16 Aralık 2012 Pazar

İhtimal



Vazgeç papatya yolmaktan,

                                  ihtimal intihardır aşık için


Halının altı



Terence Mallick'in o güzeller güzeli 'İnce Kırmızı Hat - The Thin Red Line'  filminin ortasında, savaşın tam göbeğinde, ateş altındaki asker, evini, bahçesini, penceresini, perdelerini havalandıran rüzgarı hatırlayarak, 'Bize verilenin kıymetini bilemedik' diyordu. Sezai Karakoç, enfes ve veciz 'Dağ Çağrısı'nda ise şöyle sesleniyordu: "Dağın ucuna çıkıp haykırmak istiyorum. Gelin, her göze biriniz yerleşin. Dağ bir tek yapıdır. Dağ canlansın, bir toplum olsun... Her gece damlarımıza çiğ yağsın. Gün doğarken yazın arıları konsun ağaçlara, bağlara. Kulaklarımızda an sesi. Bir oğul uğultusu. Ve güneş doğarken bizi billur bardaklarda suyumuzu içerken yakalasın. Suyu çınlatsın taze gün ışığı. Bardağın içinden fırlasın çocuksu, toy gün ışıkları. Adeta daha yeni doğmuş olan yavru ışıklar..."

Emin Alper, ilk filmi olan Tepenin Ardı'nda bizi tam tersi bir odaktan sarsıyor. Verilen onca nimetin, güzelliklerin, insanoğlunun zaafları ve şüphe kukumavıyla nasıl bir cehenneme dönüşebileceğini gösteriyor.

Son derece mütevazı bir film gibi duruyor Tepenin Ardı... Basit, sade ve küçük bir hikaye gibi. Emekli bir orman işçisinin aile çevresinde dönerek derinleşiyor ve paranoyanın nasıl bir cinnet mustatiline çevirdiğini görüyoruz bu sıradan hayatları.


Kendisi de Yörük olan Faik, emekli olduktan sonra kurduğu dünyasında varlığını bir tür aile içi gerilimle zinde tutuyor. Tepenin arka kısmında yaşayan ve günü birlik sınır aşımıyla kendi hayatına tecavüz ettiğini düşündüğü, bizim görmediğimiz başka yörükler. Yardımcısı Mehmet (ki onun da vardır marazi yönleri), onun karısı Meryem, çocukları Süleyman ve Aliye... Dağların eteğine, derenin yamacına ve kavakların yanı başına kurulu bu minimal dünyada bir ikiyüzlülüğün hüküm sürdüğünü hissediyoruz. Ancak, tepenin arka tarafındaki düşman, bu yüzleşmeyi sürekli erteliyor ve halının altına süpürüyor hep.

Faik'in, dul oğlu Nusret ve iki torunu Zafer ile Caner'in iki günlüğüne gelmesiyle, iki yüzlülük kazanının fokurdamaya başladığını görüyoruz. Zafer, bir asker gazisi. Muhtemelen doğuda askerlik yaparken şirazeyi şaşırmış, psikolojiyi bozmuş ve ilaçla tedavi ediliyor. Caner ise, ergenliğe yeni adım atarken, bambaşka erkeklik gösterilerinin derdinde. Yamak Mehmet, içinde biriktirdiği Faik öfkesini kavak fidanlarından çıkarıyor. Ailenin sürüsüne çobanlık yapan oğlu Süleyman ise bambaşka bir dünyada ve insanlardan daha çok köpeği Paşa ile samimi. Küçük kızı saymazsak, filmin tek kadın karakteri Meryem, daha çok bir kurban görüntüsünde. Erkeklerin öfke ve paranoyalarıyla şekillenen bu ilkel yaşamda 'dişil' bir unsur. Enteresan bir şekilde, filmin en küçük kahramanı, en aklı başında konuşan karakteri. Küçük kız, çevresi öfke ve ikiyüzlülükle sarılı bir dünyada -üstelik hiç sırıtmadan- en can alıcı cümleleri söyleyiveriyor.


Başlarda, tanımaya çabaladığımız bu dünyanın çok daha büyük ve temel bir problemi olduğunu anlıyoruz bir süre sonra: Ötekileştirme. Faik, Tepenin Ardı'ndaki yörüklere takıntılı. Nusret, bastırdığı açlığı Meryem ile gidermeye kalkışıyor ve zaten yeterince paranoyak olan Mehmet büsbütün çileden çıkıyor. Her biri kendi arasında çatışan, birbirine rol yapan garip bir aile...  Ama esas gerilim ve çatışmanın kaynağı 'diğer yörükler'...  Bu çatışmayı klasik bir Seferoğulları-Tellioğulları gerilimiyle ve mizahi dille de vermek mümkün ya da Tepenin Ardı'nın yaptığı gibi, can yakıcı bir iki yüzlülük sarmalıyla da...

Ne var ki Faik'in büyük bir özen ve öfke ile oluşturduğu bu paranoid düşman, dönüp kendi ailesini vurmaya başlıyor...

Aslında tarihe benzer bir mental yaklaşımla bakarsak, Tepenin Ardı'nın çok doğru bir yerde durduğunu söylemek mümkün. Bütün o büyük savaşlar, kıyımlar, dökülen kanlar, benzer paranoyalar ve ön yargılar ile başlıyor.


Filmin bana göre temel sütunu olarak duran 'endişe' öykü boyunca bünyeye sızmış bir kurt gibi kemiriyor gövdeyi. Ve canına okuyor hayatların. İkiyüzlü yakınlıklar, öfkeyle harmanlanmış hayatlar ödedikleri bedelin farkına bile varamıyorlar belki de...

Karakterler hakkında tam kanaat oluşurken devreye girip, dozu giderek yükselen gerilim, hikayeye bir miktar 'ket' vursa da, özellikle ikinci yarıda filmi seyirlik kılıyor. Bu anlamda olumlu katkı yapıyor, diyebiliriz.

Aslında bu his (yer yer patinaj yapsa da) hiç yabancı değil, gerilim ustalarının özellikle kapalı mekanlarda verirken başardıkları düzeyde bir 'endişe' hissini izleyiciye geçirmeyi başarıyor. Ki bunu çok önemli buluyorum şahsen.

Toplam iki elin parmaklarını geçmeyecek kadar az sayıda oyuncu barındıran bir film Tepenin Ardı. Ve oyunculuklar hayranlık verici düzeyde sahici.

Hikayenin en büyük problemi derinleşememesi, tüm eşelemelere rağmen. İkinci en büyük sıkıntı ise, omurga hikayeye bir türlü karar verilememesi. Bir çok yan hikayeye sürtünerek akan bir yapısı var Tepenin Ardı'nın.

Açıkçası bu kadar doğal bir platoyu bulup, bu kadar güzel resim yapmaya uğraştıktan sonra, görüntü kalitesinin bu kadar düşük olmasına şaşırdım. Belki de benim izlediğim kopya kötüydü bilemiyorum ama Tepenin Ardı filminin en önemli kusuru, görüntüdeki teknik kalitesizliktir, diyebilirim. Bu zaafı belki de Emin Alper'in filmini bir Metin Erksan filmi olabilecekken epey uzaklara atıveriyor.


Mevlana'nın benlik, nefs ve ötekileşmeyle ilgili enfes bir öyküsü vardır Mesnevi'de: Nefs-i emmâreye aslan ve tavşan hikâyesindeki aslanı misal getirir. Hikâyede ormandaki hayvanlar her gün içlerinden birini feda etmeyi aslana vaat etmişlerdir. Aslan açlığı ve oburluğu ile tüm orman ehlini, bütün güzellikleri yiyen tüketen nefs-i emmâredir. Bir bir hayvanları yerken bu gidişe akl-ı meâdı temsil eden tavşan «dur!» der. Aslanı kuyu başına götürerek, kuyudaki aksini kendisinin rakibi olan bir aslan olarak gösterir, rakibini alt etmek için kuyuya atlayan aslan kuyuda mahsur kalır. Nefsin kuyuya kapatılması kavgaya tutulması demektir. Nefis bir hile ile de olsa kendi düşmanının kendisi olduğunu görmüş, onunla çarpışmak etmek için kuyuya atlamıştır. Düşmanı yok etmek isterken, yok olan kendisi olur...

Faik'in hikayesi de böyle bir şey... Tepenin Ardı'nda olduğu varsayılan düşmana verilmek istenilen her zarar, kendi ailesine döner. Öcüleştirilen 'öteki' yörükler belki de hiç bir şey yapmadan, aile fertlerinin zaaflarıyla bir tür otonom, aile içi savaşı sürdürür.


Korku birleştirir ama kuşku canına okur insanın. Paranoya bir kez eline geçirmeyegörsün hayatın dizginlerini, mantık rafa kalkar ve öfkenin zembereği boşalır. Artık en akıl dışılık bile normalden sayılmaya başlar.

Ve bir ecinni ürperticiliğiyle örülen öteki can alıcı bir rende gibi çalışıp, törpülüyor kan akıtarak bu küçük hayatları. Ama neticede değişen çok şey olmuyor.

Ha tepenin ardı, ha halının altı...

Hasıl-ı kelam; eksiksiz değil ama son dönem Türk sinemasının en önemli çalışmalarından biri Tepenin Ardı... 



Kâfi...



Bir miktar dua gizledim sensiz günler için.

               Zulasında sevda olan hayallerin,

                        Avuçları dua tarlası…

             Biliyor musun?

                        Aslında gelsen bile fark etmez.

             Ziyadeleşmeyecek hiçbir şey...

    Ne hasret,

    Ne keder…

                            İyisi mi sen;

                                                 Bir ‘amin’ de yeter!

Benim minik cüccelerim!



Bir papazdı İskoç George MacDonald… Aynı zamanda bir yazar. Yazdığı sıra dışı fantastik masallar 20. Yüzyılın birçok yazarı için esin kaynağı oldu. Hele ki Prenses ve Goblin kendisinden etkilenen Tolkien için bambaşka bir kulvar açılmasına vesile olacaktı.

J.R.R. Tolkien’i biliyoruz zaten. Bir dilbilimci. 18 farklı dile hakim olduğu söyleniyor. Dil ile kafayı kırmış biri. Mevcut dilleri incelemiş, yalamış, yutmuş ve belki de eğlence olsun diye ‘tekrara düşmeden yenisini yapma’ cehdine girişmiş bir arızalı şahsiyet. Bu akla ziyan adam, mevcut dilleri yetersiz görmüş olacak ki, oturup kendi dil icat etmiş. Elf diliyle uğraşmaya başladığında yaşı henüz 19 imiş. Kendi icat ettiği dil sayısının 14 olduğu söyleniyor ama çok da abartmamak lazım, yan dillerin hiçbirine Elfçe kadar hakim değil. 60’lı yıllarda çekilen bir belgeselde Elfçeyi konuşabilecek kadar içselleştirildiği görülür Tolkien’in. Bu kadar emek amaçsız olmasın diye, bu dilleri konuşan karakterleri üretmeye başladığında, zamanla yeni bir ırk/lar oluşturduğunu görmüş ve nicedir zihnini meşgul eden ‘Orta Dünya’ mitine doğru savrulmuş yönetmenimiz. Öyle böyle değil, neredeyse dört başı mamur, bir tür paralel evren gibi. Haritasını bile çizmiş.



İşin uzmanları, bize hayranlık veren bütün bu şeyler için, ‘gayet normal’ diyorlar. Her ne kadar ‘Yapılmış bir dili tekrar etmenin ne faydası var, yenisini yapalım’ demesine çok anlam veremeseler de! Aslında, kurguladığı dünya her ne kadar inanılmaz olsa da anlaşılmaz değil. Yazdığı evrenin ve kahramanlarının hemen hepsinin dip koçanı hayatının bir yerinde duruyor Tolkien’in. Yaşadığı kasabadaki devasa kuleye bakıp ‘İkiz Kule’yi, bilmem hangi arkadaşının karısının soy ismine takılıp, bir başka karakteri oluşturmuş. Misal örümcek Shelob karakteri, kendisini küçükken ısıran örümceğe dayanıyor. Kitaplarında yaşanan maceralarının çoğunun İskandinav mitlerinden kolajlar olduğunu kendisi söylüyor zaten. Ama bu, asla yaptığı şeyi küçültmüyor bu usta adamın.

Kendini monarşist ve Katolik olarak nitelemese, altında bit yeniği arayacağız binlerce sayfalık, milyonlarca kelimelik (Sadece Yüzüklerin Efendisi 1 milyondan fazla kelimeden oluşuyor) eserlerinde. Oysa kendisi böylesine mistik anlam ve misyon yüklemiyor yazdıklarına. Ama –ülkemiz de dahil- pek çok yerde kitaplarını okuyanlar, kendi inanç ve ideolojilerine göre Tolkien ve yazdıklarını eğip bükmeye çabalıyorlar nedense. Tolkien metinleri hiçbir şekilde bu tür argüman niteliği taşımaz, buna çabalayanı görünce hemen oradan uzaklaşmak lazım. Ciddiye alınacak bir durum değil yani.


Yüzlerce taklit yazar türeten bu tür, mitolojiyi insanlık tarihiyle birleştirerek fantastik ve farklı bir kurgusal tarih oluşturdu. Bazı röportajlarında İngilizlerin mit yoksunu olduklarını, kendisinin oturup İngiliz miti oluşturmak için bu kitapları yazdığını söylemişliği vardır. Buna rağmen bir takım metazorik yaklaşımlar Tolkien’in eserlerinde (biraz de küçümsemek amacıyla) ‘Hiçbir numarası yok’ babından farklı cımbızlamalar yapmışlar. Misal, yüzük/iktidar, Aragorn/İsa/Mesih, Sauron/-dejenere olmuş- Şeytan vs…

 Söylediğimiz gibi; bunlar zorlama yorumlar ve yakıştırmalar. Bildiğimiz şey şu; kendisi dindar bir Hıristiyan olan bu adam, İskandinav mitlerindeki kasvetli havayı yansıttığı eserlerinde, bir inanç ve dini vurgu yoktur ancak sağlam bir vicdan hep kendini hissettirir. Öte yandan, yazar bizzat kişisel yaşamında da anti-endüstriyelcidir. Teknolojiye neredeyse karşıdır, hayatı boyunca televizyonu olmamıştır mesela…


Hobbit ve Yüzüklerin Efendisi serisine bakıldığında, çok kaba bir genelleme ile şunu söylemek mümkündür belki: Tolkien, herhangi bir toplumun yerleşik değerlerini alıp, ters/yüz ediyor, iktidar, hükmetmek, sömürü, direniş, özgürlük gibi kavramları kademeli olarak kurguladığı olaylar ile işliyor ve klasik masal anlatım tekniği ile bir yere bağlıyor.

Tolkien’in metinlerinin analizini yapacak değiliz ancak, Yüzüklerin Efendisi bu yüzyılın başında sinemaya aktarıldıktan sonra mesele bizim de ilgi alanımıza girmiş oldu.

Ünlü sinemacı Peter Jackson (ününe ün katarak) çektiği Yüzüklerin Efendisi üçlemesi sinema tarihi açısından elbette çok önemliydi. Ancak Tolkien ve ‘Orta Dünya’sı için bir tür kitabın ortasından konuşmak gibiydi. Jackson, doğal olarak bu türün en etkili kitaplarını ele aldı ve günümüz sinema izleyicisinin algısına göre seyrelterek perdeye aksattı. Sonuç muhteşem oldu.


Yüzüklerin Efendisi, dünyanın ortasından konuşmak anlamına geliyordu. Jackson, Hobbit: Beklenmedik Yolculuk ile girizgaha geri dönüyor. Aslında hem Orta Dünya’yı tanımak, hem de ‘Eskiden buralar dutluktu’ hissini güçlendirmek için bunu yapmak gerekiyordu. Lakin, bir kitaptan üç bölümlük seri film çıkarmak?.. Burası biraz ticaret kokuyor…

Hikayesini aktarayım, sonra filmler ilgili birkaç şey söyleyeceğim tabi…
Hobbit Bilbo Baggins, keyfi yerinde mutlu mesut yaşarken Gandalf dayanır kapısına. Bu kez havai fişek gösterisinden daha ciddi bir işi için gelmiştir ama Bilbo bunu hemen kavramaz. Akşam yemeği için evine üşüşen 13 cüce, hayatına katılacak olan heyecanın girizgâhıdır sadece. Bıktırıcı derecede uzun sahneler ile, on üç sıra dışı cücenin son akşam yemeğini izleriz. Ve misyon da açıklanır:

60 yıl önce ejderha Smaug tarafından ele geçirilen kayıp Erebor Krallığı'nı geri alabilmek! Malum, ejderhalar altınlar içinde yaşamaktan haz alırlar. Bu tehlikeli yolculuk için, lider kişi de bellidir, bitik Erebor Krallığı’nın efsanevi savaşçı Thorin Oakensheild. Bilbo Baggins başta nazlansa da, yolculuğa çıkmaya karar verir ve Goblin, Orklarla, Dev Örümceklerle, Kurtlarla, Şekil Değiştirenlerle ve Büyücülerle dolu tehlikeli topraklardan geçmek zorundadırlar. Bu kadar da değil; krallık Yalnız Dağ’ın çorak topraklarında bulunduğundan Goblin tünellerinden geçmek zorundadırlar. Ve Bilbo bu tünellerde hayatını sonsuza dek değiştiren bir yaratıkla; Gollum'la tanışır. Bu tanışma, karşısındaki çirkin yaratığın sadece iki yüzlü kurnazlık ve şeytanı zekasını keşfetmeye yaramaz, aynı zamanda faydalı güçlere sahip ‘değerlisi’ni de görür, hatta ele geçirir… Orta Dünya’nın kaderini etkileyebilecek bir sahip değişikliğidir bu!..


Bilenler biler, benim bu türe mesafeli yaklaşımımın nedeni; doğu ile batının masal ile tragedya arasındaki fark gibidir. Bizim masalımızdaki devler bile sevimlidir ve asla kötü bitmez masallarımız. Bu türün bizim kültür ve algılarımıza ters geldiğini düşünüyorum. 

Nihayete sakladığımı şimdi söylemenin zamanı; ‘Hobbit: Beklenmedik Yolculuk’, topu kanatlara yayıp tabelaya oynayan bir film. Hem uzun, hem gereksiz diyaloglarla şişirildikçe şişirilmiş. Üstelik Yüzüklerin Efendisi serisini izleyen bir nesil için beklenenden çok daha az epik ögeler içeriyor.  Saruman, Galadriel, Elrond, Frodo sadece ‘şekil olsun’ diye konulmuş bu ilk filme.

Bunun aksi olarak, mesela filmin en önemli karakteri ejderhayı neredeyse tek plan bile göremiyoruz...


Belki de sıkıntı şu; Yüzüklerin Efendisi serisi, çıtayı öyle bir yere koydu ki, bundan sonra çekilecek filmleri kolay kolay beğenmek mümkün olmayacak. Gandalf ağzıyla filan kuş tutarsa belki!..

Buna rağmen, Peter Jackson’un meseleye olan hakimiyeti ve hikayeyi aktarma ustalığında asla zaaf yok ve belli bir standardı tutturuyor film.

Şahsen, bana yeterli gelmedi bunlar, o nedenle Yüzüklerin Efendisi’ni tekrar izlemeyi istedim. Türe ve seriye aşinaları ikna ve tatmin edeceği ise aşikar…

Bu arada meraklılara son bir not ileteyim; 2013 mayıs ayında, editörlüğünü Christopher Tolkien’in (oğlu olur) yaptığı  ‘The Fall of Arthur" isimli bir kitabı çıkıyor büyük ustanın. Ve kitap, Kral Arthur'un son günlerini Mordred'e karşı çıktığı son seferi anlatacakmış.