6 Haziran 2013 Perşembe

Geriye kalan her şeyi unutsak da olur!


Galiba cümle Friedrich Nietzsche’ aitti ve şöyleydi: “Kalabalığa derin görünmek isteyen kimse karanlığa yönelir, kalabalık da dibini görmediği her şeyi derin sanır.”

Ve şöyle yazmıştı yazılarını genelde beğenerek okuduğum bir yazar; “Taksim'de Gezi'de herkes çöp topluyor, yemek yapıp dağıtıyor, küfür edenleri uyarıyor, birbirini kolluyor. Geleceğimizin erken bir fotoğrafı.” Açıkçası diğer beyaz adamların mevzuyla ilgili zorlama romantizmleri pek ilgili çekmemişti ama bu iddialı cümleler hakikaten ilginçti. Yoksa Ayşe Arman vapurlar felan mühim değildi…

Vakit ikindi sonrasıydı ve Taksim'e çıkan yolların kaldırımlarından çift yönlü bir insan trafiği vardı. Hava kararmadan aşağılara inmek isteyen aceleci turistler ile akşam karanlığında alanda olmayı tercih ettikleri belli olan, Taksim’e doğru yürüyen acelesi olmayan göstericiler.


Taksim’e çıkan her yolun sonunda olduğu gibi Sıraselviler’in girişinde de devasa bir barikat var. Genelde demirler kullanılmış. Küçük bir gezinti sonrasında buranın durumu en iyi olan barikat olduğunu görüyoruz. Bazı sokakların girişinde kamyonlar yan yatırılmış, bazılarında otobüsler yakılıp, harap edildikten sonra enlemesine konulmuş, bazılarında ise polis araçları barikat olarak kullanılmış. Marmara otelinin önünde televizyonun canlı yayın aracı tahrip edilmiş, üzeri sloganla dolu, hatıra resmi çektiriyor göstericiler. Bana çok ilginç geldi ama durumdan rahatsız gibi görünmüyorlardı açıkçası.

Taksim’deki büyük anıt da dahil olmak üzere yüksek olan her yere örgüt bayrakları, sloganlar asılmış. Büyük bir kentin en mühim meydanından çok bir banliyö görüntüsü var Taksim’de. Buraya gelmem de ayrı hikaye:

Bulunduğum yer metro ile ulaşımı mümkün kılmıyordu ve özel araçla oralara kadar gitmenin mümkün olmadığını biliyordum. ‘acaba giden taksi olur mu?’ endişesiyle yola baktım ki, tam da Sıraselviler’den bir tanesi çıktı karşıma. En fazla yirmibeşinde bir genç. Ve ben daha sormadan çıkan kısmın özetini geçti adeta. İlk şoku enteresandı: “Müşteri vardı, bir baktım gürültü, ardından kalabalık, derken taş yağmuru başladı. Yapıştırdım abi, ne yapayım, baktım iki araç çarpraz durmuş, durursam araba pert olacak, çektim el frenini kızakladım, hafiften tamponla park yerindeki arabalara vurdum ama anında uzadım ordan…”

İnmeden önce zıpkın kaptan şoförüm uyarıyor; abi duman görürsen genzin ilk yanarsa biberdir, koku ilk gelirse portakal, işte o pis, hemen kaç!!!

Sanki nargile tarifi yapıyor gibi çok kolay söyledi bunları.

Eylemciler ellerinin yetiştiği her noktaya slogan yazmış. Hatta biri şöyle, ‘Slogan yazacak boş duvar bulamadım!”

Marmara oteli zarar görmemiş gibi duruyor ama kapıdaki görevliler acayip tedirgin. Hemen altındaki Starbucks talan edilmiş ve Devrim Büfe yapılmış. Simit, su, çay servisi yapılıyor. Her şey bedava…


AKM uzaktan çok ilginç görünüyor. Damında bir sürü insan. Kimi gösterici, kimi medya mensubu, kurmuşlar tripodu görüntü alıyorlar. İki sevgili ayaklarını sarkıtmış, mehtabı izler gibi meydanı izliyor. Ve AKM’nin ön tarafı neredeyse pankart ve bayraklarla dolu. Bu yaşıma kadar ismini duymadığım parti ve örgüt isimleri. Hepsi özgürlük vaat ediyor.

‘AKM’yi yıktırmayız’ şeklinde bir iddiası var bu eylemcilerin. Yani önem veriyor beyaz insan bu binaya. Fakat neredeyse tamamen harabe haline gelmiş durumda. Camlar kırık, içerisi karanlık. Girip bir bakalım niyetiyle oraya yöneliyoruz ama ne mümkün. Ağır bir idrar kokusu ve her taraf tam mezbelelik. Bu kadar önem verilen binaya bunun yapılması biraz garip açıkçası.

Bir çöp toplayan adam var Maçka tarafındaki çıkışta. Eylemcilerin bize büyük bir romantizm eşliğinde gösterilerek topladıkları çöp torbalarını koydukları yer burası. Küçük bir plastik torba tepesi. Adam, etrafında atılan sloganları umursamadan torbaları karıştırıyor. En çok plastik şişelere talep var. Bir halk otobüsü neredeyse iskelet halinde. Kız arkadaşını ve onun yancısını yanına alan bir genç direksiyona oturmuş, hadi sizi istediğiniz yere götüreyim diyor. Kikirdeyerek hatıra fotoğrafı çekiyor gençler. Hemen arkasında bir emniyet aracı da yakılmış ve enkaz halinde. Onun içinde bir delikanlı şapkasını yüzüne kapamış uyuyor. Sprey boyayla kapatılmaya çalışılan yazının sadece ‘emniyet’ kısmı görünüyor.


Yine o kesif amonyak kokusu. Fakat zamanla alışıldığından olsa gerek, kimsede rahatsızlık emaresi yok. Belki de atılan gazdan dolayı kokuya alışkınlık var.

Parkın girişindeki inşaat barakalarının camları yok. Duvarlarda sloganlar üst üste yazılı durumda. Üç çocuk ele geçirdikleri bir polis kaskıyla oynuyor. Biri başına takıyor, diğeri sertçe kafasına vuruyor ve ortak tepki: “İşlemiyor lan!”

BDP organize bir şekilde eğleniyor. Müzik sistemleri var, halay çemberi oluşturmuş ‘şemmame’ oynuyorlar, biraz ötede bir minibüsteki ses sisteminden rahmetli Cem Karaca haykırıyor, “ben bir ceviz ağacıyım Gülhane parkında. Ne sen bunun farkındasın, ne de polis farkında…”

Yıllar önce ödül töreninde Ahmet Kaya’ya çatal bıçak yağdıranların muadilleri parkın orta yerinde gayet entelektüel bir gururla sohbet ediyorlar.

Anti-kapitalist Müslümanlar da bir yer kapmış. Kocaman bir pankartın altında başı açık kızlarla kapalılar memleket meselelerini vuzuha kavuşturuyor. Barakaların dibine birkaç kadın oturmuş. Kiminin kucağında çocuğu, kimi bebek arabasında. Yorgunlar belli. ‘Süt bitti nereden bulabiliriz’ diye bağırıyor bir genç anne.

Gezi Parkı’nın hemen girişindeki ilk geniş alana upuzun bir pankart asılmış: Kızıl Meydana hoş geldiniz. Kim ne derse desin, mevcut kalabalık ile eylemin en başındaki kitle arasında çok büyük bir profil farkı var. Standlar var mesela komünist efsanelerin posterleriyle süslenmiş, kitap-dergi filan satıyorlar. Başka bir stantta iki genç kız Ekim Gençliği Yaz kampı kampanyasının satışını yapıyor. İzmir-Özdere’de olacakmış. ‘özgürlüğümüz için buluşuyoruz’ yazıyor ilan afişinde.

Garip bir panayır kurulmuş sanki, tüm bu sıra dışı manzara normalmiş gibi davranıyor çoğu eylemci. Gecikmiş bir 1 Mayıs yaşanıyor adeta.

Bir de ekmek derdinde olanlar var tabi. Çöp toplayan gariban gibi. Su satıyor kimi, kimi bayrak. Biri deniz gözlüğü satıyor, bir genç pazarlık yapıyor bermuda şortuyla.

Bir genç kız erkek arkadaşını getirmiş ama çocuk durumun idrakinde değil gibi, ‘Çağla Natuliste filmi kaçırmayalım olur mu?’ diyor kız çekiyor kolundan gel bak, dilek ağacı var burada. Tahrip edilen bir araç adeta dilek ağacına dönüştürülmüş. Herkes bir şeyler yazıp yapıştırıyor. Meraklı insanlar da okuyorlar bunları. Biri çok enteresandı: “Bizleri mutlu etiğin için teşekür ederiz Tayip amca:)”



Elbette başta dilek ağacı olmak üzere, her şey güllük gülistanlık ve zeka içeren esprilerle süslü değil Taksim’de. Bir kere kim ne derse desin District 9 filminin platosuna dönmüş Taksim Meydanı. Yakılan araçlar, kırılan cam çerçeveler, her taraftan sarkan bayraklar, sloganlar…

Duvarlar mesela… Sloganlarla dolu ve arada müthiş zeka parıltısı taşıyan örnekler olsa da, bir nefret ve öfke kusan dil hakim Taksim’i çevreleyen bina duvarlarında. En galiz küfürlerden, en uçuk özgürlük naralarına kadar. Taksim yaşanan travmanın derinliğini göstermesi açısından çok önemli verileri taşıyor hala. Amonyak ve gaz kokuları altında.

Russel’in o müthiş lafı eşliğinde eylem alanını terk ediyorum: “İnsan olduğunuzu hatırlayın. Geriye kalan her şeyi unutsanız da olur!"

Karanlıktan Gelen: Kapıyı çalan kimdir?


Pek çok alanda bayrağı kaybeden Hollywood’un elinde kalan nadir mevzilerden biri bilim-kurgu türü. Amerikan sineması bu türe dair o kadar büyük ve önemli filmler üretti ki, tatmin çıtası kolay ulaşılır bir yükseklikte değil. Açıkçası, yeni çıkan her bilim-kurgu örneği bu nedenle çok fazla şansa sahip olamıyor. Karanlıktan Gelen (Dark Skies) bu türün en cazip temalarından birine; uzaylı meselesine, gizem ve korkuyu da ekleyerek etkileyici olmaya çalışan bir film.

Üniversite yıllarımda oturduğumuz semtte bir adam vardı. Yaşını tam tahmin edemediğimiz bu tuhaf adam, zaman zaman bekar evimize gelir ve inanılması zor şeylerden bahsederdi. Anlattığına göre, yaklaşık 20 yıl önce uzaylılar onu evinden alıp, daha önce hiç görmediği yerlere götürmüş, bir şekilde beyninin kopyasını almış, genetiğine müdahale etmiş ve yine bir gece yarısı geri getirip evine bırakmışlardı. Merak dolu bakışlarımız eşliğinde sorduğumuz hemen her soruya kendi mantığı içinde cevaplar veren bu tuhaf adam, ilk etapta dinleyenleri etkilese de, farklı günlerde sorulan aynı sorulara farkla cevaplar verdiği için, hemen herkesten ‘deli’ damgası yemişti bile. Ve sadece bir soruya cevap ver-e-mediğini hatırlıyorum. O da şu: “Peki abi, bu uzaylılar, bu kadar insan varken neden seni seçtiler?” Önce biraz bozuluyor ve sonra sorunun hakkını teslim ediyordu: “İşte onu ben de bilmiyorum ama bir gün ortaya çıkar sebebi!”

Scott Stewart, kariyer olarak görsel efekt sahasında uzmanlaşmış bir isim. Çok büyük projelerde görev almış. Iron Man, Red Cliff, ünlü bilim-kurgu klasiği Blade Runner’in revizyonu gibi önemli işlerde onun ismi de var.

Üstelik eli kalem tutan biri Steward. Daha önce Kıyamet Melekleri (Legion) ve Kutsal Savaşçı (Priest) isimli iki özgün ama vasatı aşamayan filmi hem yazımına katkıda bulunmuş, hem de yönetmenliğini yapmıştı. Her iki filmin de hem tür açısından, hem de muhteva olarak bir takım ortak paydaları vardı. Steward, sadece bilim-kurgu tarzını kullanmıyor, buna birkaç farklı tür ve küçümsenmeyecek derecede inanç referansları ekleştirerek yapıyordu filmlerini. Karanlıktan Gelen, yönetmenin bu türdeki yolculuğunda üçüncü durağı. Açıkçası yönetmen, daha önce çektiği iki filmin bazı yönlerini, ya izleyiciyi çok tatmin etmediği için tırpanlamış ya da artık o alanda söyleyecek başka şeyi kalmamış. Bu nedenle Karanlıktan Gelen, ‘Uzaylılar’ klişesine fazlasıyla sahip ve neredeyse yeni bir şey söylemeyen bir yapım.


Hikaye şöyle: Şehrin kenar ama fakir olmayan mahallesinde yaşayan genç bir aile rutin hayatlarını mutlu-mesut şekilde devam ettirirken, bir anda evlerinde garip şeyler olmaya başlar. İlk başlarda hırsızdan şüphelenirler ama öyle olsa bile çok muzip biri olmalıdır hırsız. Zira pek bir şey çalmadığı gibi, evdeki eşyalar ile tuhaf şekiller çizer, ortalığı birbirine katar. Klasik güvenlik önlemleri almaya çabalarken, küçük çocuklarının da tuhaflaştığını görürler. Ve en inanılmaz olan olur, eve gelenler hem çok gizemli, hem de ısrarcıdırlar. Aile bir anda uzaylıların ürkütücü tehdidi altında kalır.

Film, Steward’ın önceki yapımlarından ziyade mebzul miktarda Paranormal Activity ve Ruhlar Bölgesi filmlerine benziyor. Yapımcının aynı olması bu nedenle tesadüf değil. Birinde cin vs, diğerinde ruhlara atfedilen gizem, Karanlıktan Gelen’de uzaylılara yükleniyor.  Bu nedenle bu iki filmi hatırlatan epey sahne var. Scott Steward’in biraz önce bahsini ettiğimiz iki filminin, son filminden farklı olmasının nedenlerinden biri de, yapımcının bu işe fazla bütçe ayırmaması olabilir. Bir önceki filmini 60 milyon dolara çeken yönetmen, bu filmi için sadece 3.5 milyon dalar harcamış. Dolayısıyla Karanlıktan Gelen, yüksek sahne pek içermediği gibi, genellikle Paranormal Activity gibi evin içerisinde geçiyor.

Filmin sıkı sıkıya sarıldığı ilk kavram, ailenin korunma güdüsü. Çaresiz durumda kalan kalan modern insanın, aradığı çıkış yöntemlerini sırayla uygulayan sıkışık aile, kendi kavramlarına sıkı sıkıya sarılarak belayı defedebilmeye uğraşıyor Karanlıktan Gelen’de. Bununla beraber, film salt bir uzaylı tehdidi ile sınırlı kalmıyor, Amerikan hayatının günceline ait pek çok meseleyi de yan mesele olarak işliyor. Ekonomik sıkıntı, işsizlik, bozulan dengeler vs.


Film, neredeyse tüm süresi boyunca hiçbir sürprize sahip olmadan, sadece seyirciyi tedirgin etme güzergahında ilerlerken, kendini kaptıranlara iyi vakit geçirtiyor ve esas vurucu darbeyi finalde yapıyor. Scott en iyi bildiği şeyi, görsel ve işitsel efektleri başarıyla uygulayarak filmin gerilim dozunu hep yukarıda tutuyor. Karanlıktan Gelen’in başarılı olan özelliklerinden biri de, filmin ana korku öğesi olan uzaylıları çala-kamera bir iki planda gösterip, gerilimi buna rağmen sağlayabilmesi.

Son tahlilde şunu söyleyebiliriz; her ne kadar düşük bütçeli bir prodüksiyon gibi görülse de, musallat olan belayı (ruh ya da cin yerine uzaylılar) değiştirerek kontrollü bir film olmuş Karanlıktan Gelen. Ait olduğu kültür gereği, çok fazla hakim olamadığı post-apokaliptik mevzular yerine (Priest ve Legion örneğinde olduğu gibi) daha güncel ve bilim-kurgu perspektifiyle klişe hikayesiyle kısmî bir başarıya da ulaşıyor. Neticede bu türe uzaktan muhabbet gösterenleri sıkmayacak, türün aşinalarını tatmin edecek bir yapım çıkıyor ortaya.