Mickey Cohen Yahudi kökenli çete lideri. Amerika’nın
sıkıntılı dönemi 1930’dan İkinci Dünya Savaşı sonrasına kadar etkili olmuş,
devlete ve rakip çetelere kan kusturmuş bir mafyöz adam. Aslında sinema için
son derece renkli ve verimli bir karakter. Bundan dolayıdır ki, daha önce
birkaç kez karakter olarak beyaz perdede yerini aldı. Misal; 1991 yapımı bir
Bary Levinson filmi olan Bugsy’de Harvey Keitel tarafından canlandırdı ve Oscar’a
da aday gösterildi. Keza şaşaalı kadrosuyla 1997 yapımı ‘L.A. Confidential-
L.A. Sırları’ filminde de Paul Guilfoyle tarafından canlandırıldı ama hikayede
çok ağırlığı yoktu.
Daha çok televizyonlara iş yapan yönetmen (arada başarılı
bir Zombieland var, haksızlık etmeyelim) Ruben Fleischer, son filmi ‘Gangster
Squad-Suç Çetesi’nde hikayenin odağına Mickey Cohen’i koymuş. Tıpkı L.A.
sırları filmindeki gibi oldukça kalabalık ve ünlü bir oyuncu kadrosu var
filmin. Cohen’i ise usta oyuncu Sean Penn canlandırıyor.
Hikayesine bakalım: Sene 1949… Los Angeles tüm parıltılı
yönüne rağmen, alttan alta suç kaynamaktadır. New York-Brooklyn kökenli,
acımasız mafya babası Mickey Cohen (Sean Penn), uyuşturucu, silahlar, fuhuş ve
–işler istediği gibi giderse- Chicago’da yapılan tüm büyük bahislerden kirli
kazanç elde ederek bu şehirdeki şov alemini yönetmektedir. Elbette bunu
yaparken sadece yanında beslediği silahlı çete üyelerine değil, beslediği
polislere ve siyasetçilere de sırtını dayamaktadır.
Görünüşe göre, bütün şehir kontrolü altındadır ama işler bir
gün istediği gibi gitmemeye başlar. Zira, kimsenin farkında olmadığı bir küçük
grup, üstelik satın da alınamayan, kanun adamı ki başlarında çavuş John O’Mara
(Josh Brolin) ve Çavuş Jerry Wooters’ın (Ryan Gosling) vardır, Cohen’in kurduğu
bu kanlı iktidarı yıkmak için çalışmaya başlamıştır. Bu, sadece bir mafya
liderini yok etme operasyonu değildir, bir şehri suçun kucağından geri alma
mücadelesidir.
Görüldüğü üzere, hangi açıdan bakarsanız bakın Mickey
Cohen’in gerçek hikayesi, sinema için son derece cazip duruyor. Ne var ki, her
film aynı başarıyla anlatamıyor bu hikayeyi. Ruben Fleischer’ın filmi de,
korkarım ki çok başarı olanların safında olamayacak.
Birkaç nedeni var elbette bu durumun.
Bir kere tür olarak çok şansız, zira bu türde çekilen her
yeni film Brian De Palma’nın o güzeller güzeli ‘Untouchables –
Dokunulmazlar’ını akla getiriyor. Şahsi kanaatime göre Yaralı Yüz ile beraber
suç filmleri için önemli bir çıta olan bu iki film, kendilerinden sonrakilerin kaderini
de belirliyor bir şekilde. Ancak Dokunulmazlar’ın yakaladığı en üst düzeydeki
suç/kanun çatışmasına maalesef ulaşamıyor.
Dikkat buyurun, Dokunulmazlar ile kıyas edildiğinde,
diyorum. Yoksa, Hollywood yapımcıları da çok iyi biliyor ki, suç filmlerinin
her türlü ‘gideri’ vardır. Suç çetesi de bu kontenjan ve Sean Penn ve Ryan
Gosling’in karizmasıyla (Oyun gücüyle değil!) ayakta duruyor.
Filmin senaryosuna dair mantığın sağlam çatılmaması, Suç
Çetesi’ni en zayıf kılan yönlerden. Ancak buna tam anlamıyla zıt bir diyalog
örgüsü var. Filme bütüncül bir tahlil ile bakıldığında, Suç Çetesi’nin arasına
sıkıştırılmaya/yerleştirilmeye çalışılan aşk hikayesinin, ana hikayeyi epey
zedelediği gibi, senaryoda ciddi zaaflar meydana getirdiği de aşikar.
Oyuncu yönetimi açısından da, küçümsenmeyecek zaaflar
içeriyor film. Sanki oyuncular, yönetmenin ne istediğini bir türlü anlamamış,
sonunda boş verip kendi deneyim ve birikimleriyle karakteri oluşturmaya
çalışmışlar gibi duruyor. Açıkçası, sinema için bu çok ciddi bir zaaftır!
Nitekim bu zayıflığın neticesinde, ipini tamamen eline alan Sean Penn,
canlandırdığı karaktere hasar verecek kadar ileri gidiyor, oyunun yükseklik
dozunu ayarlayamıyor. Bundan dolayı, epey itici de olabiliyor. Ryan Gosling,
yine aynı sebeplerden ötürü, Drive’da bayıldığımız o ‘ebleh’ duruşuyla
inandırıcılıktan fersah fersah uzaklaşıyor. Belki de yönetmen, anlattığı
hikayenin dünyasına çok yabancı, bilemiyorum…
Suç Çetesi’nde hissedilir bir estetizasyon çabası var.
Yönetmen, anlattığı dünyanın nasıl eril ve sert bir dünya olduğunun farkında.
Bunu yumuşatıcı her darbe, filmin inandırıcılığını bir rende gibi inceltirken,
bazen bunu dengelemek adına şirazeden çıkıyor. Dolayısıyla film, son derece
dengesiz ve kararsız bir yapıyla ilerliyor. Çatışma anlarında yapılmaya
çalışılan ağır çekimler, seyircide Dokunulmazlar tadı bırakmak istiyor ama
nafile. Bunu dengelemek adına, vurulanları kevgire çevirmek yeterli olmuyor
tabi!
Bütün bunlara rağmen, seyri zor olan bir film değil Suç
Çetesi. Türün tüm istek ve vaatlerine bir karşılık içeriyor. Demek istediğim,
mesele keyfiyet meselesi…
Mickey Cohen karakteri ise, öyle üç beş filmle tüketilecek
gibi değil. Bundan dolayıdır ki, usta yönetmen Frank Darabont (Yeşil yol,
Esaretin Bedeli) yeni dizisi Lost Angeles’ta bu sene onu yine kullanacak.
Suç Çetesi için son olarak şu söylenebilir; Crime &
Investigiation kanalı için yapılan bir portre çalışmasından biraz daha şatafat ve çatapatlı. O kadar…
Bize bu kadarı da yeterli, diyorsanız, kaçırmayın.




Hiç yorum yok:
Yorum Gönder