8 Temmuz 2011 Cuma

Nihayetinde duvarda bir tuğlasın!


Pink Floyd ünlü şarkısında ‘Hey öğretmen, çocukları yalnız bırak! Düşüncelerin kontrolüne ihtiyacımız yok!’ diyordu. Bu şarkıdan yola çıkılarak çekilen aynı isimli filmde, The Wall – Duvar’da ise Alan Parker öylesi bir dünya kurguladı ki, tahsilin her zaman cehaleti almadığını estetik olarak gözümüzün bebeğine kadar yaklaştırdı. 

Japonların ünlü entelektüeli Yukio Mishima ünlü dörtlemesi Bereket Denizi’nde toplumsal çürümedin tepeden halka doğru nasıl inebileceğini çarpıcı şekilde anlattı. O kadar etkileyiciydi ki, bizden Alev Alatlı etkisinde kalarak o da ‘Viva La Muerte’ serisini kaleme aldı. Alatlı bu kitabında, kahramanına ülkenin kurtuluşunun dağdaki bozulmayan, çarpık eğitim sisteminden uzak kalan insanlarda olduğunu söyletiyordu. Yine Mishima’nın tüm kitaplarına bedel tek ve en ince kitabı olan Hagakure’de (toprağın bol osun Josho Yomomoto) Japon halkının hızla sürüklendiği toplumsal felaketi epik olarak anlattı. O kadar umutsuzdu ki Mishima, sonunda Seppuki yaptı.

Japonların ayrıksı yönetmeni Takashi Miike (aman her filmini izlemeye kalkmayın sakın ne mideniz ne de ruhunuz kaldırır) Mishima’dan 30 yıl sonra ne kadar haklı olduğunu gösteren Bizita Q’yu (Ziyaretçi) çekti. Film Japon klasik ailesinin çürümüşlüğünü batılı tasvir, pornografiyi yüceltmek gibi sıkıntılara takılmadan hoyratça anlatıyordu. Miike, 2007 yılında Japon eğitim sistemine esas öldürücü darbeyi filmle vurdu. Kurôzu Zero, çarpık eğitim sisteminin yeraltını nasıl besleyip, okul denen yapıların cehenneme ne tür odunlar taşıyabileceğini muazzam anlatıyordu.

Uzak Doğu’da durum böyleydi de batıda çok mu iyiydi? Elbette hayır, özellikle Katolik eğitim sisteminin başta zalimlik olmak üzere ne tür katılık ve yürek nasırlaşmasına yol açtığını gösteren sayısız kitap yazıldı, film çekildi. Ölü Ozanlar Derneği bunların en naifiydi. Eğitim sisteminin hayatın üzerine kırılarak düşürdüğü lekeleri gösteren bir dolu Britanya filmi var. Özellikle müzik ve spor alanında şiddetin, vahşetin beslenilen kirli altyapı ile ne tür cehennem tablolarının oluşturduğunu defaatle gördük. Daha fazla isim yazarak kafanızı büsbütün karıştırmak istemiyorum.



Bu hafta gösterime giren filmlerin en önemlisi Neds – Serseriler, daha önce İrlanda ve İngiltere gibi ülkelerde gördüğümüz sert, acımasız eğitim sisteminin ne tür marazlar doğurduğunu gösteren durumun İskoçya’da da farksızlığını anlatıyor.

Neds bir kısaltma aslında: Non-Educated Delinquents, yani eğitimsiz suçlular demek.  Başlı başına bir ironi bu. Tıpkı esas mesleği oyunculuk olan ama çektiği üç filmle de yönetmenlik işini de sıkı yaptığı aşikar Peter Mullan’ın filmin girişinde kahramana Özgürlük Heykeli puzzle’ı çözdürmesi gibi.

Neds, yani Eğitimsizler’de Katolik eğitim sisteminin (sadece okul değil, aile eğitimini de kastediyorum) olanca katılık ve insafsızlığıyla bir çocuğun avdan avcıya dönüşünü dozunda bir sertlikle veriliyor. Hikaye kısaca şu: John McGill klasik bir Britanyalı ailenin üzerine titrediği çocuktur. Aile içi eğitimi ve okulda aldığı eğitim çok katıdır. Ebeveyn ve öğretmen baskısı onu doğal olarak ezik yapmıştır. Pazar günleri kilisede rahibe yardım eder, geri kalan zamanlarında evdedir. Sokakta bulunduğu zamanlarda ise serserilerin taciz ve tehdidiyle sürekli yüzleşir. Ancak çevresi onu öylesi bir değişime iter ki, yaşı ilerledikçe acımasız ve marazi bir karaktere dönüşür. O küçük ve ezik John gider ve yerine şiddete meyilli, psikopat bir genç gelir.

Bugün dünyaya kan ağlatan kültürlerin harcındaki malzemeyi vermesi açısından çok çok önemli bir fil Neds. Bugünkü zalim yapının harcını görüyoruz filmde. Ekilen mayınların nasıl bir kan hasadına dönüştüğünü hem film, hem gerçek hayat gösteriyor bize.

Neds kendi yapısı gereği varoluşçu anlayışın karşısında bir yere konumlandırıyor ama bu yengeç yaklaşımdan doğruyu devşirmek güç değil.

Yönetmen Mullan, önceki filmlerinde olduğu gibi çok dengeli bir anlatım dili tercih etmiş. Kurguladığı atmosfer Parker’ın Duvar’ının devamı gibi. Modern dünyanın bu tür vakıaları, ‘aman çocuğuma bir şey oluyor psikologa götüreyim’ çözümlemesine de çok sağlam bir balyoz indiriyor Mullan. Dolayısıyla film klişe bir ‘gençlik işte’ tanımlamasının çok üzerinde tanımlamalar hak ediyor. 

Toplumun kültürel kodlarından arkadaşlığa, eğitim sisteminden inanca kadar bir dolu alt katmanı var Neds’in. Ve son tahlilde şunu haykırıyor: Biz hangi karakterde olursak olalım, neyi tercih edersek edelim, kaderimizi şekillendiren etkenler vardır. Eğitim, çevre ve aile mesela…


Pink Floyd, 'Hey öğretmen, çocukları yalnız bırak' diyor, hakikatle arasına girenleri uyararak. Bediüzzaman kendisini ziyarete gelen öğrencilerin şikayetine, 'öğretmenleri bırakınız, derslere dikkat kesiliniz, onlar anlatır gerçeği' mealinde nasihat ediyor. 

Filmin Türkçe Olimpiyatları’nın hemen akabinde vizyona girmesi çok büyük bir şans. İster gelişmiş olsun, ister gelişmemiş tüm dünyanın Türk Okulları’na ne kadar ihtiyacı olduğunu gösteriyor adeta film. Hamurunda şefkat, merhamet ve diğergamlık bulunmayan hiçbir eğitim sisteminin sağlıklı bir gelecek vaad edemeyeceğini ispatlıyor. Yaklaşık 30 yıl önceyi anlatan film, o dönemin çocuklarının bugün büyüyüp dünyaya nasıl kan kusturduklarını da anlatmıyor ama işin künhüne varanlar için bu çok da gizli olmayan bir gerçek zaten!