Galiba cümle Friedrich Nietzsche’ aitti ve şöyleydi: “Kalabalığa
derin görünmek isteyen kimse karanlığa yönelir, kalabalık da dibini görmediği
her şeyi derin sanır.”
Ve şöyle yazmıştı yazılarını genelde beğenerek okuduğum bir
yazar; “Taksim'de Gezi'de herkes çöp topluyor, yemek yapıp dağıtıyor, küfür
edenleri uyarıyor, birbirini kolluyor. Geleceğimizin erken bir fotoğrafı.”
Açıkçası diğer beyaz adamların mevzuyla ilgili zorlama romantizmleri pek ilgili
çekmemişti ama bu iddialı cümleler hakikaten ilginçti. Yoksa Ayşe Arman
vapurlar felan mühim değildi…
Vakit ikindi sonrasıydı ve Taksim'e çıkan yolların
kaldırımlarından çift yönlü bir insan trafiği vardı. Hava kararmadan aşağılara
inmek isteyen aceleci turistler ile akşam karanlığında alanda olmayı tercih
ettikleri belli olan, Taksim’e doğru yürüyen acelesi olmayan göstericiler.
Taksim’e çıkan her yolun sonunda olduğu gibi Sıraselviler’in
girişinde de devasa bir barikat var. Genelde demirler kullanılmış. Küçük bir
gezinti sonrasında buranın durumu en iyi olan barikat olduğunu görüyoruz. Bazı
sokakların girişinde kamyonlar yan yatırılmış, bazılarında otobüsler yakılıp,
harap edildikten sonra enlemesine konulmuş, bazılarında ise polis araçları
barikat olarak kullanılmış. Marmara otelinin önünde televizyonun canlı yayın
aracı tahrip edilmiş, üzeri sloganla dolu, hatıra resmi çektiriyor
göstericiler. Bana çok ilginç geldi ama durumdan rahatsız gibi görünmüyorlardı
açıkçası.
Taksim’deki büyük anıt da dahil olmak üzere yüksek olan her
yere örgüt bayrakları, sloganlar asılmış. Büyük bir kentin en mühim meydanından
çok bir banliyö görüntüsü var Taksim’de. Buraya gelmem de ayrı hikaye:
Bulunduğum yer metro ile ulaşımı mümkün kılmıyordu ve özel
araçla oralara kadar gitmenin mümkün olmadığını biliyordum. ‘acaba giden taksi
olur mu?’ endişesiyle yola baktım ki, tam da Sıraselviler’den bir tanesi çıktı karşıma.
En fazla yirmibeşinde bir genç. Ve ben daha sormadan çıkan kısmın özetini geçti
adeta. İlk şoku enteresandı: “Müşteri vardı, bir baktım gürültü, ardından
kalabalık, derken taş yağmuru başladı. Yapıştırdım abi, ne yapayım, baktım iki
araç çarpraz durmuş, durursam araba pert olacak, çektim el frenini kızakladım,
hafiften tamponla park yerindeki arabalara vurdum ama anında uzadım ordan…”
İnmeden önce zıpkın kaptan şoförüm uyarıyor; abi duman
görürsen genzin ilk yanarsa biberdir, koku ilk gelirse portakal, işte o pis,
hemen kaç!!!
Sanki nargile tarifi yapıyor gibi çok kolay söyledi bunları.
Eylemciler ellerinin yetiştiği her noktaya slogan yazmış.
Hatta biri şöyle, ‘Slogan yazacak boş duvar bulamadım!”
Marmara oteli zarar görmemiş gibi duruyor ama kapıdaki
görevliler acayip tedirgin. Hemen altındaki Starbucks talan edilmiş ve Devrim
Büfe yapılmış. Simit, su, çay servisi yapılıyor. Her şey bedava…
AKM uzaktan çok ilginç görünüyor. Damında bir sürü insan. Kimi
gösterici, kimi medya mensubu, kurmuşlar tripodu görüntü alıyorlar. İki sevgili
ayaklarını sarkıtmış, mehtabı izler gibi meydanı izliyor. Ve AKM’nin ön tarafı
neredeyse pankart ve bayraklarla dolu. Bu yaşıma kadar ismini duymadığım parti
ve örgüt isimleri. Hepsi özgürlük vaat ediyor.
‘AKM’yi yıktırmayız’ şeklinde bir iddiası var bu
eylemcilerin. Yani önem veriyor beyaz insan bu binaya. Fakat neredeyse tamamen
harabe haline gelmiş durumda. Camlar kırık, içerisi karanlık. Girip bir bakalım
niyetiyle oraya yöneliyoruz ama ne mümkün. Ağır bir idrar kokusu ve her taraf
tam mezbelelik. Bu kadar önem verilen binaya bunun yapılması biraz garip
açıkçası.
Bir çöp toplayan adam var Maçka tarafındaki çıkışta.
Eylemcilerin bize büyük bir romantizm eşliğinde gösterilerek topladıkları çöp
torbalarını koydukları yer burası. Küçük bir plastik torba tepesi. Adam,
etrafında atılan sloganları umursamadan torbaları karıştırıyor. En çok plastik
şişelere talep var. Bir halk otobüsü neredeyse iskelet halinde. Kız arkadaşını
ve onun yancısını yanına alan bir genç direksiyona oturmuş, hadi sizi istediğiniz
yere götüreyim diyor. Kikirdeyerek hatıra fotoğrafı çekiyor gençler. Hemen
arkasında bir emniyet aracı da yakılmış ve enkaz halinde. Onun içinde bir
delikanlı şapkasını yüzüne kapamış uyuyor. Sprey boyayla kapatılmaya çalışılan
yazının sadece ‘emniyet’ kısmı görünüyor.
Yine o kesif amonyak kokusu. Fakat zamanla alışıldığından
olsa gerek, kimsede rahatsızlık emaresi yok. Belki de atılan gazdan dolayı
kokuya alışkınlık var.
Parkın girişindeki inşaat barakalarının camları yok.
Duvarlarda sloganlar üst üste yazılı durumda. Üç çocuk ele geçirdikleri bir
polis kaskıyla oynuyor. Biri başına takıyor, diğeri sertçe kafasına vuruyor ve
ortak tepki: “İşlemiyor lan!”
BDP organize bir şekilde eğleniyor. Müzik sistemleri var, halay
çemberi oluşturmuş ‘şemmame’ oynuyorlar, biraz ötede bir minibüsteki ses
sisteminden rahmetli Cem Karaca haykırıyor, “ben bir ceviz ağacıyım Gülhane
parkında. Ne sen bunun farkındasın, ne de polis farkında…”
Yıllar önce ödül töreninde Ahmet Kaya’ya çatal bıçak
yağdıranların muadilleri parkın orta yerinde gayet entelektüel bir gururla
sohbet ediyorlar.
Anti-kapitalist Müslümanlar da bir yer kapmış. Kocaman bir
pankartın altında başı açık kızlarla kapalılar memleket meselelerini vuzuha
kavuşturuyor. Barakaların dibine birkaç kadın oturmuş. Kiminin kucağında
çocuğu, kimi bebek arabasında. Yorgunlar belli. ‘Süt bitti nereden bulabiliriz’
diye bağırıyor bir genç anne.
Gezi Parkı’nın hemen girişindeki ilk geniş alana upuzun bir
pankart asılmış: Kızıl Meydana hoş geldiniz. Kim ne derse desin, mevcut kalabalık
ile eylemin en başındaki kitle arasında çok büyük bir profil farkı var. Standlar
var mesela komünist efsanelerin posterleriyle süslenmiş, kitap-dergi filan
satıyorlar. Başka bir stantta iki genç kız Ekim Gençliği Yaz kampı
kampanyasının satışını yapıyor. İzmir-Özdere’de olacakmış. ‘özgürlüğümüz için
buluşuyoruz’ yazıyor ilan afişinde.
Garip bir panayır kurulmuş sanki, tüm bu sıra dışı manzara
normalmiş gibi davranıyor çoğu eylemci. Gecikmiş bir 1 Mayıs yaşanıyor adeta.
Bir de ekmek derdinde olanlar var tabi. Çöp toplayan gariban
gibi. Su satıyor kimi, kimi bayrak. Biri deniz gözlüğü satıyor, bir genç
pazarlık yapıyor bermuda şortuyla.
Bir genç kız erkek arkadaşını getirmiş ama çocuk durumun
idrakinde değil gibi, ‘Çağla Natuliste filmi kaçırmayalım olur mu?’ diyor kız
çekiyor kolundan gel bak, dilek ağacı var burada. Tahrip edilen bir araç adeta
dilek ağacına dönüştürülmüş. Herkes bir şeyler yazıp yapıştırıyor. Meraklı
insanlar da okuyorlar bunları. Biri çok enteresandı: “Bizleri mutlu etiğin için
teşekür ederiz Tayip amca:)”
Elbette başta dilek ağacı olmak üzere, her şey güllük
gülistanlık ve zeka içeren esprilerle süslü değil Taksim’de. Bir kere kim ne
derse desin District 9 filminin platosuna dönmüş Taksim Meydanı. Yakılan araçlar,
kırılan cam çerçeveler, her taraftan sarkan bayraklar, sloganlar…
Duvarlar mesela… Sloganlarla dolu ve arada müthiş zeka
parıltısı taşıyan örnekler olsa da, bir nefret ve öfke kusan dil hakim Taksim’i
çevreleyen bina duvarlarında. En galiz küfürlerden, en uçuk özgürlük naralarına
kadar. Taksim yaşanan travmanın derinliğini göstermesi açısından çok önemli
verileri taşıyor hala. Amonyak ve gaz kokuları altında.
Russel’in o müthiş lafı eşliğinde eylem alanını terk ediyorum: “İnsan olduğunuzu hatırlayın. Geriye kalan her şeyi unutsanız da olur!"












