diğer yandan bütçeyi de önemsiyor: “Para kazanmak için para harcamalısınız.
Yapımcının milyonlarca dolar kazanmak için büyük bir bütçeyi gözden çıkarması da gerekiyor. Gişe rekortmeni hasılatlara imza atan yapımlar dikkate alındığı zaman bunlar arasında en düşük bütçe 94 milyon dolar ile ''Yüzüklerin Efendisi'' serisinden ''Kralın Dönüşü'' adlı yapıma ait bulunuyor. Bununla birlikte serinin diğer filmleri için rekor bir miktarı gözden çıkaran yapımcı, gişe rekoruna giden kapının altın anahtarını zaten elinde bulunduruyor. 180 ile 200 milyon dolara yakın bir bütçeyi gözden çıkaran yapımcılar bu parayı kazandıkları gibi kara da geçerek gişe yarışından yüz akıyla çıkıyor.”
Hep böyle olmuyor tabii WaterWorld ya da Pearl Harbor gibi büyük hüsranlar da söz konusu. Ya da çok küçük bütçeli olup da, öteki şartlara haiz olduğu için yapımcısını güldüren film sayısı hiç de az değil. Hasılı, para her şey demek değil sinemada.
Waterworld 292 milyon dolarlık devasa bütçesine rağmen 175 milyon dolar hasılat yapabilmişti.
Diğer maddeler aslında biz sıradan izleyicilerin bile aşina olduğu şeyler: Mutlaka bir aşk ya da insani dram olmalı filmde. Ki en hararetli aksiyon filmlerinde bile artık bunu görüyoruz. Bir diğeri ise, mümkün mertebe devam filmlerinden kaçınmak. Seyirci her ne kadar merak ediyor gibi dursa da, pek memnun kalmıyormuş seri filmlerden.
Şahsen en önemli bulduğum maddeyi ise en sona aldım: Filminiz ne olursa olsun fragmanı müthiş olmalı. Gişesi çok yapan filmlerin tamamının fragmanları aynı derecede muazzam oluyor. Özellikle bizim Türk sinemacılar bu maddeyi çok dikkate almalılar. Bizdeki gibi filmden bölümleri uç uçuca ekleyerek fragman hazırlamıyor ecnebiler. Her tanıtım filminin kendine has bir kurgusu ve akışkanlığı oluyor. En nihayetinde seyircinin merak duygusunu zirveye taşıyarak filmi izlemesi için bir baskı unsuruna dönüşüyor.
Belki bir dahaki müsait bir zamanda da yerli sinemamız için böylesi bir liste hazırlanıp hazırlanamayacağını masaya yatırma imkanı bulabiliriz.
Yıllar önce ‘Ölümü atlatma’ fikri üzerine kurulu bir senaryo geliştirildi ve “Final Destination – Son Durak" ismiyle çekilip, gösterime girdi. Teknik açıdan kuvvetli, senaryo açısından enteresan olan bu yapım, o kadar çok ilgi gördü ki birbiri peşi sıra devamı çekildi ve nihayet bu hafta serinin 5. Filmi de vizyona girdi.
Esasen konuyu, sinemaya epey mesafeli kişiler de biliyor: Bir insan yakazaten ölüm anını görse, sonra ona göre tedbir alıp o anda ölmese, daha sonra ne olur?
Aslında son derece cazip bir kurgu ve fikir, değil mi?
Nitekim bu beşinci filmde de benzer olaylar var. Kahramanımız ve arkadaşları, bir köprüde otobüs üzerinde tıkalı trafikte beklerken, rüyaya benzer bir şey görüyor ve otobüsten inip oradan uzaklaşıyorlar. Birkaç kişi ölümden –o anlık- kurtuluyor. Tabi daha sonra başlarına gelen daha fena olaylara doğru koştukların bilmiyorlar…
Batı dünyası, kültürel formlarından dolayı bazı kavramlara da bilinç ve hatta insani hisler yüklüyor. Son durak serisinde de ölümü adeta duyguları olan, insan ile çatışabilen bir mistik varlık olarak işleniyor. Ve onu atlatabilmek için insanlığın nasıl aciz durumlara düştükleri çok feci sonlar birebir gösterilerek bize yansıtılıyor.
Enteresan olan şey şu; 5 film boyunca da, kahramanlar ölüm gerçeğinden kaçmak üzere kurguluyorlar geleceklerini, ölümü kabullenerek değil. Durum böyle olunca, ‘kötü’ olan ölüm bir güzel eriyor muradına!
İçerik açısından bakacak olursak meselenin iki önemli yönü var.
Birincisi kader ile ilgili yönü. Yani ‘ecel birdir tagayyür etmez(değişmez)’ düsturu, ikincisi ise ölüme çekilen perde.
İlki hakkında eminim çok metinler okumuş, çok nasihatler dinlemişsinizdir. O nedenle ikincisine biraz yakından bakmak isterim.
İnsanoğlu her ne kadar ölümsüzlüğe ram olsa da, en mütemerrid kişiler dahi bilirler ki ölüm haktır ve gelecektir. Son Durak da genel anlamda bunu işliyor zaten. Sorun ise, ölümü yollayanı bilmezden gelip perdeyle uğraşması. Bu manada bakacak olursak, perdede gösterilen şey perdenin bizzat kendisine takılıyor.
Açayım: Rislale-i Nur’un bir çok yerinde anlatılan şu meseleye müracaat etmeliyiz: “Azrâil Aleyhisselâm Cenâb-ı Hakk’a münâcât edip demiş; “Kabz-ı ervah vazifesinde senin ibâdın benden küsecekler, şekvâ edecekler.” Ona cevaben denilmiş: “Senin vazifene hastalıkları ve musîbetleri perde yapacağım; tâ ibâdımın şekvaları onlara gitsin, sana gelmesin.” Aynen bu perdeler gibi Azrâil Aleyhisselâm’ın vazifesi de bir perdedir. Tâ haksız şekvalar Cenâb-ı Hakk’a gitmesin. Çünkü; ölümdeki hikmet ve rahmet ve güzellik ve maslahat cihetini herkes göremez. Zâhire bakıp itiraz eder, şekvaya başlar. İşte bu haksız şekvalar Rahîm-i Mutlak’a gitmemek hikmetiyle Azrâil Aleyhisselâm perde olmuş. Aynen bunun gibi bütün meleklerin, belki bütün esbâb-ı zâhiriyenin vazifeleri, izzet-i rubûbiyetin perdeleridir. Tâ güzellikleri görünmeyen ve hikmetleri bilinmeyen şeylerde kudret-i İlâhîyenin izzeti ve kudsiyeti ve rahmetinin ihâtası muhafaza edilsin, itiraza hedef olmasın ve hasis ve ehemmiyetsiz ve merhametsiz şeyler ile kudretin mübâşereti -nazar-ı zâhirîde- görünmesin.” (22. Söz /2. Makam)
Yani; film boyunca tüm olup bitenlerin ilahi bir kurgunun neticesi değil de, Azrail ya da ölümün gündelik şansızlıklar, kazaları gibi görürsek yanılmış oluruz. Kazalar, hastalıklar gibi, Azrail de bir perdedir… Şöyle bir idrak zincirine ihtiyacımız var: Ölüm; kazalar, hastalıklar; Azrail; Cenab-ı Hak…
Dip koçana ulaşınca, filmin ana sorusunun da cevabı ortaya çıkar tabi, insan kimi atlatmak istediğinin farkına varınca meselesinin rengi değişecektir emin olun.
Bitirmeden önce, madem girdik bu konulara biraz da manevi ‘flash forward’dan bahsedelim. Malum serinin tüm filmlerinde kahramanlarımız ileriye dönük bir takım görüntüler görüyorlar ve ona göre ölümden kaçmaya çalışıyorlar. Yine Risale-i Nur’a müracaat edecek olursak: “…Ben şimdiden görüyorum ki: Yakın bir zamanda ben kefenimi giydim, tabutuma bindim, dostlarımla veda eyledim. İşte kabrimin başına ulaştım, boynuma kefenimi takıp kabrimin başında uzanan cismimin üzerine durdum. İşte kabrime girdim, kefenime sarıldım. Teşyî'ciler beni bırakıp gittiler. Senin afv ü Rahmetini intizar ediyorum…” (17. Lema / 12. Nota)
Umarım anlatabiliyorumdur…
Sevgili okurlarıma naçizane bir uyarıda bulunayım. Bu tür filmlerin genellikle fragmanları filmden kat be kat iyi olur. Bu nedenle çok çok büyük bir beklenti içinde gitmesinler salona. Bir de… Ne yazık ki tüm seride olduğu gibi şiddet ve kan tüm çıplaklığıyla yer alıyor Son Durak 5 filminde. Sağlam ama sapasağlam bir mide lazım.
Hasılı; Son Durak bir çok açıdan vasat bir gerilim/macera ama işin künhüne varmak için iyi bir çıkış noktası olabilecek bir film…
Bazı kavramlar insanlık tarihi kadar kadim. Vicdan, merhamet, zulüm, başkaldırı, adalet, hak ve özgürlük… Yaşanılan tarih ne olursa olsun, küçük form değişiklikleriyle aynı oluyor bazı şeyler.
İspanyol bayan yönetmen İciar Bollain’in sarsıcı filmi También la lluvia -Yağmuru Bile- bütün bu kavramları içine alan bir hikâyeye sahip. Aslında bir hikâye de değil, çok farklı dönemleri içine alan çok farklı zaman dilimlerini işleyen üç ayrı hikâyenin iç içe geçmesi, demek daha doğru olur sanırım.
Merhum Meriç, “Altınlarını cam karşılığı dağıtan kızılderiliyi hiçbir zaman gülünç bulmadım… İsrail peygamberlerinden beri lânetlenmiş bir maden, altın. Adı, tarihin bütün cinayetlerine karışmış. Pıhtılaşmış kan, insan kanı.” diyerek cam güzellemesi yaparken, altının insanoğlu için nasıl bir zülüm aracı olduğunu da anlatıyordu.
Bayan Bollian’ın ana öyküsü de altına yaslanıyor. Şöyle ki: Bir film ekibi Christoph Colomb’un Amerika’nın keşfine dair film çekmek için Bolivya’ya gider. Ancak, ünlü kâşif bu filmde bildik maceracı ruhun epey dışında bir karakterdedir. Amerikan yerlilerini altın yüzünden esir alıp, zulmetmeye başlar. Film ekibinin hikâyesi de, yerli oyuncu seçimiyle başlıyor.
Geçmişin altını ne ise, günümüzün ‘su’yu da aynı gibi gösteriliyor filmde. Ki yeryüzünün birçok yeri için haklı bir benzetme. Zira film çekimi için bulundukları Bolivya, sömürgeci ülkeler tarafından neredeyse kanı emilmektedir. Son sömürü maddesi ise sudur. Her şeyi ellerinden alınan halk, sularına da göz konulduğunu anlayınca ufaktan isyan girişimleri başlıyor. Başkaldırının elebaşlarından biri ise, vaktiyle Amerika’da iki yıl kaçak işçilik yapmış olan ilginç bir kişiliktir ve filmin de önemli karakterlerinden birini kapmayı başarır.
Ne ki hem filmin içindeki filmde, hem Bolivya’da, hem de film setinde işler istenildiği gibi gitmez. Her karakter kendi kişisel serüvenini yaşarken, kimi dönüşür, kimi kahramanlaşır. Finalde ise, artık ülke ne eski Bolivya’dır, ne de film eski filmdir. Dolayısıyla filmin yapımcısı da yönetmeni de gerçeklerden payını almıştır.
Yağmuru Bile, birçok festivalde övgü ve ödül almış başarılı bir yapım. Başarısı sadece usta işi bir senaryoya sahip olmasından gelmiyor. Elbette sıra dışı ve derinlikli diyaloglar, etkileyici görsel planlar var. Ancak özellikle son derece sıradan görünen, lakin her yönetmenin harcı olamayacak olan kurgusu, usta işi oyunculukları ve toplumsal gerçekçi sekansları ile unutulmazlar arasına girmeyi başarıyor Yağmuru Bile…
İspanyol filmi, bir kez daha çok çarpıcı şekilde gösteriyor ki bazı şeyler için zaman ve mekân aşımı diye bir kavram yok. Zulmün coğrafyası olmuyor. Zamanı da… Bazı gerçekleri, acıları, isyanları ve vicdanları görebilmek için geçmişe seyahat yapmaya da gerek yok, uzağa gitmeye de… Dün altın etrafından dönen canilik, sömürü ve vicdansızlık, bugün su etrafında da dönebiliyor. Dün, kimlik, kişilik, insanca yaşam için yapılan başkaldırılar, bugün hava, su ve toprak için yapılabiliyor.
İşin tuhafı, tarihin bize ‘inançlı’ olarak sunduğu kahramanların nasıl birer inanç sömürüsü düzenini tesis ettiğini de bir kez daha hatırlatıyor Yağmuru Bile. Modern insanın kaybettiği değerler için bazı zamanlar, küçümsediği, hor gördüğü kitlelerden de kocaman bir ders alabiliyor.
İspanyol yönetmen aslında zor bir işe girişiyor. Bambaşka bir formda tarihsel kavramlar üzerine eğilirken konuyu dağıtma, anlatamama ve yüzüne gözüne bulaştırma riski çok büyük. Nitekim filmin ortalarında bir ara öyle de oluyor gibi. Film tek öykünün üzerine abanıyor ve neredeyse diğer iki öykü unutulmaya başlıyor. Lakin buna uzun süre izin vermeyip meseleyi toparlamayı başarıyor ustalıkla bayan Bollair.
Sinemanın bile küresel güçlerin elinde muazzam bir sömürü aparatına dönüştüğü günümüzde, bir sinema filminin böylesi sıkıntılı bir alana el atması, karmaşık ve ilgisiz gibi görünen üç ayrı hikâyeyi tek potaya koyup başarıyla eritmesi çok önemli bir meseledir.
Filmde de denildiği gibi, gerçeğin birçok düşmanı var, yalanın ise birçok dostu. Yağmuru Bile, yalanla dostluk kurmadığı gibi, gerçeğin düşmanlarının karşısına da dikilen bir film.
Yer yer klişe sol söylemlere takılan diyaloglar olsa da, özellikle Bolivya halkının haklı ayaklanması sahnelerindeki gerçekçilik ile hafızalardan kolay silinmeyecek tablolara imza atan bu filmi, imkânınız varsa izleyin. Yazılması gerekenin sadece onda birini yazabildiğimizi göreceksiniz.
EVEN THE RAIN
(YAĞMURU BİLE)
Yönetmen: Icíar Bollaín
Oyuncular: Gael García Bernal, Luis Tosar, Najwa Nimri, Emma Suárez, Cassandra Ciangherotti, Karra Elejalde
İnsanoğlunun dayanma gücüne dair sayısız yaşanmış örnek vardır. Bunların kimi ‘başarı öyküsü’ formunda, kimi ise ‘hayatta kalma’ şeklindedir. Güzeller güzeli Touching The Void filmini izleyenler hatırlayacaklardır (izlemeyenler varsa ilk iş izlesinler) dehşetli bir havada 6000 metre yüksekteki bir buz yarığının içinde bacağı kırık, aç susuz ve yalnız kalan dağcı Joe Simpson gibi bir adamın, acısını unutup uyuma itkisini yenerek yan bilinçli bir halde üç gün boyunca sürüne sürüne üs kampa geri dönmesini sağlayan şeydir dayanma gücü. Robert Winston, ‘İnsan İçgüdüsü’ isimli şaşırtıcı kitabında, dokuları, kemikleri, deriyi, kanı ve sinir sistemini oluşturmak üzere farklı gruplar halinde bir araya gelen hücrelerimizin, DNA’nın olağanüstü derecede karmaşık hayatta kalma makinesinin ayrılmaz bileşenleri olduğunu söyleyip ekler; “İnsan vücudu ve beyni DNA’nın hayatta kalmasını sağlamak için “tasarlanmış” adaptasyonlardır.”
Peki hangi kavram ve değerler yaşamdan ve hayatta kalmaktan daha mühim olabilir?
Hatırlayalım Polanski’nin meşhur Piyanist filmini. Bir fare gibi yaşamayı, salt yaşıyor olmak için tercih eden bir sanatçının hangi erdemi yüceltilmek istenmişti ki?
Özgürlük ya da inanç olabilir mi acaba aradığımız kelimeler?
Polonya’nın yetiştirdiği usta yönetmen Jerzy Skolimowski’nin “en iyi filmim” dediği, Venedik Film Festivali’nden Jüri Özel Ödülü ve En İyi Erkek Oyuncu Ödülleri ile dönen, Polonya Film Ödülleri’nde En İyi Film ve En İyi Yönetmen dahil olmak üzere toplam 4 ödülü alan “Essential Killing- Ölümüne Kaçış” klişe ifadelere sığmayacak derinlikte bir ‘kaçak’ filmi. Hem de şimdilerde sade suya tirit 3 boyutlu fındıkkıranlarla uğraşan A. Koncholovski’nin yazdığı, nicedir sesi soluğu çıkmayan Kazak usta Eldor Urazbayev’in yönettiği Sibirya Ekspresi kadar soğuk, sert ve sahici.
Vaktiyle dizi olarak yayınlanan, akabinde şatafatlı filmi çekilen (T. Lee Jones’a Oscar ödülü getirmişti) ünlü Kaçak filmiyle karşılaştıranı görürseniz ciddiye almayınız lütfen. Zira Ölümüne Kaçış, sıradan bir kaçak filmi değil, kökeninde insanın DNA’sında gizli olan hayatta kalmayı, özgürlüğe koşmak ile değiştirerek sunuyor film. Hani bu açıdan bakıldığında çok ciddi bir ‘varoluşçu’ duruşu var Ölümüne Kaçış’ın. Üstelik bütün mevzuyu ana karakterine tek cümle ettirmeden anlatmayı başarıyor Polonyalı yönetmen.
Gelelim hikayesine. Ben diyeyim Afganistan, siz deyin Pakistan gibi bir yerde. Kuş uçmaz kervan geçmez dağ başında, Amerikalılar –her zamanki gibi- özgürlük getirmek amacıyla insan avına çıkmıştır. Giyim kuşamı, saç ve sakalından –garanti- terörist olan bir yerli bir grup askerin takibiyle köşeye sıkışır. Silahı filan da yoktur, ancak ölmüş bir başka köylünün elinde sıkı sıkıya tuttuğu roket atarı alıp, peşine düşen Amerikalı askerleri havaya uçurur. Küçük bir kovalamaca sonrasında da yakalanır. Üzerine atılan bomba neticesinde kulak zarlarını yitirdiği için mi, yoksa doğuştan mıdır bilinmez -yönetmen bu konuda ketum zira- tek kelime etmez film boyunca kahramanımız.
Ancak her potansiyel terörist gibi kafasına çuval geçirilip Avrupa mı, Amerika mı tam olarak bilmediğimiz garip bir yere götürülür Müslüman tutsak. İşkence, dayak filan derken bir transfer esnasında içinde bulunduğu nakliye aracı şarampole yuvarlanır ve diğer mahkumların aksine kendisi hayatta kalır. O andan itibaren ise, hayatta kalma mücadelesi verirken, gerektiğinde elini kana bulamaktan da geri durmaz…
Bir çöl insanının, ayakları çıplak bir şekilde metrelerce kanın ve eksi derecedeki hava sıcaklığının hüküm sürdüğü bir coğrafyada, üstelik işitip/konuşmadan hayatta kalabilmesi mümkün mü? Film bu hali son derece gerçekçi ve çarpıcı bir dille anlatıyor.
Bir kere başrol oyuncusu Vincent Gallo döktürüyor. (Arizona Rüyası ve Ferrera’nın Cenaze’sinden hatırlayacaksınız) İki saat boyunca tek kelime etmeden sadece inleyerek izleyici ile işitsel empati oluşturabilmek her artistin harcı olmasa gerek.
Filmin hikayesi de yönetmen Jerzy Skolimowski’ye ait. Polonyalı sinemacı evrensel değerler üzerine son derece dikkatli ve sağlıklı bir dil üzerine oturturken filmini, İslam’a dair gösterdiği epizodik kareler önyargının, peşin algının, küçümsemenin işaretlerini de taşıyor. Müslüman’ın, hayatı sadece cihat ayetlerinden okuyor olması gibi tuhaf bir mantığı vurgular gibi ısrarcı bir şekilde her geri dönüşte cihat ayetlerini duyuyoruz.
Seyri kısmen zor Ölümüne Kaçış’ın. Ancak şiirsel görsellik ve yönetmenin hiç aceleci olmayan tarzı, -şayet tam rezone olabilirsek- kendi içinde bir ritmi ve aksiyonu da var filmin. Fakat elbette Harrison Ford’un Kaçak’ı gibi değil. Öyle bir beklenti ile gitmeyin. Bu kaynar su gibi sıcak günlerde Jack London romanlarından fırlamış gibi kurgulanmış sahneleri görmek istiyor ve üstelik hayatı hangi bedeller karşılığı koruyabileceğimize dair hikmet derlemek istiyorsanız izleyin bu filmi. İyi gelecektir, sıcağa da, hayata da…
Güzellik ya da çirkinlik, iç ile ilgili olmayan bir şey sanırım. Bittabi ‘iç ve ruh güzelliğinden’ bahsetmiyoruz burada. Şöyle açıklamaya çalışalım. Diyelim ki, cidden insanların çirkin bulduğu bir fizyonominiz var ve bunu estetik cerrahi ile düzelttiniz.
Yeni görüntünüzün içindeki yine sizsiniz. Herhangi bir ayna ya da yeni görüntünüzü size yansıtacak insan yahut eşya olmazsa değişen ne olacak?
2007 yapımı bir Jieho Lee filmi olan “The Air I Breathe – Soluduğum Hava” şöyle bir replik ile açılıyor: “Hep merak etmişimdir, bir kelebek güvenli kozasından çıktığında ne kadar güzel bir hâle geldiğinin farkında mıdır? Yoksa kendini hâlâ bir tırtıl olarak mı görür?” Bence gösterime girdiği dönem hak ettiği ilgiyi görmemiş bahtsız bir filmdir Soluduğum Hava ve belki yönetmen (ki aynı zamanda senaristtir) kendi tahmininin bile üzerinde değerli bir meseleye odaklanmıştır.
İsterseniz meseleye başka bir filmden bir okuma parçası alarak devam edelim. Bahsini ettiğimiz filmin aksine, gerek sinema çevreleri, gerekse izleyiciden hak ettiği ilgiyi gören bir başka film Crash-Çarpışma şöylesi bir metinle açılıyordu: “Dokunma duygusu bu. Bir şehirde yürürsün, değil mi? İnsanlara sürtünerek geçersin, insanlar sana omuz atar. Los Angeles’ta kimse sana dokunmaz. Her zaman bu metal ve camın (kahramanlar gecenin bir vakti, araba farlarının aydınlatıp durduğu kaza yapmış bir ekip otosundadırlar çünkü) arkasındayız. Herhâlde o dokunuşu o kadar özlüyoruz ki birbirimize çarpıyoruz; sadece bir şey hissedebilelim diye.”
Çok bilinen bir klişedir bu; bilmem nerede minicik bir kelebek kanat çırpar, olayla alakasız görünen (kelebeğe epey uzak da olabilir bu yer) bambaşka bir yerde büyük depremler olur!
Her birey yaşadığı hayat perspektifinden algılar hayatı ve öyle yaşar. Oysa, kalabalık bir caddede yürüyen insanların hepsi birbirinin hayatını etkiler bir şekilde. Biz elimizde ruhani bir mercekle manzaraya pilot açıyla bakmadığımız için, bu karmaşık görüntüdeki etkileşimi görmekten acizizdir. Soluduğum Hava, bambaşka dünyaların bambaşka insanlarının birbirinin hayatını nasıl etkileyebileceğini anlatan muazzam bir sinema filmi. Elbette bunu yaparken, Batılı dünyanın sığ sularındaki öyküleri kullanıyor ama meseleye biraz yoğunlaşıp, biraz kafa patlatınca film açılıyor ve katmanlara ayrışıyor. Ortaya ise muazzam bir ibret tablosu kalıyor.
Antik bir Çin atasözüne sırtını yaslıyor Soluduğum Hava. Bu söze göre, insanoğlunun varlığını kontrol eden dört element var: aşk, keder, zevk ve mutluluk. The Air I Breathe, dört karakterin hayatları üzerine kurulu bir hikâye. Filmdeki her bir karakter de bu duygulardan birini temsil ediyor. Sarah Michella Gellar kederi, Kevin Bacon aşkı, Brendan Fraser zevki, Forest Whitaker ise mutluluğu canlandırıyor.
4 ayrı hikâyenin bazen çetrefilli, bazense son derece basit iç içe geçmişliğini perdeye yansıtan filmde, sıradan bir bankacının hırslarına yenik düşmesiyle başına açtığı işi görüyoruz önce. İş arkadaşlarına kulak misafiri olarak hiç yapmadığı bir şeyi yapıyor ve kumar oynuyor. Ardından başı mafyayla belaya giriyor. Derken bir temas noktası karakter ile mafya mensubu bir karakterin peşine takılıyoruz bu kez. Yaşayacağı olayları bir şekilde önceden hisseden, buz gibi soğuk ve hissiz bir gangster hikâyeyi örmeye başlıyor. Oradan ise, orta hâlli bir şarkıcının hayatına dalıyoruz ve nihayetinde bütün hikâyeleri toplayıp ana hikayeyi oluşturan doktora ulaşıyoruz.
“The Air I Breathe – Soluduğum Hava”nın anlattığı öyküler çok basit ve yalın. Anlatım da öyle. Bu açıdan bakıldığında sıradan bir Amerikan görüntüsü var filmde. Ama neredeyse her karakteri çok başarılı bir oyuncu canlandırmış. Şahsen hep mukallit rollerden tanıdığımız Brendan Fraser’in oyununu izleyince hayranlık duyuyor insan. Whitaker ise bildiğimiz büyük oyuncu. Andy Garcia da döktürüyor âdeta.
Film elbette bir İnnaritu filmi derinliğinde değil, ancak taşıdığı kumaş şahsen beni çok etkiledi. Ve özellikle diyalogları. Her biri felsefi bir metin parçası gibi. Ve bize söylüyor ki, ey insan sahip olduğun bazı zaaflar senin için ödül olabilir ve bazı üstünlükler de lanetin olabilir! İnsan acizliğini hissettiği derecede insandır!
Muhteşem oyunculuklarla taçlandırılmış derinlikli ve son derece başarılı bir dram Soluduğum Hava, keşke gereksiz olan bir iki, çok kısa rahatsız edici sahnesi olmasaymış!
Serin bir mağara gölgesinde sabır taşı çatlatacak kadar dingin ve sakin damla damla biriken billur pınarlar gibi parıldar derinlerimdeki duygularım. Ve ben her Eylül ayrılıkları hatırlar, tekrar kanarım.
Gerçi ayrılıklar artık eskisi kadar hasar veremiyor bana. Belki bünye alışkanlık yaptı, belki kabullendi asi ruhum.
Asla şikâyetçi de değilim aslında. Çünkü her giden bir boşluk bırakırken ardından, yeni ve -kalışlar kadar olmasa da- güzel hasletlere gebe bırakabiliyor bellekleri.
Sözgelimi hayaller ile sıkı fıkı oluyor sevdalı insan. Ducasse’nin Moldoror’u, Atay’ın Olric’i gibi kendine musahhar bir hizmetkâra dönüşebiliyor hayaller.
Ve bilir misin; hayalin kadar randevusuna sadık kimse yoktur. Ne zaman gözümü kapasam karşımdasın.
Biliyorum en fazla bir ömürlük uzunluğu olacak bu hasretin. Böylesi bir sevdaya, bir ömür, mesafe mi yani?
Sonra… Sonra teselliler anlamsızlaşıyor mesela… ‘Hayat devam ediyor’ sözü de tam olarak doğru değil, hayat hasrete dönüşüyor, bir noktadan sonra.
Şu doğru olabilir belki; sevdayı hayata dönüştürebilirsen devam eder ancak ve o zaman boyu kısa gelir ömrün, ürkütücülüğü kalmaz ölümün. Bir de zorluğu var tabii ayrılığın.
Gidişin bana başka yeni meziyetler kazandırdı. Sözgelimi yine; hayallerden yeni hayatlar inşa edebiliyorum artık. Umudun harcıyla karıyorum hasreti, içine bol miktarda gözyaşı döküyorum, mermer gibi sağlam yeni hayallerim oluyor. Büsbütün kötü değil hani.
Bir duvarını mutlaka eksik bırakıyorum hayallerimin, bir gün döneceksin umuduyla.
Sonra yorgun düşüyor ve ‘bırak’ diyorum, ‘bırak aramıza yalnızlık girsin!’
Ve sen… Benden uzakta, ola ki gezinirken bir yerlerde…
Yorgun bir düş görürsen, bil ki benden düşmüştür.
Eylül geceleri tuhaf oluyor, Eylül sabahları uzak…
Ezanlarla beraber bekliyorum seni, aynı kararlılıkta ve aynı karanlıkta.
Gece ki, en çok hüzün damlatıyor tavan çatlaklarından…
Bir kalemde siliyorum gözyaşlarımı.
Bir kalem de unutturmuyor seni.
Bir şair geliyor sonra başucuma, yastığımın altına iliştiriyor bilmediğim kelimeleri: “Yaşamak… Ne acayip iştir ki… Bu ne mene gidiştir ki…” Fırlıyorum kalk borusunu duymuş siper süvarisi gibi; “He he hey de Tarantababu He he hey, yaşamak ne güzel şey!”
Gitmen ‘olmaman’ demek değil, kalırken olmayanlara nasıl anlatayım ki bunu?
Zaman çok zalim; haftalar, aylar, yıllar... Sırayla ısırıyorlar… Ne çok zehir varmış saatin akrebinde?
Ayrılık anlaşılır bir şey, mesafelere de… Mesafeyi merhametsiz yapan sevdanın büyüklüğü..
Ne kadar uzaksan o kadar yakınlaşmam lazım kendime, bunu temrin olarak belledim. Bir dua bırak mermer avlusuna güzergâhının, belki bir garip yolcu susuzluğunu giderir!
Acı büyütmüyorsa ruhumuzu anlamı kalır mı yaralarımızın? Ve gerçeğe yaklaştırmıyorsa bizi günahlarımız, neye yarardı ki gözyaşlarımız!
Sonra soğuk terler dökülüyor duvarlardan…
Bir sela sızıyor rüyalarımdan, avuçlarımda ettiğim duaların sızısıyla uyanıyorum.
Bak şiir yazdırdı bana yokluğun, her nakaratı suskunluk.
Böyle sulu sepken ağlamak için, yağmurlar gibi Eylül’ü mü beklemeliydim!