Belgesel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Belgesel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Şubat 2021 Cumartesi

 




Bir golcüden çok daha fazlası

Pelé

19 Kasım 1969.. Rio de Janeiro'daki Maracana Stadyumu'nda 65 binin üzerinde bir kalabalık var. Ev sahibi Vasco Da Gama, çok önemli bir rakibi ağırlıyor: Santos. Aslında Santos’tan bile önemli bir isim var takımda: Pele.

İsmi anons edildiğinde Maracana stadı yıkılıyor adeta.

O güne kadar ağları 999 kez havalandırmış olan Pele’nin bininci golünü burada atması bekleniyor.

Tarihi bir gün, zira futbol keşfedildiğinden beri yeryüzünde hiçbir futbolcu bu rakama ulaşmak bir yana, yanına bile yaklaşamamış..

70 yıllık tarihinde ilk kez kendi taraftarı rakip bir oyununun gol atmasını istiyor Vasco’nun.

Maçın ilk dakikalarında beklenildiği gibi Santos bastırmaya başlıyor, ara topu ile kaleciyle karşı karşıya kalan Pele açısını kaybetmesine rağmen topu, biraz da yumuşak vuruyor, Vasco kalecisi Edgardo Andrada inanılmaz formdaydı ve bu topu rahatlıkla tuttu. Kendi taraftarları kalecilerini yuhalamaya başlamıştı, Andrada şaşkındı! İkinci yarı Pele bu kez ceza saha dışından sağ ayağının dışıyla topa dış falso verdi, top muaazzam bir kavis çizerek kaleye girerken Vasco kalecisi dizini sakatlama pahasına adeta bir kaplan gibi uçtu ve üst direğe paralel olarak gelecek kadar havalanıp topu çıkardı. Seyirci öfkeden çılgına dönmüştü.

Vasco bir golü kendi kalesine atmasına rağmen (Top tam Pele’ye gelecekken Vascolu defans oyuncusu topu kafayla kendi kalesine yollamıştı) maç berabere bitmiş, futbolun kralı o gün gol kaydedememişti. Bunda ev sahibi ekibin 4 ve 5 numaralı oyuncularının maçı bırakıp Pele’yi markaja almalarının da etkisi vardı şüphesiz. Aslında Brito, Dutra, Fidelis                ve Jair Marinho’dan oluşan Vasco Da Gama defansı adeta duvar olmuştu.

Ve uzatmalar…

Beklenilen an bitime 12 dakika varken geldi, bir ara topuyla ceza sahasına giren Pele, iki rakip oyuncunun arasında kalıp düşürülmüştü. Bir klişe; hakem tereddütsüz penaltı noktasını gösterdi. Kaleci Andrada çok itiraz etti ama tribünlerden sağır edici bir ses yükseliyordu: Pele, Pele, Pele…

Birazdan size anlatacağım Mondgel Sendromunun pençesinde yıllarca kıvranan Brezilya halkı, kulüp aşkını ayaklar altına almış, rakip golcüyü yüceltiyor, tarihe geçmesini istiyordu herkesin tek derdi vardı: " o milésimo " yani “Bininci”ye tarihi şahitlik etmek.

Pele topu beyaz noktaya dikip gerildi. Bir an için çevresine bakmayı akıl etti. Hiçbir takım arkadaşı yoktu etrafında, merakla geriye döndüğünde hayret etmişti. Santos takımının tamamı orta saha çizgisinde yan yana dizilmiş dua ediyordu.

Pele topu kalecinin sol tarafına doğru yerden yarım metre yüksekten vurdu, Andrada var gücüyle uçtu, topun gideceği köşeyi tahmin etmişti, topa dokunmayı başarmıştı ama filelere gitmesine engel olamamıştı. Andrada öfkeyle çimleri yumruklarken Maracana’da kıyamet kopmuştu bile. Yüzlerce gazeteci, fotoğrafçı, televizyoncu sahaya doluştu, yedekler, teknik ekip, fanatikler filan derken saha tamamen dolmuştu ve gol sevindi 24 dakika sürmüştü.





Futbol tarihinin en önemli anlardan biri, kaleye gidip ağların arasından topu aldı ve o top bugün hala Brezilya’da kutsal kabul ediliyor.

Bu tasvir ettiğim sahneler Netflix’in yeni belgeseli  Pelé’de anlatılıyor.

Belgesel muazzam bir arşiv taramasıyla ortaya çıkmış.

İnce işçiliğe ilave olarak hayatta olan neredeyse tüm şahitler ile röportaj yapılmış. Ve tabi en başta belgeselin kahramanı Pele ile.

Belgesel boş bir hangarda yürüme zorluğu çeken Pele’nin ağır ağır çerçeveye girmesiyle başlıyor ve biz hikayeyi onun ağzından öğreniyoruz.

Filmi biraz geriye sararak başlıyor Pele belgeseli…

Futbol ile uğraşan bir babanın hayatı futbol olan boyacı oğlu Pele’nin sefaletle dolu yaşamından kesitleri Brezilya gettolarından öğreniyoruz.

Oduncu bir ailenin torunu olarak 1940 yılında doğan çocuğa Edson Arantes do Nascimento Pele ismini koyuyorlar. İki kardeşiyle beraber yokluk içinde geçen çocukluk, sürekli işsiz kalan profesyonel bir futbolcu baba… İsmi Joao Ramos do Nascimento, lakabı Dondinho (pek hoş anlama gelmiyor) ve küçük Pele uzun süre “Dondinho’nun oğlu” olarak çağırılıyor.



Küçük takımlarda oynayan Dondinho, Pele 6 yaşındayken Brezilya’nın büyük takımlarından Atletico Mineiro ile sözleşme şansı yakalıyor. Evde bayram havası kısa sürüyor zira ilk mazında çok zalimce bir darbeye maruz kalıp sakatlanıp kariyerini noktalamak zorunda kalıyor. O andan itibaren tüm umutlarını oğluna bağlıyor. İlk akıl hocası ve antrenörü oluyor. Ve bir hastanede temizlikçi olarak iş bulabiliyor bahtsız baba.

Pele ise ayakkabı boyacılığı ile ailesine destek olma çabasında 15 yaşına kadar geliyor.

Bazen eskimiş çoraplardan yaptığı top ile bazen bir greyfurt ile top sektirmece oynayarak ayağına müthiş bir kıvraklık kazandırıyor Pele.

Bu kısımlar belgeselde ayrıntılı geçmiyor, genel bir anlatımdan sonra esas hikayeyi 1956 yılında, 15 yaşında Santos kulübünün seçmelerine katılmasıyla başlatıyor. Onu ilk keşfeden takım arkadaşı Pepe’den dinliyoruz Pele’nin profesyonel hayatının başlangıcını. 16 yaşında A takıma geçiyor.

Kaderini değiştiren olay ise 58 Dünya Kupası kadrosuna çağırılması şüphesiz. Oduncu ailesinde muazzam bir mutluluk. Hayatında ilk kez uçağa biniyor Pele ve ilk kez yurt dışına çıkıyor. İsveç’te yapılan Dünya kupasında Brezilya tanınmıyor. Hatta biraz averaj takımı olarak görülüyor. Pele, hatıralarını naklederken İsveçli çocukların rengine hayret ettiklerini ve boya zannettiklerini aktarıyor. Göteborg’daki çeyrek finaline çıkarken kadroda 17 yaşında bir gencin olduğunu öğrenen gazeteciler epey müstehzi yorumlar yapıyorlar maç öncesinde.

Pele’nin aklında babasının sözleri: “Kendine inan ve unutma, yaşı, kariyeri, ünü ne olursa olsun sahada hepiniz eşitsiniz!”



Ceza alanında kucağına doğru gelen topu, o güne kadar binlerce kez greyfurtla yaptığı gibi yapıyor, diziyle yumuşatıp, rakibin yanından atıp geçiyor ve şut… Pele golü atınca manzara değişiveriyor. Bu golle Galler’i deviren Brezilya yarı finalde Fransa’nın rakibi.

Pele 40 yıllık tecrübeli futbolcular gibi oynuyor ve Fransa’ya da golünü atıyor. Ardından bir daha, bir tane daha. Brezilya, kibirli Fransızları 5-2 ezerek eliyor.

Brezilya halkının toplumsal hafızasında 1950 yılında Uruguay’a yenilmeleri.

Toplum bundan dolayı müthiş bir eziklik hissediyor zira. Kendi evlerinde kupayı başka, üstelik bir Latin Amerika ülkesine kaptırmak ülkenin kendine olan güvenini sarsacak kadar büyük bir etki oluşturuyor. Maracana stadını dolduran 200 bin Brezilyalı değil, tüm ülke büyük travma yaşıyor.

Brezilyalı yazar Neslon Rodriguez, bu olay sonrasında Brezilya toplumunun “Mongrel Komlpeksi” denilen bir sendroma yakalandığını söylüyor.

Peki nedir bu Mongrel Kompleksi?

Radriguez kavramını şöyle açıklıyordu: “"Mongrel Kompleksi" ile Brezilyalıların dünyanın geri kalanına kıyasla gönüllü olarak kendilerini koydukları aşağılık hissi. Brezilyalılar, kendi imajlarında tüküren ters Narcissus'tur . İşte gerçek: benlik saygısı için kişisel veya tarihsel bahaneler bulamıyoruz.”

Maracana stadyumunda maç sonunda epey insanın kendini aşağı atarak intihar ettiği şeklinde bir şehir efsanesi halen söylenir.

Kibarcası melezlik kompleksi olan ve Portekizce; complexo de vira-lata denen bu kompleksin tam karşılığı sokak köpeği kompleksidir.

Tarihsel döngü Brezilya halkının benzer bir durumu 2014’te yine ev sahibi oldukları dünya kupasında Almanlara 7-1 kaybettiklerinde tekrar yaşadıklarını gösterecektir.

Tanımı daha yakından anlayabilmek için “Kültürel Utanç” kavramını araştırabilirsiniz.

Biz belgeselimize devam edelim.



Fransa’yı da ekarte eden Brezilya finalde ev sahibi İsveç ile karşı karşıya geldiğinde Pele hariç tüm futbolcularda büyük bir tedirginlik vardır. İsveç’in attığı ilk gol sonrasında radyo başındaki milyonlarca Brezilyalı tarihin tekrar edeceğinden endişe duymaya başlamıştır.

Ancak kahramanlar en çok ihtiyaç duyuldukları anda ortayla çıktıkları için kahramandırlar ve sahada futbol tarihinin en büyük kahramanı doğmaktadır. Pele, topa adeta iç içe sarılan çoraplar gibi sektirir, rakibini geçtikten sonra köşeye bırakır. 1-1…

Umut yeşerince, insan büyür… Brezilya takımı ezikliğini üzerinden atmış, gücünü fark etmiştir. İlk golden birkaç dakika sonra Zagallo’nun ortasına kafasıyla yaptığı aşırtma vuruşuyla sadece kişisel tarihini değil, Brezilya’nın talihini de değiştirir Pele. Finali 5-2 kazanan Brezilya takımı ülkesine kahraman olarak döner. Ülke sadece onlardan, özellikle Pele’den bahsediyordur… 10 yıllık eziklik atılmıştır artık.

Belgesel orijinal maç görüntülerini kahramanlar ve şahitler ile yaptığı söyleşilerle sadece zenginleştirmiyor, büyük bir merak unsuru ile devamlılığı sağlıyor, merakı artırıyor.

Bilinen bir hikayenin, bilinmeyen ayrıntılarını öğrenerek ilerliyoruz belgeselde.

17 yaşındaki bir genç ülkesinin kaderini ayaklarıyla değiştiriyor adeta.


Sonrası bir kahramanlık öyküsü. Ülkenin en büyük markası haline gelen Pele, dokunduğu her şeye değer katıyor. Başta kulübü Santos’a. O güne kadar sıradan ve pek bir başarısı olmayan kulüp, başarıdan başarıya koşup, ünü ülke sınırlarını aşıyor.

Ancak hayat düz bir çizgi gibi seyir etmiyor ve hiçbir hikaye, aynı mutluluk çizgisinde devam etmiyor. Pele de büyük acılar, sıkıntılar, umutsuzluklar yaşıyor.

Kariyeri boyunca katıldığı 4 dünya kupasının üçünü ülkesine getiren Pele, bir dönem kendi kaderiyle ülkesinin kaderini o kadar paralel yaşıyor ki, sakatlıklar ve futboldan uzaklaşmasıyla Brezilya siyasal ve toplumsal kaosun içine sürükleniyor.

General Medici 60’ların sonunda diktatörlüğünü pekiştirirken futbolu çok iyi kullanıyor. Ve tabii Pele’yi de.

Tam bu esnada dünya başka bir siyasi kahramanı kucaklıyor: Muhammed Ali Clay. Muhammed Ali Pele’nin aksine siyasetin malzemesi olmayı reddediyor ve büyük takdir topluyor. Pele ise ülkesinde bile diktatöre malzeme olduğu için eleştiriliyor. Ancak kendince haklı nedenleri de var.

Şöyle; Brezilya Santos’a çok şey borçluydu, Santos ise Pele’ye, Pele de Brezilya’ya… Böyle bir minnet döngüsünde siyasi figür olmayı reddediyor Pele. Ancak devletin kendisini kullanmasına da ses çıkarmıyor. Diktatörün ayağına kadar sarayına gidince halktan büyük eleştiri alıyor.

1966 yılında İngiltere’deki Dünya Kupası finallerinde rakipleri Brezilya’ya karşı inanılmaz zalimce futbol oynadı. Pele dahil olmak üzere bir hafta içinde 8 futbolcusunu sakatlık dolayısıyla kadro dışı bıraktı Brezilya. Bulgaristan, Macaristan ve Portekiz acımadan kırıp geçti Sarı-Yeşilli takımı.

Ülkenin ulusal sembolü Pele ne kadar kaçarsa kaçsın darbelerden kurtulamadı. Kırılgan Brezilya toplumu sosyal ve ekonomik olarak çöküntüye bu dönemde girdi. Pele yoksa umut yoktu sanki.

Pele milli takımı bıraktığını açıklayınca karamsarlık bulutları ülkeyi çepeçevre kuşatmıştı.

Sanki toplumu bir arada tutan futboldu ve bu başarısızlık Pele’nin önce milli takımı bırakması ardından futbolu bırakacağını söylenmesi üzerine 68 de brezilya toplumsal karışıklık başlamıştı. Medici yönetimi sıkıyönetim ilan etti. General diktasını konsolide etmek için karamsarlığı fırsat olarak görmüştü.



Belgesel bu konularda Pele gibi davranmayıp gerçeğe tutuyor kamerasını ve futbolun dışında ülke tarihine de ışık tutmayı deniyor. İşkence cinayet adam kaçırmaların zirveye tırmanması, hapishanelerdeki işkenceleri, baskı, sansür ve yasakları dile getiriyor.

Yönetmenler Ben Nicholas ve David Tryhorn (Ki onları daha önce ünlü atlet Danny Harris ve İngiliz futbolcu Kenny Dalglish belgesellerinden tanıyoruz.) Pele’nin hayat öyküsünü takip ederken, bir yandan büyük resmi de ıskalamamaya çabalıyor.

M. Ali, General Medici gibi yan öyküler bu yönüyle belgeseli zenginleştirmekle beraber, süre handikapından dolayı küçük dokunuşlarla geçiyor maalesef.

En hoş ayrıntılardan biri ise Santos’un o dönemki babacan başkanı Athiê Jorge Coury’nin (Ki bizim rahmetli Süleyman Seba’ya çok benziyor)

“Ben başkan olduğum sürece Pele Santos’tan satılmayacaktır” demesiydi. Çünkü Coury’e göre Pele milli bir hazineydi ve milli hazineler hiçbir bedel karşılığı satılamazdı.

Nitekim Santos başkanı değişir değişmez, gelen yeni başkan Vasco José Fae Pele’nin Amerika’ya transferine yeşil ışık yaktı. Pele yaşadığı dünyanın ağırlığı altında ezilmekten yorgun düşen beden ve ruhunu 1975’te 4 milyon dolara Cosmos’a transfer olarak kurtarmayı deneyecekti…

1957-61 yılları arasında 21 yaşına girmeden 355 gole imza atmıştı Pele, birçok golcü kariyeri boyunca bu rakama ulaşamıyordu.

1974 yılına kadar oynadığı Santos takımında tam 1284 gol atmıştı.

1977’de futbolu bıraktığında, 1363 lig maçında attığı resmi gol sayısı 1281’e ulaştı.

Futbolu bıraktığında ulaştığı gol sayısı çok tartışıldı. Kimine göre Pele, televizyonun yaygınlaşması ve pek çok ülkede tek kanal olması döneminde futbol oynadığı için çok şanslıydı. Pek çok futbolcunun attığı gol bu yüzden resmi literatüre girmemişti. Belgesel bu konulara girmemeyi tercih ediyor nedense.



Öte yandan…

Belgeselin en büyük sıkıntısı süresi.

Bir buçuk saatlik belgesel her anlamıyla dolu dolu. Ancak en az 8 bölümlük bir seri olabilecek malzeme tabiri caizse ya harcamış ya hiç değinilmemiş. Bu sebeple finale hatırı sayılır bir epilog konularak hikaye tamamlanmaya çalışılmış. Bir sinemasever olarak onun aktörlük macerasının ayrıntılarını göremiyoruz belgeselde mesela…

Tüm eksiklikleri ve güzellikleriyle Netflix’in Pele’si muhteşem bir belgesel. Yaşadığımız kuşağa hem tarihsel bir perspektif sunuyor ve sahici bir kahramanın öyküsünü birinci ağızdan kayda geçiriyor.

Kaçırmayınız…

 English Version

https://www.youtube.com/watch?v=KMyUnyxVB9Q

 

4 Mayıs 2015 Pazartesi

Ne çok acı var!


Daha önce de çeşitli vesilelerle ifade etmiştik; sinema yapısı itibarıyla pek çok sanatı içinde barındıran bir tür birleşik ama farklı ve aynı zamanda en genç sanat formu. Resimden müziğe, tiyatrodan edebiyata kadar pek çok alt unsur, pek çok farklı parametrelerle birleşerek oluşturuyor bu sanatı. Ancak bu birleşim kimi zaman yanlış algılarla yanlış kodlanarak zihinlere oturtulmak istenebiliyor. Örneğin kimileri bir filmde sesten ziyade görüntünün, kelamdan ziyade tasvirin önemli olduğuna inanıyor ve bu inanç öylesi bir fetişe dönüşüyor ki, neredeyse ‘iyi film; sözsüz, görüntü ağırlıklı filmdir’ gibi yanlış kabullere yol açabiliyor. Oysa kelam da en az tasvir kadar mühim. Ses de en az görüntü kadar hakiki ve etkileyici. Hz. Üstad, Lemeât’ında zihinde iknaya giden yolu 7 merhaleden kurgular: “Tahayyül, tasavvur, taakkul, tasdik, iz’an, iltizam, itikad…”

Bu nedenle sinemada önce yönetmenin tahayyülü ve bu tahayyülün pratiği, yani tasviridir esas olan. Elbette görsellik mühimdir ama ses ve kelam da en az onun kadar önemli ve gereklidir. Film türlerinde ise izleyiciyi en kestirmeden etkileme ve ikna etme türü belgesel olsa gerek. Hele hele bu belgeseli dramayı iyi bilip icra eden bir isim yapıyorsa, ortaya çıkan eser bir başyapıt olabiliyor.



Alman yönetmen Wim Wenders bu anlamada çok mühim bir isim. Sadece film çekmiyor fotoğraf ve müzikle de ilgileniyor, kalem ile olan ilişkisi pek çok meslektaşını gıpta edirtecek cinsten. Son filmi “The Salt of the Earth – Toprağın Tuzu” ise sarsıcı bir belgesel. Filme geçmeden kahramanı ve aynı zamanda bir “foto-muhabir” olan Sebastiao Salgado’dan biraz bahsetmek lazım. Salgado Brezilyalı bir sanatçı-haberci. Çok acı görmüş, pek çoğunu belgeleyerek tarihe önemli notlar düşmüş bir sanatçı. Ancak hakikat ile yüzleşmenin ruhunda açtığı yaraları yaptığı iş gezisine yönetmen Wenders’i dahil etmesiyle açığa çıkıyor. Toprağın Tuzu yeryüzündeki olağanlaşmış acıları sinema diliyle perdeye taşıyan bir başyapıt bu nedenle. Salgado, iyi bir eğitim almasına rağmen (kendisi ekonomist ve 4 dil biliyor) fotoğrafı ana dil olarak benimseyen insanlardan. 

Bizimle ilgili bir de acı hatırası var. 2000’li yılların başında fotoğraf çekmek için ülkemize gelen sanatçı, bir esnafı çekerken, ‘tezgahın önünü kapatıyorsun’ diye yediği dayağın acısıyla Paris’e kaçmıştı.


Bir fotoğraf saniyenin 250’de biri kadar. Salgado’nun fotoğrafları bu kısacık ‘an-ı seyyale’yi alıp adeta bir hüzün hamuru gibi açıyor ve uzatıyor. Acıların siyah-beyaz formdaki sabitlenişi Salgado’nun yorumları eşliğinde, oğlu Juliano ve Wender’in kamerasıyla film formuna dönüşüyor Toprağın Tuzu’nda. Yeri gelmişken ismin anlamını da söyleyelim; Toprağın Tuzu’ndan kasıt insan. Salgado gibi yetenekler vasıtasıyla bir kez daha anlıyoruz ki aslında her an bir sonsuz demek. Yaşanıp gitmiyor, bir şekilde mahfuz ediliyor. Bahtsızlık çok azını sanatçıların vizörüyle erkenden görebilmemiz. Yoksa kaybolan bir şey yok evrende, yaşanıyorsa.





Film, Brezilyalı yaşlı fotoğrafçının (Artık 71 yaşında) iki saate sığdırılan ama çekimi on yıllar süren bir birikimini izlemek için şahane bir fırsat. Cannes, San Sebastian ve hatta Oscar’da aday olmuş bir belgesel Toprağın Tuzu. Acının can yakan gerçekliğine ve insanoğlunun pek kolay ulaşamadığı güzelliklere ulaşabilmek adına nasıl bir sabır ve enerji harcadığını görmek için bile bu belgesel izlenmeye değer. Üstelik sergilerde ya da kitaplarda sanatçının eserine bakarak duygularını bütünleşik olarak muhataba aktarması pek mümkün değil. İşte sinema bu yüzden güzel ve farklı.


Latin Amerika’nın tarla işçileri, madenciler, çeliş işçileri, tersane işçileri, artık hayvanat bahçelerinde bile görülemeyen nesli tükenmeye yüz tutmuş hayvanların orijinal mekanlarındaki fotoğrafları, traktör kepçeleriyle atılan mülteci cesetleri hareketli görüntü, müzik ve ses eşliğinde izlemek müthiş ve farklı bir deneyim.  Maden dağına tırmanan karınca sürüsü misali işçileri görünce modern insanın çağdaş Firavunlar uğruna nasıl çalıştırıldığını görerek ibret devşirmek ise seyirciye kalıyor. Ve sinema tam da bu yüzden güzel…


8 Ekim 2014 Çarşamba

Leonardo'nun aynasından Türkiye


“Kendimi bildim bileli en iyi oyuncağım kameramdır”
Leonardo Dalesanndri

İtalya'nın güneyindeki, Moliterno isimli küçük bir kasabasında doğup büyüyor Leo. Moliterno’yu bilenler bağlı olduğu Basilicata’nın, sanki yüzyıl öncesinin zamanını yaşadığını söylüyorlar. Her şey otantik, orijinal ve dokunulmamış. Modernizm etkilememiş yani Moliterno’yu. Dalessandri’nin vizöründeki sepya renginde sanırım sırrı burada gizli.

Renkli bir dünyanın insanı değil Leonardo Dalessandri.. Ya da uçuk renkleri yok onun dünyasının. Ve hep bir sükunet, hüzün var sanki. Masumiyetin onun için çok anlam ifade ettiği de yine kurgusundan ortaya çıkıyor. Zamanın hızı onu ürkütüyor belli ki, o yüzden hep bir dinginlik ve ağır akış var çerçevelerinde. Kurgu ne kadar hızlı olsa da, sakin anlattığı hikayeler.

29 yaşındaki genç sanatçı, bir süre yerel vakıf ve dernekler için tanıtım, belgeseller yaptıktan sonra Parma’ya taşınmış. Önce küçük çaplı, ardından epeyce büyük projeler; reklam filmleri, müzik klipleri vs. 2008 yılından itibaren ise, çantasını toplayıp dünyayı gezmeye başlamış. Hem iş hem gezi… Hindistan, Amerika, Afrika, Türkiye… Sırtında lensleri, makinası, tripotu gezmeye başlamış dünyayı.

Kendisini ‘Hikaye toplayıcısı’ olarak görüyor genç yönetmen. Bu anlamda çok da şanslı olduğunu düşünüyor.

Onun farkında olmadığı bir şey ise, gidip gördü, çekerek şahit olduğu coğrafyalar için önyargısız, abartısız bir ayna oluşu…



Leonardo, geçtiğimiz ay ülkemizi gezmiş. 20 günde 3 bin 500 kilometre yol kat etmiş ve nihayetinde ortaya aşağıda film çıkmış. 

Filmin elbette eksik pek çok yönü vardır ama yıllardır bu işle iştigal eden biri olarak şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki; bakanlığın, tanıtım fonlarının, bilmem ikibin kaç yılı vakfının filan yaptırdığı milyonlarca dolarlık filmlerden çok daha etkili ve estetik. 

Teşekkürler Leo…

Buyurun 3 buçuk dakikalık aynamıza:



Watchtower of Turkey from Leonardo Dalessandri on Vimeo.

4 Ekim 2014 Cumartesi

Nerede o eski bayramlar!



Kabri pürnûr olsun Alvar İmamı Ne güzel söylemiş:

“Mevlâ bizi afvede

Gör ne güzel ıyd olur

Cürm ü hatalar gide

Bayram o bayram olur.”

Bayram dolayısıyla fotoğraf arşivimde gezinirken, bulduklarımı paylaşayım istedim. Herkese huzur dolu, nefretsiz, öfkesiz, kinsiz ve düşmansız bayramlar diliyorum.


Kutlu olsun…






























2 Mayıs 2014 Cuma

Top oynayan çocuklar

Hayatın uygun adım ritmini bir 'tık' düşürüp fona da hüznü ekleyince top oyunu bile başka bir hale dönüşüyor.

Erzurum hatırası Niyaz Diasamidze ile bambaşka bir tat bıraktı damaklarımızda.



6 Haziran 2013 Perşembe

Geriye kalan her şeyi unutsak da olur!


Galiba cümle Friedrich Nietzsche’ aitti ve şöyleydi: “Kalabalığa derin görünmek isteyen kimse karanlığa yönelir, kalabalık da dibini görmediği her şeyi derin sanır.”

Ve şöyle yazmıştı yazılarını genelde beğenerek okuduğum bir yazar; “Taksim'de Gezi'de herkes çöp topluyor, yemek yapıp dağıtıyor, küfür edenleri uyarıyor, birbirini kolluyor. Geleceğimizin erken bir fotoğrafı.” Açıkçası diğer beyaz adamların mevzuyla ilgili zorlama romantizmleri pek ilgili çekmemişti ama bu iddialı cümleler hakikaten ilginçti. Yoksa Ayşe Arman vapurlar felan mühim değildi…

Vakit ikindi sonrasıydı ve Taksim'e çıkan yolların kaldırımlarından çift yönlü bir insan trafiği vardı. Hava kararmadan aşağılara inmek isteyen aceleci turistler ile akşam karanlığında alanda olmayı tercih ettikleri belli olan, Taksim’e doğru yürüyen acelesi olmayan göstericiler.


Taksim’e çıkan her yolun sonunda olduğu gibi Sıraselviler’in girişinde de devasa bir barikat var. Genelde demirler kullanılmış. Küçük bir gezinti sonrasında buranın durumu en iyi olan barikat olduğunu görüyoruz. Bazı sokakların girişinde kamyonlar yan yatırılmış, bazılarında otobüsler yakılıp, harap edildikten sonra enlemesine konulmuş, bazılarında ise polis araçları barikat olarak kullanılmış. Marmara otelinin önünde televizyonun canlı yayın aracı tahrip edilmiş, üzeri sloganla dolu, hatıra resmi çektiriyor göstericiler. Bana çok ilginç geldi ama durumdan rahatsız gibi görünmüyorlardı açıkçası.

Taksim’deki büyük anıt da dahil olmak üzere yüksek olan her yere örgüt bayrakları, sloganlar asılmış. Büyük bir kentin en mühim meydanından çok bir banliyö görüntüsü var Taksim’de. Buraya gelmem de ayrı hikaye:

Bulunduğum yer metro ile ulaşımı mümkün kılmıyordu ve özel araçla oralara kadar gitmenin mümkün olmadığını biliyordum. ‘acaba giden taksi olur mu?’ endişesiyle yola baktım ki, tam da Sıraselviler’den bir tanesi çıktı karşıma. En fazla yirmibeşinde bir genç. Ve ben daha sormadan çıkan kısmın özetini geçti adeta. İlk şoku enteresandı: “Müşteri vardı, bir baktım gürültü, ardından kalabalık, derken taş yağmuru başladı. Yapıştırdım abi, ne yapayım, baktım iki araç çarpraz durmuş, durursam araba pert olacak, çektim el frenini kızakladım, hafiften tamponla park yerindeki arabalara vurdum ama anında uzadım ordan…”

İnmeden önce zıpkın kaptan şoförüm uyarıyor; abi duman görürsen genzin ilk yanarsa biberdir, koku ilk gelirse portakal, işte o pis, hemen kaç!!!

Sanki nargile tarifi yapıyor gibi çok kolay söyledi bunları.

Eylemciler ellerinin yetiştiği her noktaya slogan yazmış. Hatta biri şöyle, ‘Slogan yazacak boş duvar bulamadım!”

Marmara oteli zarar görmemiş gibi duruyor ama kapıdaki görevliler acayip tedirgin. Hemen altındaki Starbucks talan edilmiş ve Devrim Büfe yapılmış. Simit, su, çay servisi yapılıyor. Her şey bedava…


AKM uzaktan çok ilginç görünüyor. Damında bir sürü insan. Kimi gösterici, kimi medya mensubu, kurmuşlar tripodu görüntü alıyorlar. İki sevgili ayaklarını sarkıtmış, mehtabı izler gibi meydanı izliyor. Ve AKM’nin ön tarafı neredeyse pankart ve bayraklarla dolu. Bu yaşıma kadar ismini duymadığım parti ve örgüt isimleri. Hepsi özgürlük vaat ediyor.

‘AKM’yi yıktırmayız’ şeklinde bir iddiası var bu eylemcilerin. Yani önem veriyor beyaz insan bu binaya. Fakat neredeyse tamamen harabe haline gelmiş durumda. Camlar kırık, içerisi karanlık. Girip bir bakalım niyetiyle oraya yöneliyoruz ama ne mümkün. Ağır bir idrar kokusu ve her taraf tam mezbelelik. Bu kadar önem verilen binaya bunun yapılması biraz garip açıkçası.

Bir çöp toplayan adam var Maçka tarafındaki çıkışta. Eylemcilerin bize büyük bir romantizm eşliğinde gösterilerek topladıkları çöp torbalarını koydukları yer burası. Küçük bir plastik torba tepesi. Adam, etrafında atılan sloganları umursamadan torbaları karıştırıyor. En çok plastik şişelere talep var. Bir halk otobüsü neredeyse iskelet halinde. Kız arkadaşını ve onun yancısını yanına alan bir genç direksiyona oturmuş, hadi sizi istediğiniz yere götüreyim diyor. Kikirdeyerek hatıra fotoğrafı çekiyor gençler. Hemen arkasında bir emniyet aracı da yakılmış ve enkaz halinde. Onun içinde bir delikanlı şapkasını yüzüne kapamış uyuyor. Sprey boyayla kapatılmaya çalışılan yazının sadece ‘emniyet’ kısmı görünüyor.


Yine o kesif amonyak kokusu. Fakat zamanla alışıldığından olsa gerek, kimsede rahatsızlık emaresi yok. Belki de atılan gazdan dolayı kokuya alışkınlık var.

Parkın girişindeki inşaat barakalarının camları yok. Duvarlarda sloganlar üst üste yazılı durumda. Üç çocuk ele geçirdikleri bir polis kaskıyla oynuyor. Biri başına takıyor, diğeri sertçe kafasına vuruyor ve ortak tepki: “İşlemiyor lan!”

BDP organize bir şekilde eğleniyor. Müzik sistemleri var, halay çemberi oluşturmuş ‘şemmame’ oynuyorlar, biraz ötede bir minibüsteki ses sisteminden rahmetli Cem Karaca haykırıyor, “ben bir ceviz ağacıyım Gülhane parkında. Ne sen bunun farkındasın, ne de polis farkında…”

Yıllar önce ödül töreninde Ahmet Kaya’ya çatal bıçak yağdıranların muadilleri parkın orta yerinde gayet entelektüel bir gururla sohbet ediyorlar.

Anti-kapitalist Müslümanlar da bir yer kapmış. Kocaman bir pankartın altında başı açık kızlarla kapalılar memleket meselelerini vuzuha kavuşturuyor. Barakaların dibine birkaç kadın oturmuş. Kiminin kucağında çocuğu, kimi bebek arabasında. Yorgunlar belli. ‘Süt bitti nereden bulabiliriz’ diye bağırıyor bir genç anne.

Gezi Parkı’nın hemen girişindeki ilk geniş alana upuzun bir pankart asılmış: Kızıl Meydana hoş geldiniz. Kim ne derse desin, mevcut kalabalık ile eylemin en başındaki kitle arasında çok büyük bir profil farkı var. Standlar var mesela komünist efsanelerin posterleriyle süslenmiş, kitap-dergi filan satıyorlar. Başka bir stantta iki genç kız Ekim Gençliği Yaz kampı kampanyasının satışını yapıyor. İzmir-Özdere’de olacakmış. ‘özgürlüğümüz için buluşuyoruz’ yazıyor ilan afişinde.

Garip bir panayır kurulmuş sanki, tüm bu sıra dışı manzara normalmiş gibi davranıyor çoğu eylemci. Gecikmiş bir 1 Mayıs yaşanıyor adeta.

Bir de ekmek derdinde olanlar var tabi. Çöp toplayan gariban gibi. Su satıyor kimi, kimi bayrak. Biri deniz gözlüğü satıyor, bir genç pazarlık yapıyor bermuda şortuyla.

Bir genç kız erkek arkadaşını getirmiş ama çocuk durumun idrakinde değil gibi, ‘Çağla Natuliste filmi kaçırmayalım olur mu?’ diyor kız çekiyor kolundan gel bak, dilek ağacı var burada. Tahrip edilen bir araç adeta dilek ağacına dönüştürülmüş. Herkes bir şeyler yazıp yapıştırıyor. Meraklı insanlar da okuyorlar bunları. Biri çok enteresandı: “Bizleri mutlu etiğin için teşekür ederiz Tayip amca:)”



Elbette başta dilek ağacı olmak üzere, her şey güllük gülistanlık ve zeka içeren esprilerle süslü değil Taksim’de. Bir kere kim ne derse desin District 9 filminin platosuna dönmüş Taksim Meydanı. Yakılan araçlar, kırılan cam çerçeveler, her taraftan sarkan bayraklar, sloganlar…

Duvarlar mesela… Sloganlarla dolu ve arada müthiş zeka parıltısı taşıyan örnekler olsa da, bir nefret ve öfke kusan dil hakim Taksim’i çevreleyen bina duvarlarında. En galiz küfürlerden, en uçuk özgürlük naralarına kadar. Taksim yaşanan travmanın derinliğini göstermesi açısından çok önemli verileri taşıyor hala. Amonyak ve gaz kokuları altında.

Russel’in o müthiş lafı eşliğinde eylem alanını terk ediyorum: “İnsan olduğunuzu hatırlayın. Geriye kalan her şeyi unutsanız da olur!"