16 Aralık 2012 Pazar

Benim minik cüccelerim!



Bir papazdı İskoç George MacDonald… Aynı zamanda bir yazar. Yazdığı sıra dışı fantastik masallar 20. Yüzyılın birçok yazarı için esin kaynağı oldu. Hele ki Prenses ve Goblin kendisinden etkilenen Tolkien için bambaşka bir kulvar açılmasına vesile olacaktı.

J.R.R. Tolkien’i biliyoruz zaten. Bir dilbilimci. 18 farklı dile hakim olduğu söyleniyor. Dil ile kafayı kırmış biri. Mevcut dilleri incelemiş, yalamış, yutmuş ve belki de eğlence olsun diye ‘tekrara düşmeden yenisini yapma’ cehdine girişmiş bir arızalı şahsiyet. Bu akla ziyan adam, mevcut dilleri yetersiz görmüş olacak ki, oturup kendi dil icat etmiş. Elf diliyle uğraşmaya başladığında yaşı henüz 19 imiş. Kendi icat ettiği dil sayısının 14 olduğu söyleniyor ama çok da abartmamak lazım, yan dillerin hiçbirine Elfçe kadar hakim değil. 60’lı yıllarda çekilen bir belgeselde Elfçeyi konuşabilecek kadar içselleştirildiği görülür Tolkien’in. Bu kadar emek amaçsız olmasın diye, bu dilleri konuşan karakterleri üretmeye başladığında, zamanla yeni bir ırk/lar oluşturduğunu görmüş ve nicedir zihnini meşgul eden ‘Orta Dünya’ mitine doğru savrulmuş yönetmenimiz. Öyle böyle değil, neredeyse dört başı mamur, bir tür paralel evren gibi. Haritasını bile çizmiş.



İşin uzmanları, bize hayranlık veren bütün bu şeyler için, ‘gayet normal’ diyorlar. Her ne kadar ‘Yapılmış bir dili tekrar etmenin ne faydası var, yenisini yapalım’ demesine çok anlam veremeseler de! Aslında, kurguladığı dünya her ne kadar inanılmaz olsa da anlaşılmaz değil. Yazdığı evrenin ve kahramanlarının hemen hepsinin dip koçanı hayatının bir yerinde duruyor Tolkien’in. Yaşadığı kasabadaki devasa kuleye bakıp ‘İkiz Kule’yi, bilmem hangi arkadaşının karısının soy ismine takılıp, bir başka karakteri oluşturmuş. Misal örümcek Shelob karakteri, kendisini küçükken ısıran örümceğe dayanıyor. Kitaplarında yaşanan maceralarının çoğunun İskandinav mitlerinden kolajlar olduğunu kendisi söylüyor zaten. Ama bu, asla yaptığı şeyi küçültmüyor bu usta adamın.

Kendini monarşist ve Katolik olarak nitelemese, altında bit yeniği arayacağız binlerce sayfalık, milyonlarca kelimelik (Sadece Yüzüklerin Efendisi 1 milyondan fazla kelimeden oluşuyor) eserlerinde. Oysa kendisi böylesine mistik anlam ve misyon yüklemiyor yazdıklarına. Ama –ülkemiz de dahil- pek çok yerde kitaplarını okuyanlar, kendi inanç ve ideolojilerine göre Tolkien ve yazdıklarını eğip bükmeye çabalıyorlar nedense. Tolkien metinleri hiçbir şekilde bu tür argüman niteliği taşımaz, buna çabalayanı görünce hemen oradan uzaklaşmak lazım. Ciddiye alınacak bir durum değil yani.


Yüzlerce taklit yazar türeten bu tür, mitolojiyi insanlık tarihiyle birleştirerek fantastik ve farklı bir kurgusal tarih oluşturdu. Bazı röportajlarında İngilizlerin mit yoksunu olduklarını, kendisinin oturup İngiliz miti oluşturmak için bu kitapları yazdığını söylemişliği vardır. Buna rağmen bir takım metazorik yaklaşımlar Tolkien’in eserlerinde (biraz de küçümsemek amacıyla) ‘Hiçbir numarası yok’ babından farklı cımbızlamalar yapmışlar. Misal, yüzük/iktidar, Aragorn/İsa/Mesih, Sauron/-dejenere olmuş- Şeytan vs…

 Söylediğimiz gibi; bunlar zorlama yorumlar ve yakıştırmalar. Bildiğimiz şey şu; kendisi dindar bir Hıristiyan olan bu adam, İskandinav mitlerindeki kasvetli havayı yansıttığı eserlerinde, bir inanç ve dini vurgu yoktur ancak sağlam bir vicdan hep kendini hissettirir. Öte yandan, yazar bizzat kişisel yaşamında da anti-endüstriyelcidir. Teknolojiye neredeyse karşıdır, hayatı boyunca televizyonu olmamıştır mesela…


Hobbit ve Yüzüklerin Efendisi serisine bakıldığında, çok kaba bir genelleme ile şunu söylemek mümkündür belki: Tolkien, herhangi bir toplumun yerleşik değerlerini alıp, ters/yüz ediyor, iktidar, hükmetmek, sömürü, direniş, özgürlük gibi kavramları kademeli olarak kurguladığı olaylar ile işliyor ve klasik masal anlatım tekniği ile bir yere bağlıyor.

Tolkien’in metinlerinin analizini yapacak değiliz ancak, Yüzüklerin Efendisi bu yüzyılın başında sinemaya aktarıldıktan sonra mesele bizim de ilgi alanımıza girmiş oldu.

Ünlü sinemacı Peter Jackson (ününe ün katarak) çektiği Yüzüklerin Efendisi üçlemesi sinema tarihi açısından elbette çok önemliydi. Ancak Tolkien ve ‘Orta Dünya’sı için bir tür kitabın ortasından konuşmak gibiydi. Jackson, doğal olarak bu türün en etkili kitaplarını ele aldı ve günümüz sinema izleyicisinin algısına göre seyrelterek perdeye aksattı. Sonuç muhteşem oldu.


Yüzüklerin Efendisi, dünyanın ortasından konuşmak anlamına geliyordu. Jackson, Hobbit: Beklenmedik Yolculuk ile girizgaha geri dönüyor. Aslında hem Orta Dünya’yı tanımak, hem de ‘Eskiden buralar dutluktu’ hissini güçlendirmek için bunu yapmak gerekiyordu. Lakin, bir kitaptan üç bölümlük seri film çıkarmak?.. Burası biraz ticaret kokuyor…

Hikayesini aktarayım, sonra filmler ilgili birkaç şey söyleyeceğim tabi…
Hobbit Bilbo Baggins, keyfi yerinde mutlu mesut yaşarken Gandalf dayanır kapısına. Bu kez havai fişek gösterisinden daha ciddi bir işi için gelmiştir ama Bilbo bunu hemen kavramaz. Akşam yemeği için evine üşüşen 13 cüce, hayatına katılacak olan heyecanın girizgâhıdır sadece. Bıktırıcı derecede uzun sahneler ile, on üç sıra dışı cücenin son akşam yemeğini izleriz. Ve misyon da açıklanır:

60 yıl önce ejderha Smaug tarafından ele geçirilen kayıp Erebor Krallığı'nı geri alabilmek! Malum, ejderhalar altınlar içinde yaşamaktan haz alırlar. Bu tehlikeli yolculuk için, lider kişi de bellidir, bitik Erebor Krallığı’nın efsanevi savaşçı Thorin Oakensheild. Bilbo Baggins başta nazlansa da, yolculuğa çıkmaya karar verir ve Goblin, Orklarla, Dev Örümceklerle, Kurtlarla, Şekil Değiştirenlerle ve Büyücülerle dolu tehlikeli topraklardan geçmek zorundadırlar. Bu kadar da değil; krallık Yalnız Dağ’ın çorak topraklarında bulunduğundan Goblin tünellerinden geçmek zorundadırlar. Ve Bilbo bu tünellerde hayatını sonsuza dek değiştiren bir yaratıkla; Gollum'la tanışır. Bu tanışma, karşısındaki çirkin yaratığın sadece iki yüzlü kurnazlık ve şeytanı zekasını keşfetmeye yaramaz, aynı zamanda faydalı güçlere sahip ‘değerlisi’ni de görür, hatta ele geçirir… Orta Dünya’nın kaderini etkileyebilecek bir sahip değişikliğidir bu!..


Bilenler biler, benim bu türe mesafeli yaklaşımımın nedeni; doğu ile batının masal ile tragedya arasındaki fark gibidir. Bizim masalımızdaki devler bile sevimlidir ve asla kötü bitmez masallarımız. Bu türün bizim kültür ve algılarımıza ters geldiğini düşünüyorum. 

Nihayete sakladığımı şimdi söylemenin zamanı; ‘Hobbit: Beklenmedik Yolculuk’, topu kanatlara yayıp tabelaya oynayan bir film. Hem uzun, hem gereksiz diyaloglarla şişirildikçe şişirilmiş. Üstelik Yüzüklerin Efendisi serisini izleyen bir nesil için beklenenden çok daha az epik ögeler içeriyor.  Saruman, Galadriel, Elrond, Frodo sadece ‘şekil olsun’ diye konulmuş bu ilk filme.

Bunun aksi olarak, mesela filmin en önemli karakteri ejderhayı neredeyse tek plan bile göremiyoruz...


Belki de sıkıntı şu; Yüzüklerin Efendisi serisi, çıtayı öyle bir yere koydu ki, bundan sonra çekilecek filmleri kolay kolay beğenmek mümkün olmayacak. Gandalf ağzıyla filan kuş tutarsa belki!..

Buna rağmen, Peter Jackson’un meseleye olan hakimiyeti ve hikayeyi aktarma ustalığında asla zaaf yok ve belli bir standardı tutturuyor film.

Şahsen, bana yeterli gelmedi bunlar, o nedenle Yüzüklerin Efendisi’ni tekrar izlemeyi istedim. Türe ve seriye aşinaları ikna ve tatmin edeceği ise aşikar…

Bu arada meraklılara son bir not ileteyim; 2013 mayıs ayında, editörlüğünü Christopher Tolkien’in (oğlu olur) yaptığı  ‘The Fall of Arthur" isimli bir kitabı çıkıyor büyük ustanın. Ve kitap, Kral Arthur'un son günlerini Mordred'e karşı çıktığı son seferi anlatacakmış.



3 yorum:

  1. Çok güzel ve yerinde inceleme.

    YanıtlaSil
  2. işte tam da bu yüzden bu serinin hiçbir filmini tavsiye etmiyorum. ortaya çıkan yeni bir dünya ya da paralel evren düşüncesi kimilerini (özellikle de inançsızları) bir nevi alternatif bir inanç sistemine yönlendiriyor. serinin ortaya çıkardığı bu durum bence genç dimağlar açısından endişe verici. zira biz henüz cennet cehennem ve ahiret kavramlarını anlatmakta bu denli zorluk çekerken, maddi anlamda oldukça soyut kalan bu kavramlar belki de bu tür filmlerle zihinlere işleniyor ve yönetmenin hayal dünyası bizim inanç dünyamızdan daha baskın çıkabiliyor.

    YanıtlaSil