Yavuz Turgul Yeşilçam’ın içinde yetişerek, stilize anlamda Yeşilçam dışı filmler çekebilmiş ender yönetmenlerimizdendir. Dönemin sinema endüstrisinin kalbi olan Ses dergisinde yaptığı gazetecilik ile Yeşilçam’ı en iyi bilen sinemacılardan biri olmuştu. Yönetmenliği adım attığında yaşı 40’a yaklaşıyordu. Fahriye Abla sonrasında çektiği Muhsin Bey, Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni ve Gölge Oyunu, şans ve şansızlığı aynı anda yaşamasına neden olmuştu. Şanlısıydı çünkü üslup ve tarz anlamında Turgul Sineması’nın üç muhteşem örneğini vermişti. Şansızdı, zira Yeşilçam can çekişiyor ve neredeyse sadece video sektöründe kendine yaşama şansı buluyordu. Bu nedenle bu üç film izleyiciden o dönem hak ettiği ilgiyi göremedi.
1996 yılında yazıp yönettiği Eşkıya sadece Turgul sineması için değil, Türk sineması için bir kırılma noktasını oluşturdu. Eşkıya gişe, sinematografi ve kalite anlamında çıtayı öyle bir yere koydu ki, sinemamı ister istemez silkinip kendine geldi.
Aradan yaklaşık 10 yıl geçtikten sonra çektiği Gönül Yarası ise beslendiği damarı unutmadığını gösterdi Yavuz Turgul’un. Gönül Yarası hem klasik Yeşilçam melodram kalıplarına uyuyordu, hem de Turgul sinemasında üst yerlere yerleşiyordu.
Bu nedenle son filminin üzerinden geçen 5 yıl sonrasında çekeceğini duyurduğu Av Mevsimi bir çok Türk sinemaseverde heyecan dalgasına neden oldu. Hele bir de, kadrolu başrol oyuncusu Şener Şen’e ilave olarak Cem Yılmaz’ın da kadroda olacağının duyulması beklentileri tümden yükseltti.
Av Mevsimi de diğer Yavuz Turgul filmleri gibi senaryosu da yönetmene ait olan bir çalışma. Polisiye türünden olması açısından bir ilk Turgul için. Çıkış hikayesini ise filmin hemen girişinden öğreniyoruz: Yavuz Tanyeli’nin bir resim çalışmasından ve o çalışmaya aldığı bir nottan esinlenerek yazılmış: Yeni bir şeylerin görüleceği aralıklar mutlaka vardır.
Buraya kadar hiçbir sorun yok ve her şey normal gibi.
Kadro da hiç ama hiç mi fena değil. Şen ve Yılmaz’a ilave olarak büyük oyuncu Çetin Tekindor bile var kadroda. O kadar büyük bir kadro ki, Türk sinemasının önemli isimlerini tek kare gördüğümüz planlar bile var filmde.
Elbette böylesi önemli ve farklı bir yönetmenin çekeceği filmin, -en azından kağıt üzerinde- sıradan polisiyelerden farklı olması lazım. Nitekim Filmin katmanları arasına yerleştirilen sosyal gerçeklikler ve karakterlerine sinen sınıfsal betimlemeler Turgul’un kalemine yakışan ve onu farklı kılan unsurlar.
Fakat gelin görün ki, her şey süt liman ve tozpembe değil Av Mevsimi’nde…
İsterseniz konuya bir bakalım: “Tecrübesi, sezgileri ve takipçiliğiyle tüm teşkilatın “Avcı” olarak bildiği Ferman (Şener Şen) ile yalnızca bakışlarıyla bile lakabının hakkını veren “Deli” İdris (Cem Yılmaz) cinayet masasında görevli, baba-oğul kadar yakın iki polistir. Antropoloji mezunu, sessiz sakin Hasan (Okan Yalabık) ise bu ikiliye yeni katılmış bir “Çömez”...
Öldürülen genç bir kız onları uyuşturucu taciri Asit’le, Türkiye’nin en zengin adamlarından Battal Çolakzade’yle (Çetin Tekindor), kızın ağabeyleri Abbas, Vakkas ve daha birçok farklı insanla karşı karşıya getirecektir.
Hayatını eşine adayan, onun hastalığıyla boğuşan Ferman, boşandığı eşi Asiye’ye (Melisa Sözen) tutkuyla bağlı İdris, yeni mezun ve bu dünyaya yabancı Hasan... Çözmeye çalıştıkları cinayet, bu üç polisin hayatını değiştirecektir.
Yavuz Turgul her filminde olduğu gibi, Av Mevsimi’nde de karakter analizlerini çok iyi yapmış ve neredeyse tüm karakterleri gerçeklik düzlemine ‘cuk’ oturtmuş. Ancak gelin görün ki, ‘İlla de Şener Şen’ ısrarı sanki bundan sonra hem yönetmene, hem usta oyuncuya zarar verecek gibi. Kurt bir polisten ziyade, Muhsin Bey’i çağrıştıran Şener Şen, her ne kadar oyun gücüyle durumu kurtarmaya çabalasa da, çoğu zaman yetmiyor ne yazık ki. Keza Cem Yılmaz da öyle. Organize İşler’deki mafyoz tiplemeyi neredeyse birebir arızalı kanun adamı karakterine oturtuyor yönetmen.
Başrolünü Christian Slater’ın oynadığı bir Amerikan dizisi var: The Forgotten… Amerika’da kimliği belirlenemeyen ölülere verilen isim var: Jane/John Doe… Dizi, her bölümde kimliği bilinemeyen bir cesedi ele alıyor ve onun anlatımıyla çözüme kavuşturuyor. İşte Av Mevsimi de başlarda böylesi bir yöntem izler gibi oluyor ama. Ortalarında unutuyoruz bu anlatımı. Finalde tekrar görüyoruz.
Av Mevsimi’nin hikayesi çok klasik ve basit ama yönetmenin yeteneği ve görsel titizlik bu basitliği nispeten gideriyor. Ancak çok ciddi bir ritim sorunu ile karşı karşıyayız. Oysa hiçbir Yavuz Turgul filminde böylesi bir aksama olmamıştı. Dahası, ‘Burada soruları bon sorarım’ türü klişelerden, suçluya haklarını okumak gibi beylik planlara hiç ama hiç gerek yoktu bence.
Ve merakla başlayıp, aksiyon ile devam eden hikayenin, sonunun neredeyse tam ortalarda belirmesi, filmin en büyük zaafı bence. Öyle ki daha ilk yarısı bitmeden, yanımda oturan arkadaşım filmin finalini söyleyiverdi. Ve yine duyunca üzüldüğüm bir izleyici yorumu: ‘Behzat Ç. dizisinde bile daha çok merak unsuru var!’
Av Mevsimi’ni bir televizyon kanalında, haftada bir yayınlanan polisiyelerden farklı kılan tek şey, görselliği sanırım.
Ve böylesi büyük bir usta için bu kelimeyi yazacağımı asla düşünmezdim ama; ‘maalesef’ iyi olmayan bir film Av Mevsimi.
