Yanılmıyorsam Pablo Neruda’ya ait bir sözdür; ‘şiir, yazanın
değil, ona ihtiyacı olanındır!’
Eğer, şiir böyle ise, şarkıda hiçbir mülkiyet hakkı söz
konusu olamaz diye düşünüyorum. Çünkü şarkı daha fenadır ve (elbette her şarkı
için söylemediğimi biliyorsunuz) neredeyse insana dair hiçbir şey yoktur ki,
bir şarkı ile kesişmesin.
Sevdalar liste başı elbette. Ayrılık, özlem, vuslat…
Yaraları insanın sonra… Acıları, öfkeleri, hayal
kırıklıkları. Hepsinin karşısına denk gelen bir şarkı, türkü, bozlak illa ki
vardır.
Tanımak tuhaf şeydir, yan yana olmakla, uzun süre beraber
kalmakla ilgili değildir sevgili okur. Hiç görmediği, görüşmediği halde
tanışanların olduğunu en çok sizler bilirsiniz. Yaralar ve acılar en iyi
tanışanlardır. Müslüm Gürses bu nedenle toplumu çok iyi tanıyordu. Acılarından
biliyordu memleketini.
Bu nedenle beyaz adam çok bilmez ve anlayamaz bu
tanışıklığı.
Siz bakmayın her şeyi hoyratça tüketim malzemesi yapabilen
popüler kültürün son zamanlarda Müslüm Baba’yı da ele geçirdiğine. Reklamlarda,
magazin programlarında boy göstermesine bile sevenlerinin ‘eyvallah’
diyebileceği kadar samimim ve yakın bir tanışıklıktı bu aslında. En derin
acılara sahip olanların bile insanlara gösterdikleri bir yönü vardır.
Yaralarını örterek yaparlar bunu. Kendisine uzak duranlara yaralarını
gizleyerek, kendini göstermenin bir yolu olarak keşfetmişti belki tüketim
düzlemini. Bilmediği için dudak bükenlere, ‘gülsünler ama bilsinler’ diyerek.
Hastalık sürecinde anladık bunun doğru olduğunu. Yıllar boyu
küçümseyerek, horlayarak itenler bile bir başka yaklaşıyordu artık Müslüm
Gürses’e. Müslüm baba’ya uzak durmak, bu toplumun acılarına uzak durmak
demekti. Aradaki bu lanetli mesafeyi kendi aşmak istedi büyük sanatçı. Adımların
hepsini kendi attı.
Çünkü sahici yaraları vardı Müslüm Gürses’in. Güzel ses
herkeste olabilir.
Görüyorsunuz işte, şarkı yarışmalarında onlarca ses
beliriyor ve bir su baloncuğu kadar bile sürmüyor etkileri. Müslüm Gürses’in
etkisinin uzun ve derinden olmasının en büyük nedeni, yaralarının,
dinleyicilerinin yarasına denk gelmesindendir. Annesi öldürülmüştü ve katil
babasıydı… Belki de bütün şarkıları, bu yaranın kabuk bağlamasını önlemek
içindi Gürses’in. Sonrasında geçirdiği kaza ve mucizevi şekilde kurtuluş.
Bir ülkeyi acının prizmasından görebilmek herkese nasip
olabilecek bir şey değil. O yüzden bu görüş ve paylaşıma sahici diyoruz. Kolay
anlaşılabilecek bir denk geliş değildir bu.
Seneca, ‘Hafif acılar konuşabilir ama derin acılar
dilsizdir’ diyor. Belli ki Müslüm Baba’yı tanımak nasip olmamış. Zira, derin
acıları dile getirebildiği için farklı ve etkiliydi Gürses. Hangi türde olursa
olsun, onun yorumladığı bir şarkı bambaşka bir dile dönüşürdü. Acının diline…
Ki bu sebeple bir Müslüm Gürses Ansiklopedisi vardır bilir
misiniz?
Hayranlarının oluşturduğu sitelere girip bakın hemen
göreceksiniz. Kelimeler bildiğimiz anlamlarının dışında bir yerlerde durur onun
lügatinde. Ve sadece şarkı konuşur, kelimeler acının en yalın haliyle yan yana
gelirler dizelerinde. Dilsiz kalabalıkların titreyen içli nağmeleridir dile
gelen.
Bir tek şımarık cümle, bir tek fena kelam duymadı kimse onun
ağzından. Her derin acı sahibi gibi konuşmazdı, ağzını ancak dertli bir şarkı
söyleyeceği zaman açardı ve yarasından yakalardı insanları. Emin olun, çok
nadirdir böyle bir şey. Çok istisnai bir durumdur. Sevinçleri de farklıydı,
korkuları da…
Gözyaşında gizlerdi sevinçlerini ve ‘unutursun diye’ çok korkardı
mesela…
Anlamayanlar yine anlamayacaktır ama Müslüm Gürses bir
ihtiyaçtı ve kendine ait bir şey değildi şarkıları. Çok kişinin, çok şeyine
karşılık geliyordu. Belki de bu nedenle, bizim toplumu anlamak için Müslüm
Gürses’in sesi ve tınısından yola çıkmak gerekiyordu.
Veda’ydı son albümünün adı ve şöyle diyordu:
“Dünyayı sevenler veli
değildir.
Canı terkedenler deli değildir.
İnsanoğlu gamdan hali değildir
Her birini bir efkara yazmışlar.”
Mickey Cohen Yahudi kökenli çete lideri. Amerika’nın
sıkıntılı dönemi 1930’dan İkinci Dünya Savaşı sonrasına kadar etkili olmuş,
devlete ve rakip çetelere kan kusturmuş bir mafyöz adam. Aslında sinema için
son derece renkli ve verimli bir karakter. Bundan dolayıdır ki, daha önce
birkaç kez karakter olarak beyaz perdede yerini aldı. Misal; 1991 yapımı bir
Bary Levinson filmi olan Bugsy’de Harvey Keitel tarafından canlandırdı ve Oscar’a
da aday gösterildi. Keza şaşaalı kadrosuyla 1997 yapımı ‘L.A. Confidential-
L.A. Sırları’ filminde de Paul Guilfoyle tarafından canlandırıldı ama hikayede
çok ağırlığı yoktu.
Daha çok televizyonlara iş yapan yönetmen (arada başarılı
bir Zombieland var, haksızlık etmeyelim) Ruben Fleischer, son filmi ‘Gangster
Squad-Suç Çetesi’nde hikayenin odağına Mickey Cohen’i koymuş. Tıpkı L.A.
sırları filmindeki gibi oldukça kalabalık ve ünlü bir oyuncu kadrosu var
filmin. Cohen’i ise usta oyuncu Sean Penn canlandırıyor.
Hikayesine bakalım: Sene 1949… Los Angeles tüm parıltılı
yönüne rağmen, alttan alta suç kaynamaktadır. New York-Brooklyn kökenli,
acımasız mafya babası Mickey Cohen (Sean Penn), uyuşturucu, silahlar, fuhuş ve
–işler istediği gibi giderse- Chicago’da yapılan tüm büyük bahislerden kirli
kazanç elde ederek bu şehirdeki şov alemini yönetmektedir. Elbette bunu
yaparken sadece yanında beslediği silahlı çete üyelerine değil, beslediği
polislere ve siyasetçilere de sırtını dayamaktadır.
Görünüşe göre, bütün şehir kontrolü altındadır ama işler bir
gün istediği gibi gitmemeye başlar. Zira, kimsenin farkında olmadığı bir küçük
grup, üstelik satın da alınamayan, kanun adamı ki başlarında çavuş John O’Mara
(Josh Brolin) ve Çavuş Jerry Wooters’ın (Ryan Gosling) vardır, Cohen’in kurduğu
bu kanlı iktidarı yıkmak için çalışmaya başlamıştır. Bu, sadece bir mafya
liderini yok etme operasyonu değildir, bir şehri suçun kucağından geri alma
mücadelesidir.
Görüldüğü üzere, hangi açıdan bakarsanız bakın Mickey
Cohen’in gerçek hikayesi, sinema için son derece cazip duruyor. Ne var ki, her
film aynı başarıyla anlatamıyor bu hikayeyi. Ruben Fleischer’ın filmi de,
korkarım ki çok başarı olanların safında olamayacak.
Birkaç nedeni var elbette bu durumun.
Bir kere tür olarak çok şansız, zira bu türde çekilen her
yeni film Brian De Palma’nın o güzeller güzeli ‘Untouchables –
Dokunulmazlar’ını akla getiriyor. Şahsi kanaatime göre Yaralı Yüz ile beraber
suç filmleri için önemli bir çıta olan bu iki film, kendilerinden sonrakilerin kaderini
de belirliyor bir şekilde. Ancak Dokunulmazlar’ın yakaladığı en üst düzeydeki
suç/kanun çatışmasına maalesef ulaşamıyor.
Dikkat buyurun, Dokunulmazlar ile kıyas edildiğinde,
diyorum. Yoksa, Hollywood yapımcıları da çok iyi biliyor ki, suç filmlerinin
her türlü ‘gideri’ vardır. Suç çetesi de bu kontenjan ve Sean Penn ve Ryan
Gosling’in karizmasıyla (Oyun gücüyle değil!) ayakta duruyor.
Filmin senaryosuna dair mantığın sağlam çatılmaması, Suç
Çetesi’ni en zayıf kılan yönlerden. Ancak buna tam anlamıyla zıt bir diyalog
örgüsü var. Filme bütüncül bir tahlil ile bakıldığında, Suç Çetesi’nin arasına
sıkıştırılmaya/yerleştirilmeye çalışılan aşk hikayesinin, ana hikayeyi epey
zedelediği gibi, senaryoda ciddi zaaflar meydana getirdiği de aşikar.
Oyuncu yönetimi açısından da, küçümsenmeyecek zaaflar
içeriyor film. Sanki oyuncular, yönetmenin ne istediğini bir türlü anlamamış,
sonunda boş verip kendi deneyim ve birikimleriyle karakteri oluşturmaya
çalışmışlar gibi duruyor. Açıkçası, sinema için bu çok ciddi bir zaaftır!
Nitekim bu zayıflığın neticesinde, ipini tamamen eline alan Sean Penn,
canlandırdığı karaktere hasar verecek kadar ileri gidiyor, oyunun yükseklik
dozunu ayarlayamıyor. Bundan dolayı, epey itici de olabiliyor. Ryan Gosling,
yine aynı sebeplerden ötürü, Drive’da bayıldığımız o ‘ebleh’ duruşuyla
inandırıcılıktan fersah fersah uzaklaşıyor. Belki de yönetmen, anlattığı
hikayenin dünyasına çok yabancı, bilemiyorum…
Suç Çetesi’nde hissedilir bir estetizasyon çabası var.
Yönetmen, anlattığı dünyanın nasıl eril ve sert bir dünya olduğunun farkında.
Bunu yumuşatıcı her darbe, filmin inandırıcılığını bir rende gibi inceltirken,
bazen bunu dengelemek adına şirazeden çıkıyor. Dolayısıyla film, son derece
dengesiz ve kararsız bir yapıyla ilerliyor. Çatışma anlarında yapılmaya
çalışılan ağır çekimler, seyircide Dokunulmazlar tadı bırakmak istiyor ama
nafile. Bunu dengelemek adına, vurulanları kevgire çevirmek yeterli olmuyor
tabi!
Bütün bunlara rağmen, seyri zor olan bir film değil Suç
Çetesi. Türün tüm istek ve vaatlerine bir karşılık içeriyor. Demek istediğim,
mesele keyfiyet meselesi…
Mickey Cohen karakteri ise, öyle üç beş filmle tüketilecek
gibi değil. Bundan dolayıdır ki, usta yönetmen Frank Darabont (Yeşil yol,
Esaretin Bedeli) yeni dizisi Lost Angeles’ta bu sene onu yine kullanacak.
Suç Çetesi için son olarak şu söylenebilir; Crime &
Investigiation kanalı için yapılan bir portre çalışmasından biraz daha şatafat ve çatapatlı. O kadar…
Bize bu kadarı da yeterli, diyorsanız, kaçırmayın.
Bir yıl önceydi… Burnundan soluyordu yüzlercesi. Öfkeleri yine limiti aşmış, kontrol filan hak getire. Bilmedikleri muhite, tanımadıkları sokaklardan yürüyerek gelmişlerdi. Bir bahane arıyorlardı, içten içe nefesleriyle büyüttükleri öfkelerini dışa taşırmak için. Bir sebep; haklı ya da haksız.
Yetim gibi hissetmek tuhaftır, öksüz kalmanın ilk anları kolay kaldırılacak bir şey değildir. Açık söyleyeyim, daha fenasını bekliyordum manzaranın. Olmadı korktuğum gibi. Çok şükür. Fazla dayanamadılar zaten. Protokol filan, anladıkları şeyler değildi. Resmiyete saygı duyar, inceden tedirgin olurlardı ama ‘baba’ boylu boyunca tabutta yatıyordu ilerde ve yetişemiyorlardı.
Sonra nasıl olduysa, bir alev parladı ortalarda bir yerde. Tek şey diyorlardı, ‘Müslüm Baba!’ hançerelerini yırtarcasına bağırıyorlardı. Teşvikiye, Nişantaşı, buralar temiz yerler, çok temiz. Ürktü tabi, balkonlar, pencereler, perdeler… Cam kenarından içeriye çekildi kafedeki meraklı kitleler.
Bir zapt ediş gibiydi her şey. Cenaze, sahici sevenlerini çağırıyordu sanki. Yetimler ise, gözleri kan çanağı gideni daha fazla izlemeye razı olmadı uzaktan. Yüklendiler ve omuzladılar tabutu. Cep telefonlarının şaşkın bakışları altında gidiyordu cenaze.
Önce Cemal Reşit Rey konser salonunun önüne gittiler. ‘Baba’nın naaşı oradaymış diye duymuşlardı ama içeri alınmadılar. Acıları vardı, öfkeliydiler ama susmayı tercih ettiler. Arıza çıkarmadılar burada. Ardından ‘sosyete’ semtindeki camiin yolunu tuttular. Giderken ayrı ayrı yollardan gözleri yaşlı, dilleri suskundu yine. Kameralara konuşan siyah gözlüklü insanlara aldırış etmediler. Her ne kadar son dönemde sevdalılarının kendilerine tercih ettikleriyle yüz yüze gelmiş olsalar da, vakur bir sessizlik ve metin oluşu yüklenebildiler hep.
Sonra omuzlara alındı cenaze. Bilirsiniz; her şeyi eşitleyen tek taştır musalla taşı. Hiçbir maddi güç, dünyevi kudret makam farkı oluşturamaz orada. Ve omuzladılar Müslüm Baba’nın cenazesini. Birer birer döküldü rengi beyaz olanlar, bir onlar kaldılar. Ve tertemiz beyaz adam sokaklarında yürürken tabutla, artık daha fazla tutamadılar. Camlardan kendilerine sarkan ürkek bakışlara bastılar sloganı; ‘Sosyete uyuma, Müslüm Baba geçiyor!” Sonra hızlandı tabut, yeşil araba arkasında yeşil örtülü tabut…
Bir koşu şekli vardır bilir misiniz?
Kollar dik şekilde ceketin iki yan cebini tutar. Eller sabit şekilde yapılır koşu. Ambulansın peşinden koştular öylece. Bir feryad ü figan; nereye Müslüm Baba?
Bir aşktı bu aslında… Neredeyse bir yılın geçtiği bugün bile hayran sayfası simsiyah. Ve bir zaman sayacı konulmuş. Değil günler, saatler, dakikalar, saniyeler tutuluyor; şu kadar zamandır yastayız, özlüyoruz, diye.
Aslına bakılırsa mesele sadece müzik değildi, ses hiç değildi. Şu cümleler hayranlarının ortak hissiyatı: Dostumuz, canımız, ciğerimiz, sırdaşımız, dert ortağımız, kederimiz, hüznümüz, Müslüm Babamızı kaybettik! Hasret rüzgarları çok erken esti, doyamadık sana; sesine, nefesine, şefkatine, sevgine Müslüm Baba! Acımızda, göz yaşımızda, sevincimizde yanımızdaydın. Bir evlat gibi sevdin bizi. Şimdi öksüzüz, gönlün gönlümüzdür, rahat uyu…
Çok az sanatçıya nasip olacak bir samimi karşılık, ender görülecek bir yakınlık.
Peki bu işin sırrı neredeydi? Nereden geliyordu bu benzeri zor bulunacak muhabbetin kökeni? Birkaç örnek ile okuma yapmak en iyisi sanırım.
1979.. Urfa… Memleket karışık. Siyaset kardeşi kardeşe vurdurma işlevinde zirve yapıyor. Yokluk dönemi. Gelen elektronik parçaların hemen hepsi ‘Hicaz’dan geliyor. Ama yetmiyor müziğin hasına vurgunlara. Şıh Müslüm adında bir çocuk, daha gençliğe yeni yeni adım atmakta. Bir araba teybi satın almış ve gidip Nacar (Marangoz) pazarında bir kasa yaptırmış teybe. Üzerine minik delikler açıp, küçük neonlar yerleştirmiş filan. Bir çift hoparlör koymuş iki yanına. Müzik seti değil canavar… Açtı mı sesini, yutuyor insanları adeta.
Şıh Müslüm, kalan parasıyla gidip yeni çıkan Müslüm Gürses kaseti almış. Long Play’den (LP) kayıt değil orijinal. Şeffaf ambalajını açması bile törenle… Nadirattandır… Kaseti teybe takmadan, kapak resmini ezberliyor. Bağrıyanık. Bir de kupür var cüzdanında. Filmi de çekiliyor; Bağrıyanık Ömer…
Bütün sevdiklerim gitmiş
Bütün ümitlerim bitmiş
Yaşama hevesim bitmiş
olmuşum bir bağrıyanık…
1982… İzmir… Yaz sonu ama fena sıcak… Babasıyla gurbette çalışan bir genç. Kamyonla kum taşıyorlar. Sonra arızalanıyor kamyon. Tamir için İzmir sanayisine çekiliyor. Ve genç uzaktan bir afiş görüyor, kocaman bir poster: İzmir Fuarı’nda Müslüm Gürses… İlk kez görecek Müslüm Baba’yı, dönüp memlekette anlatmak var… Soluğu fuarda alıyor. Arka sandalyelerden birinde bekliyor. Akşam 9 suları ama bir türlü çıkmıyor Baba. Geç kalıyor çocuk ama inat. Vasıta bulması zor o saatten sonra. Boş veriyor her şeye bekliyor. Saat gece yarısına yakın sahne kararıyor. Bir sürü insan ucuz plastik sandalyelerde ama minderler var enteresan şekilde. Önce orkestranın sesi duyuluyor. Tanrı İstemezse’yi çalıyor gönül telini sızlatarak. İki adam, aralarına aldıkları bir başka adamı sahnenin ortasına getiriyorlar. Müslüm Baba ayakta bile duramıyor neredeyse. Ne o orkestraya uyuyor, ne orkestra onu yakalayabiliyor. Müzik ayrı, Baba ayrı tellerden sürüyor konser. Minderlerin hikmetini anlıyor. Sahneye tespih ve minder yağıyor. Bir de sahne ile seyirci arasında minik bir havuz var. Fanatikler, arada gaza gelip, şatoya saldıran şövalyeler gibi atlıyorlar havuza. Diz boyundaki suda boğulma tehlikesi atlatanlar oluyor.
Etraftaki ızbandutların hikmetini kavrıyor; tek elleriyle çıkarıyorlar Müslümcüleri. Çıkarıp çıkarıp kenara bırakıyorlar. Müzikten bambaşka bir şey bu… Gece yarısı vesait değiştire değiştire Ödemiş’e dönüyor.
1984… Urfa… Gong Plak diye bir yer var. Her yeni Müslüm albümünde evinin önemli bir eksiğini tamamlıyor plakçı. Adı ne? Müslüm… Müslüm Böke…
Hemen yanında fotoğraf malzemeleri satan bir dükkan var. Film tab etmek Urfa’da mümkün değil, Antep’e yollanıyor. Şehrin garnizonunda fotoğrafçılık yapan Zafer isimli bir asker, her hafta çektiği resimleri buraya getiriyor. Çarşı izninde çarşıyı dolaşmıyor izin gününde, oturup Müslüm kaseti dinliyor. ‘bu var va, bu!’ diyor her seferinde, ‘benim milli marşım bu!’ şarkının adı Sev Yeter!
1985… İstanbul… Esenyurt’tan bile ötelerde, neredeyse Tekirdağ denecek yerde bir iş almış elektrik malzemeleri satan adam: Halil Elektrik; Her türlü malzeme, tesisat! Bir arabası var Ford, belki 40 yaşında. Bir gün enteresan bir şey oluyor. Tam, Avcılar Büyük çekmece arasındaki yokuştan aşağı inerken, bir otomobil görüyor takla atmış ve ters duruyor. Yanında bir adam ve oğlu. Kazazedeler. Adam sinirli oğluna basıyor küfrü sürekli. Derken, milletin yardımıyla arabayı düzeltmeye çalışıyor yardıma gelenler. Araba yerinden oynadığı an, duran oto teybi harekete geçiyor ve dertli bir Müslüm parçası fethediyor otoyolu: Güldür Yüzümü… Adam aniden fırlıyor ve ‘kımıldatmayın arabayı, teybi durduranın’ deyip saydırıyor.
2002… Amerika… ‘Düşeş’ bir Plymouth düşürmüş iki Türk genci, kırkıncı elden. Yeni icat bir CD çalar almışlar arabaya. Şöyle Müslüm Gürses türkülerinden bir karışık yapıyorlar internetten ve yazdırıyorlar CD’ye. Pocono dağlarında geziye çıkıyorlar sonra. Kayboluyorlar… Gecenin bir yarısı bilmem hangi virajdan hemen sonra bir pizzacı görüyorlar. GPS filan yok henüz… Hem adres sormak hem de bir şeyler yemek üzere içeri giriyorlar. Şok oluyorlar tabi. Önce Orhan, hemen akabinde Müslüm Baba çalıyor pizzacıda. ‘Türk müsün?’ diye soruyorlar pizzacıya ama adam Bulgar. Fakat ‘Resul’ diyor içeri bakarak. Resul, hamurcusu… 10 yıla yakındır Amerika’da ama ‘yes-no’dan başka kelime bilmiyor. ‘Amerikalıları da Müslüm hastası yaptım’ diye anlatıyor övünerek. Müşteriler bazen Müslüm dinlemeye geliyorlarmış. O tarihe kadar çıkmış tüm kasetleri var Resul’de. Yeni albümlerin olduğunu duyduğunda gözlerinin içi gülüyor. ‘Bir gün getirir misin?’ diyor yalvararak. ‘Hayır’ diyorlar sırıtarak, ‘çünkü yanımızda, şimdi verebiliriz!’
Uçarak arabaya gidiyor Resul. CD’yi alıyor. Bir metrelik bir kaşarlı pide yapıyor teşekkür hediyesi olarak… ‘Yaranamadım’ı dinle, diyorlar nasihat olarak…
Şurada ve burada, bu ve benzeri yüzlerle olay yaşanırken durmaksızın üretiyor Müslüm baba.
Suskun olduğu için anlatmıyor bir şey, sadece şarkı söylüyor yanık yanık. Susuyor şarkı söylemediği anlarda. O kadar suskun ki, konuşturmak için kendi eşi bile çileden çıkıyor.
1999… İstanbul… Dehşet bir dedikodu düşüyor magazin basınına: yılların çifti Müslüm Gürses ve Muhterem Nur boşanıyorlar!
İnanılır gibi değil. Gazeteciler Müslüm Baba’yı arıyor, buldukları yerde soruyorlar ama cevap yok… Muhterem Nur doğruluyor haberi… Ama işin aslı çok başka. Muhterem hanım, kimi zaman günlerce evde konuşmayan Gürses’i biraz da provoke etmek için zorluyor. ‘Benden sıkıldın mı?’ diyor, ‘Başka biri mi var?’ diye numaradan ‘kıtır’ atıyor. Hiç tepki yok babadan. ‘O halde boşanalım’ diyor öfkeyle. Baba bu, altında kalır mı, ‘nasıl istersen!’ diyor. Şaka yollu başlayan restleşme Muhterem Hanım’ın sükunetiyle tatlıya bağlanıyor…
Kelimenin tam anlamıyla nev-i şahsına münhasır bir kişilik…
Siz bana bir şarkıcı gösterin ki, kendi evinde bile günlerce sussun!
Siz bana suskun bir şarkıcı gösterin ki albüm sayısını kendisi bile bilmesin?
Dile kolay; 80’e yakın albüm…
Siz bana bir sanatçı gösterin ki tam 47 tane korsan albümü yayınlansın. Dikkat buyurun korsan klip, şarkı değil albüm, albüm!
Siz bana bir ses sanatçısı söyleyin ki adına ansiklopedi açılsın…
Siz hiç fan sayfasında; ‘24 yaşındayım, 24 yıldır dinliyorum’ diye yazan bir şarkıcı gördünüz mü?
İş bu nedenle, ceketinin ceplerini avuçlarına kıstırarak koşanlar vardı cenaze arabasının ardından.
İş bu nedenle, ürkütecekti bu sahipsiz kalış, marazi sevdayı anlayamayanları.
İş bu nedenle vefatının üzerinden bir yıl geçmesine rağmen, hüznü ve acıyı aynı şiddette hisseden ve özleyen bir kitle bıraktı ardında.