4 Mart 2013 Pazartesi

Suç Çetesi: L.A. Vadisi!



Mickey Cohen Yahudi kökenli çete lideri. Amerika’nın sıkıntılı dönemi 1930’dan İkinci Dünya Savaşı sonrasına kadar etkili olmuş, devlete ve rakip çetelere kan kusturmuş bir mafyöz adam. Aslında sinema için son derece renkli ve verimli bir karakter. Bundan dolayıdır ki, daha önce birkaç kez karakter olarak beyaz perdede yerini aldı. Misal; 1991 yapımı bir Bary Levinson filmi olan Bugsy’de Harvey Keitel tarafından canlandırdı ve Oscar’a da aday gösterildi. Keza şaşaalı kadrosuyla 1997 yapımı ‘L.A. Confidential- L.A. Sırları’ filminde de Paul Guilfoyle tarafından canlandırıldı ama hikayede çok ağırlığı yoktu.

Daha çok televizyonlara iş yapan yönetmen (arada başarılı bir Zombieland var, haksızlık etmeyelim) Ruben Fleischer, son filmi ‘Gangster Squad-Suç Çetesi’nde hikayenin odağına Mickey Cohen’i koymuş. Tıpkı L.A. sırları filmindeki gibi oldukça kalabalık ve ünlü bir oyuncu kadrosu var filmin. Cohen’i ise usta oyuncu Sean Penn canlandırıyor.

Hikayesine bakalım: Sene 1949… Los Angeles tüm parıltılı yönüne rağmen, alttan alta suç kaynamaktadır. New York-Brooklyn kökenli, acımasız mafya babası Mickey Cohen (Sean Penn), uyuşturucu, silahlar, fuhuş ve –işler istediği gibi giderse- Chicago’da yapılan tüm büyük bahislerden kirli kazanç elde ederek bu şehirdeki şov alemini yönetmektedir. Elbette bunu yaparken sadece yanında beslediği silahlı çete üyelerine değil, beslediği polislere ve siyasetçilere de sırtını dayamaktadır.


Görünüşe göre, bütün şehir kontrolü altındadır ama işler bir gün istediği gibi gitmemeye başlar. Zira, kimsenin farkında olmadığı bir küçük grup, üstelik satın da alınamayan, kanun adamı ki başlarında çavuş John O’Mara (Josh Brolin) ve Çavuş Jerry Wooters’ın (Ryan Gosling) vardır, Cohen’in kurduğu bu kanlı iktidarı yıkmak için çalışmaya başlamıştır. Bu, sadece bir mafya liderini yok etme operasyonu değildir, bir şehri suçun kucağından geri alma mücadelesidir.

Görüldüğü üzere, hangi açıdan bakarsanız bakın Mickey Cohen’in gerçek hikayesi, sinema için son derece cazip duruyor. Ne var ki, her film aynı başarıyla anlatamıyor bu hikayeyi. Ruben Fleischer’ın filmi de, korkarım ki çok başarı olanların safında olamayacak.

Birkaç nedeni var elbette bu durumun.

Bir kere tür olarak çok şansız, zira bu türde çekilen her yeni film Brian De Palma’nın o güzeller güzeli ‘Untouchables – Dokunulmazlar’ını akla getiriyor. Şahsi kanaatime göre Yaralı Yüz ile beraber suç filmleri için önemli bir çıta olan bu iki film, kendilerinden sonrakilerin kaderini de belirliyor bir şekilde. Ancak Dokunulmazlar’ın yakaladığı en üst düzeydeki suç/kanun çatışmasına maalesef ulaşamıyor.


Dikkat buyurun, Dokunulmazlar ile kıyas edildiğinde, diyorum. Yoksa, Hollywood yapımcıları da çok iyi biliyor ki, suç filmlerinin her türlü ‘gideri’ vardır. Suç çetesi de bu kontenjan ve Sean Penn ve Ryan Gosling’in karizmasıyla (Oyun gücüyle değil!) ayakta duruyor.

Filmin senaryosuna dair mantığın sağlam çatılmaması, Suç Çetesi’ni en zayıf kılan yönlerden. Ancak buna tam anlamıyla zıt bir diyalog örgüsü var. Filme bütüncül bir tahlil ile bakıldığında, Suç Çetesi’nin arasına sıkıştırılmaya/yerleştirilmeye çalışılan aşk hikayesinin, ana hikayeyi epey zedelediği gibi, senaryoda ciddi zaaflar meydana getirdiği de aşikar.

Oyuncu yönetimi açısından da, küçümsenmeyecek zaaflar içeriyor film. Sanki oyuncular, yönetmenin ne istediğini bir türlü anlamamış, sonunda boş verip kendi deneyim ve birikimleriyle karakteri oluşturmaya çalışmışlar gibi duruyor. Açıkçası, sinema için bu çok ciddi bir zaaftır! Nitekim bu zayıflığın neticesinde, ipini tamamen eline alan Sean Penn, canlandırdığı karaktere hasar verecek kadar ileri gidiyor, oyunun yükseklik dozunu ayarlayamıyor. Bundan dolayı, epey itici de olabiliyor. Ryan Gosling, yine aynı sebeplerden ötürü, Drive’da bayıldığımız o ‘ebleh’ duruşuyla inandırıcılıktan fersah fersah uzaklaşıyor. Belki de yönetmen, anlattığı hikayenin dünyasına çok yabancı, bilemiyorum…


Suç Çetesi’nde hissedilir bir estetizasyon çabası var. Yönetmen, anlattığı dünyanın nasıl eril ve sert bir dünya olduğunun farkında. Bunu yumuşatıcı her darbe, filmin inandırıcılığını bir rende gibi inceltirken, bazen bunu dengelemek adına şirazeden çıkıyor. Dolayısıyla film, son derece dengesiz ve kararsız bir yapıyla ilerliyor. Çatışma anlarında yapılmaya çalışılan ağır çekimler, seyircide Dokunulmazlar tadı bırakmak istiyor ama nafile. Bunu dengelemek adına, vurulanları kevgire çevirmek yeterli olmuyor tabi!

Bütün bunlara rağmen, seyri zor olan bir film değil Suç Çetesi. Türün tüm istek ve vaatlerine bir karşılık içeriyor. Demek istediğim, mesele keyfiyet meselesi…

Mickey Cohen karakteri ise, öyle üç beş filmle tüketilecek gibi değil. Bundan dolayıdır ki, usta yönetmen Frank Darabont (Yeşil yol, Esaretin Bedeli) yeni dizisi Lost Angeles’ta bu sene onu yine kullanacak.

Suç Çetesi için son olarak şu söylenebilir; Crime & Investigiation kanalı için yapılan bir portre çalışmasından biraz daha  şatafat ve çatapatlı. O kadar…

Bize bu kadarı da yeterli, diyorsanız, kaçırmayın.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder