20 Nisan 2009 Pazartesi

Harbiden yoruyor musun hayat?


Popüler kültür acımasız bir tüketici, dandik bir ürün ambalajı ya da yarım günlük yara bandı gibi değersizleştiriyor kelimeleri. Ve bazen bir hissi en iyi ifade eden tümce popüler kültürün gündelik çöp sepetinde öylece buruşmuş olabiliyor. Siz ne kadar ‘ama’ filan deseniz de iğfal edilmişçesine rahatsızlık veriyor o kelimeler. Lakin inat mı etmek lazım yoksa yaralı atın anlının ortasına kurşun boşaltır gibi acı çekmesin diye (evet, canı vardir kelimelerin, acı da çekerler, mutlu da olurlar) unutkanlık mermisini mi dayamak lazım bilemiyor insan. Yine de bizde kalsın hafiflik ve Serdar Ortaç’tan ödünç almış olalım başlığı…

Yorar mı hayat hakikaten? Ya da koskoca yaşam bir yorucu maraton mudur her yanımızı yara bere içinde bırakan?

Bugün gazetesindeki bir haber beni alıp buralara getirdi. Şöyleydi: Eski mankenin yürek burkan yaşam hikayesi…” yormakla kalmamış, burup bir kenara atmıştı hayat.

Ama… Bir dakika, hayat mıydı bizi yoran, yoksa biz miydik hayatı yanlış ucundan tutan?

“Eski manken” konusuna döneceğiz… Önce dışarıdan, bazı konularda nesepleri (mezhep miydi yoksa o?) hayli geniş olan batılılardan bir örneğe bakalım.

Yaklaşık 3 yıl önce Fransa’da bir kitap yayınlandı. İsmi ‘Nue-Çıplak’ olan kitabın yazarı ilginç bir kişilikti: Erotik sinemanın kült ismi Sylvia Kristel, nam-ı diğer Emmanuelle!

Sondan başlayalım isterseniz. Sylvia Kristel şimdilerde Hollanda, Amsterdam'da iki oda bir göz, üstelik kiralık bir çatı katında yalnız yaşıyor. Gençliğinde bedeninden para kazanan sektör, yaşlanınca ona sırtını dönmüş. Sektördeki her genç kız gibi uyuşturucu ve alkol batağına gırtlağına kadar gömüldükten sora 2002’de doktorların koyduğu ‘kanser’ teşhisi ile frene basmış Kristel. Artık alkolik ve kokainman değil.

Özellikle ilgilensin ilgilenmesin erkekler hatırlarlar en azından resimlerini… Bir dönem gençliğin önüne idol olarak sunulan bir cinsellik objesi ile genç kitlelerin hayranı olduğu o kadın yok artık.

Ne var peki?

Alnında ve gözlerinin etrafında kırışıklarıyla, hafif sarkmış yanaklar, gözlerinde derin bir hüzün!

1970'li yılların ortasında dünyayı sarsan Emmanuelle filminin yıldızı. Filmlerini görmeyenler posterlerine illa ki denk gelmişlerdir. Bambi koltukta erkek şehvetine sunulan masum genç kız!

İlk filminde daha 20 bile değildi yaşı, şimdi 60’a yaklaşıyor.

Ve Çıplak isimli kitabı bir pişmanlıklar senfonisi sanki. Mutsuz bir çocukluk ile başlıyor hayat. Utrecht'te anne ve babasının işlettiği otelde çocukluğu pek de mutlu geçmemiş. İşi başından aşkın anne ve ilgisiz bir babanın üç çocuğundan büyüğü Sylvia. Dansa ve aynalara aşık. Hayalleri var tabi, ancak yaşadığı zıtlıklar onun ruhunu burup duruyor. Eğitimini bir manastırda, rahibelerin gözetiminde tamamlıyor. Sanırsınız ki tutucu bir annesi var değil mi? Asla, anne alkolik ve kızını küçük yaşta güzellik yarışmasına zorla götüren bir ebeveyn. Avrupa Televizyon Güzeli yarışmasını kazanıyor.

Güzel yüzü, Emmanuelle Arsan'ın erotik kitabını beyaz perdeye aktarmak isteyen yönetmen Just Jaeckin'in dikkatini çekiyor. Emmanuelle hiçbir oyunculuk deneyimi olmayan Kristel'in ilk filmi. Ona şöhretin kapılarını ardına kadar açıyor. Başlarda utangaç bir kız ulan bu genci bozmak için uyuşturucuya alıştırıyor sektör. İçkiler su gibi akıyor hayatında. Ve tabi kokain! Seks sektörüne girince hep normal film sektörüne geçeceği günü bekliyor sabırla ama hiçbir zaman gelmiyor o günler! Açıkçası soyunmaktan başka bir iş de yapmadığı için oyunculuk yeteneğinin olup olmadığından bile emin değil.
Hala da öyle! Eroin ve kokain bitiriyor onu. Burun kemiği eriyor kokainden.

“Sayısız erkekle beraber oldum” diyor pişmanlıkla. Ve ekliyor: “Erkekler bedenimi sevdi, onların hayallerindeydim ama yüreklerini asla görmedim” diyor. Sadece bedeni de değil erkeklerin istediği; şöhreti ve parası… hepsini alıyorlar elinden: masumiyeti, kadınlığı, şöhreti, parası, sağlığı ve hayatı…

Şimdilerde yine başladığı noktada gibi. Küçücük odasında aynaya bakıyor iç geçirerek ve hayallere dalıyor yalnız başına. Birkaç yıl arayla iki kanser atlatmış. Arada sırada çıktığı şovlardan altı aylık kirasını çıkarttığı zaman mutlu. Şöyle diyor; “Oğlum Arthur yeryüzündeki en kıymetli varlığım. Hayattan bana kalan tek şey diyor.”
Şimdi bozuk bir ev eşyası gibi çatıya atılmanın verdiği burukluk ile daha da utangaç ve yaşadığı acıların yüzüne yüklediği kırışıklıklar ile daha mutsuz yaşıyor.
Bediüzzaman Onbirinci Şua’nın Üçüncü Meselesi’ne şöyle başlar: “Bir zaman, Eskişehir Hapishanesinin penceresinde, bir Cumhuriyet Bayramında oturmuştum. Karşısındaki lise mektebinin büyük kızları, onun avlusunda gülerek raksediyorlardı. Birden, mânevî bir sinema ile elli sene sonraki vaziyetleri bana göründü. Ve gördüm ki, o elli altmış kızlardan ve talebelerden kırk ellisi, kabirde toprak oluyorlar, azap çekiyorlar. Ve on tanesi, yetmiş seksen yaşında çirkinleşmiş, gençliğinde iffetini muhafaza etmediğinden sevmek beklediği nazarlardan nefret görüyorlar kat'î müşahede ettim. Onların o acınacak hallerine ağladım. Hapishanedeki bir kısım arkadaşlar ağladığımı işittiler. Geldiler, sordular. Ben dedim: "Şimdi beni kendi halime bırakınız, gidiniz."


Evet, gördüğüm hakikattır, hayal değil. Nasıl ki bu yaz ve güzün âhiri kıştır; öyle de, gençlik yazı ve ihtiyarlık güzünün arkası kabir ve berzah kışıdır. Geçmiş zamanın elli sene evvelki hadisatı sinema ile hal-i hazırda gösterildiği gibi, gelecek zamanın elli sene sonraki istikbal hadisatını gösteren bir sinema bulunsa, ehl-i dalâlet ve sefahetin elli altmış sene sonraki vaziyetleri onlara gösterilseydi, şimdiki güldüklerine ve gayr-ı meşru keyiflerine nefretle ve teellümlerle ağlayacaklardı.”

Bir din adamının meselesini anlatırken sinema dilini kullanması ilginç değil mi?



Gelelim Gülseren Burdurlu’nun öyküsüne…
İzmir’de varlıklı bir ailenin kızı olarak dünyaya gelen, Amerikan Koleji’nden sonra Güzel Sanatlar Akademisi’nden mezun olan ve ünlü butiklerde mankenlik yapan Gülseren Burdurlu (79), lüks bir hayatın ardından sokaklarda yaşarken bulunuyor.

İstanbul‘da sokak çocuklarının çıkardığı “Sokak Kedisi” dergisi çalışanlarının yaralı olarak bulduğu yaşlı kadının ilginç hayat hikayesi ortaya çıkıyor.


“Sokak Kedisi”nin sahibi Ferhat Şahin, Gülseren Burdurlu’yu sokak çalışması yaptıkları sırada Parmakkapı’da sırtından yaralı halde bulduklarını söylemiş.
Yaşlı kadını Kumluk Caddesi’ndeki derginin bürosuna getirdiklerini dile getiren Şahin, tedavisini yaptırdıkları sırada onu yerleştirecek yer ararken nüfus müdürlüğünden aldıkları kayıtlardan kadının ilginç hayat hikayesine ulaştıklarını belirtiyor.

Şahin’in anlattıkları ilginç:

“Gülseren Burdurlu’yu bulduğumuz sırada yaralı ve perişan bir haldeydi. Konuşamıyordu. Uzun süredir banyo yapmamış gibi görünüyordu. Arkadaşlarımızla alarak derginin bürosuna götürdük. Burada temizlenmesini sağladığımız yaşlı kadına yemek vererek tedavisini yaptırdık. Bu sırada kendisini yerleştirmek için de yer aramaya başladık. Başvuru yaptığımız huzur evleri almıyordu. Arkadaşlarımız ilgili nüfus müdürlüğünden işlemler için Gülseren Burdurlu’nun kayıtlarını çıkardı. Kayıtlar elimize geldiğinde bazı isimlerin çağrışım yapması üzerine kendisine sorular sorduk. Sorularımıza aldığımız yanıtlar bizleri çok şaşırttı. Yaşlı kadını uzun uğraş ve ısrarlar sonunda Okmeydanı’nda bulunan darülacezeye teslim ettik.”
BABASI ÇOK ZENGİN BİR DOKTOR
Gülseren Burdurlu ile yapılan ve “Sokak Kedisi”nde yayınlanacak olan röportajda, Burdurlu’nun İzmir‘de varlıklı bir ailenin kızı olarak dünyaya geldiğini, eğitiminin başarılarla dolu olduğunu anlattığını öğreniyoruz.
Kolejde ve güzel sanatlar fakültesinde okuduğunu ve yurt dışında da kaldığını belirten Burdurlu, röportajda şunları söylüyor:
“Dedem Derviş Bey İzmir‘in en tanınmış tüccarlarından biriydi. Daha sonra annem evlenince İstanbul‘a geldik. Annem üç evlilik yaptı. Öz babam Cevdet Burdurlu aile tarafından çok zengin bir doktordu. İkinci evliliğini Arif Cemil Denker ile yaptı. Denker, yazardı. Almanca-Türkçe lugatı yazan kişiydi. Üvey babam olmasına rağmen çok severdim. Daha sonra annem Doktor Şeref Tomruk ile evlendi. Kasımpaşa’daki Deniz Hastanesinin kuruluşunu yapan doktorlardan biriydi. O da genç yaşta vefat etti. Dedem, çocuklarını çok iyi yetiştirmiş. Dayılarımdan biri olan Hıfzı Timur, İstanbul Hukuk Fakültesi profesörlerindendi. Öteki dayım Hüseyin Timur, Ege Üniversitesinde profesördü. İkisi de yurt dışında eğitim aldı. Ben İzmir‘de Amerikan Kız Koleji’nde okudum. Daha sonra üvey babam sanata meyilli olduğum için güzel sanatlar akademisine gitmemi istedi. Fındıklı’da Güzel Sanatlar Akademisi’nde dekorasyon bölümünde okudum.”
Vaktiyle popüler bir yıldız olan Serpil Örümcer'ın kaderi de farklı değil.

Bir dönem bakanlık yapan ve 8. Cumhurbaşkanı Turgut Özal’a karşı Cumhurbaşkanlığına aday olan Fethi Çelikbaş’ın da yakın akrabası olduğunu savunan Burdurlu, hayatta olan akrabalarının da kendisine sahip çıkmadığını söylüyor.
“SES SANATÇISI ZEHRA BİLİR’İN OĞLUYLA EVLENDİM”

“Türkü Ana” olarak bilinen ses sanatçısı Zehra Bilir’in oğluyla 1962 yılında evlendiğini anlatan Burdurlu, üvey babası Arif Cemil Denker’in evliliğe karşı çıktığını ve kocasını boşanmaya zorlanıyor.

1967 yılında boşanmalarının ardından bir daha evlenmediğini belirterek şöyle devam ediyor:
“Mutlu bir evlilik yaptım, ama babam eşimden ayırdı beni. Çok saçma ve komik bir sebep yüzünden ayırdı bizi. Eşim Zehra Bilir’in oğluydu. ‘Ailemize şarkıcı birini neden getirdin’ dedi. ‘Bizim köklü bir ailemiz var’ dedi. Ben ayrılmak istemedim, ama babam para vererek boşanma celbi çıkartmış. Ayırdı bizi. Ayrılmayı istemedik. Eşim ve kayın validem beni çok severdi. Ben de onları çok severdim. Boşandıktan sonra yaşama küstüm. Bir süre mankenlik yaptım. Uzun yıllar yalnız yaşadım. Elimde avucumda ne varsa tükettikten sonra 5 ay önce oturduğum evden atıldım ve sokakta yaşamaya başladım.”
Tekrar Bediüzzaman’a dönecek olursak şu satırlar daha anlam kazanıyor sanki: “Geçmiş zamanın elli sene evvelki hadisatı sinema ile hal-i hazırda gösterildiği gibi, gelecek zamanın elli sene sonraki istikbal hadisatını gösteren bir sinema bulunsa, ehl-i dalâlet ve sefahetin elli altmış sene sonraki vaziyetleri onlara gösterilseydi, şimdiki güldüklerine ve gayr-ı meşru keyiflerine nefretle ve teellümlerle ağlayacaklardı.”
Şimdi tekrar Serdar Ortaç jargonuna dönerek sorma zamanı; hayat hakikaten yoruyor musun?

Kampanya

Henüz bir seçim sürecini atlattık. Pek kazasız belasız geçtiği söylenemez ama yerel seçimlerde propaganda süreci işi işportacılık mantığıyla cazgırlık ortak paydasında buluşturunca müthiş bir görsel ve işitsel kirlilik yaşandı. Siyasi partilerimizde öyle bir anlayış var ki, zannediyorlar ki en çok bayrak asan en çok oy alacak! ya da en çok bağıran seçim otobüsü seçilecek! Yok tabi gerçekle bir alakası tüm bunların.

Bir de belediyecilik hizmeti ve sosyal sorumluluk projeleri başlıkları var. Aşağıda yaklaşık 40 yıl önce yapılan bir bilinçlendirme kampanyasının ürününü bulacaksınız. Bir internet sitesinde tesadüfen denk geldiğimiz bu çalışma 'Acaba 40 yıl önceki siyasi anlayış bugünün ilerisinde miydi?' sorusunu ciddi anlamda sormamıza neden oluyor. İstanbul'un 21. Belediye Başkanı dr. Fahri Atabey döneminde yapılan bu çalışma, hem yapanları hem de Dr. Fahri Bey'i rahmetle anmak için büyük bir fırsat.

Dr. Fahri Atabey Kimdir:
Fahri Atabey 1913 yılında İstanbul'da doğdu. 1937 yılında İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni bitirdi. 1940 yılında Gülhane Askeri Tıp Akademisi’ne asistan olarak girdi. 1943’de doğum ve kadın hastalıkları uzmanı oldu. 1947 yılında İngiltere’ye staj yapmak icin gitti. 1950 yılında Türkiye’ye döndü ve İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde asistan olarak görev aldı.

1952’de Zeynep Kâmil Hastanesi Başhekimliği’ne getirildi. Zeynep Kamil Hastanesinin gelişip büyümesine büyük katkılarda bulundu. Başhekimliğe atandıktan hemen sonra ameliyathane ile 150 yataklı kadın hastalıkları kliniği ve 200 yataklı çocuk kliniğinin yapımına başlandı.

1960-1963 yıllarında başhehimlikten ayrı kaldı. Adalet Partisi koalisyon hükümeti döneminde tekrar aynı göreve getirildi. 1968’de Adalet Partisi’nden İstanbul Belediye Başkanı seçildi. 8 Haziran 1968 - 9 Aralık 1973 tarihleri arasında İstanbul'un Belediye Başkanı olarak görev yaptı. 2 Ağustos 1994’de vefat etti.