Çıkan kısmın özeti: Hatırlanacağı üzere 2012'nin bol rakamlı analizini şurada yapmıştık. Akabinde geçtiğimiz yıldan akıldan kalan yerli filmlere de burada bir göz atmıştık. Sıra ecnebi filmlere geldi.
Geçtiğimiz yıl vizyona giren 228 yabancı filmden -her zaman olduğu gibi- bazıları hayal kırıklığı oluşturdu, bazıları sürpriz şekilde başarı elde etti. Ülkemizde vizyona giren filmlerin yüzde 80'ini teşkil eden yabancı filmlerden çok azı gişe olarak yapımcılarını mutlu etti. En çok izlenen 10 filmden sadece 3'ü yabancı filmdi.
Geçtiğimiz yıl vizyona giren 228 yabancı filmden -her zaman olduğu gibi- bazıları hayal kırıklığı oluşturdu, bazıları sürpriz şekilde başarı elde etti. Ülkemizde vizyona giren filmlerin yüzde 80'ini teşkil eden yabancı filmlerden çok azı gişe olarak yapımcılarını mutlu etti. En çok izlenen 10 filmden sadece 3'ü yabancı filmdi.
Aşağıda 2012 yılında ülkemizde vizyon şansı bulan yabancı
filmlerden en çok akılda kalan 10'unu bulacaksınız. Tekrar hatırlatmak isterim
ki, bu filmler ne estetik, ne içerik, ne de gişe başarısından dolayı listeye alınmıştır. Sadece, bu satırların
yazarının düşündüğünde akla gelen ilk 10 filmdir, o kadar.
1: Life Of Pi
Yılın son haftası vizyona giren Pi'nin Yaşamı sadece 2012'nin
değil belki de son zamanların en ilginç filmiydi. İsmini bir havuzdan alan 15
yaşındaki kazazede bir çocuğun, bir filikanın içinde, okyanusun ortasında ve vahşi bir Bengal kaplanı ile geçirdiği
günler anlatılıyor.
Pi'nin yaşamı, açık ifadeyle bir 'inanç' filmi. Elbette
argümanlarını sırtını yasladığı kitaptan ve yönetmenin yorumlarından alıyor.
Ancak insan ve iç evrenine dair evrensel bir takım göndermeler, semboller ve
metaforlar ile bambaşka bir şekle dönüşmeyi başaran bir yapısı var.
Bugüne kadar çok az film için bu kadar güçlü bir şekilde
tavsiyede bulunduk açıkçası. Mutlaka izlenilmesi gereken bir yapım. Analizi ise
şurada ama izledikten sonra okumanız sizin yararınızadır.
2: War Horse
Bazı filmler son derece sübjektif şekilde kimilerine şahane
görünürken, başkalarına vasat gelebiliyor. Savaş Atı benim için böyle bir film
oldu açıkçası. Hem işin ehilleri hem de sinema izleyicisinin çok üz vermediği
bir film oldu Spielberg'in Savaş Atı.
Ancak, hem tasvirleri hem de içerdiği mesajlar ile beni
benden alan bir filmdi. Daha önce pek çok kere benzeri çekilen bu türün en
parıltılı örneklerinden olarak hatırlayacağım şahsen. Filmin değerlendirmesini
burada bulabilirsiniz.
3: The Intouchables
Yine, biraz hakkının yendiğini düşündüğüm bir film. Her ne
kadar bir Sol Ayağım kadar olmasa da son derece gerçekçi bir çalışmaydı Can
Dostum. Çok bildik bir hikaye esasen; geçirdiği kaza sonrasında felç olup,
tekerlekli sandalyeye bağımlı kalan zengin bir aristokrat ile, ona bakıcılık
yapan alt tabakadan bir adamın dostluğu.
Film, yaşadığı kültür ortamının ayrıntılarına takılmadan
insanı odağına aldığı için ilk başta pek hissiz gibi görünse de, açıkçası
izlerken bende de bu hissi uyandırdı başta, bir süre sonra politik
gerilimlerin, toplumsal çatışmaların biz çağdaş dünya insanlarının ürettiği
gereksiz sıkıntılar olduğunu fark edip bambaşka sularda kulaç atıyor.
Önce iki zıt kutuplu karakterin yakınlaşmasını, ardından
aradaki tüm uçurumları kapatmasını görüyoruz. Burjuvazi ve alt sınıfın
zihnimizde asla yan yana geleceğine ihtimal vermediğimiz birçok konuda pek de
güzel kader birliği ettiğine şahit oluyoruz. Bu anlamda Can Dostum başta Fransa
olmak üzere, tüm Avrupa ülkelerine silik gibi görünen çok güçlü bir mesaj da
veriyor. Sanırım bu nedenledir ki yabancı karşıtlarını çok rahatsız etti.
Şuradan bakabilirsiniz.
4: The Master
Amerikan sinemasının sıra dışı yönetmeni Paul Thomas
Anderson, son filmi 'The Master - Usta'da nevzuhur bir tarikatın peşine
düşürüyor bizi. Anderson, çektiği sıra
dışı filmlerin ardından imza attığı Boogie
Nights ve Magnolia, hem farklı bir film dilini herkese kabul ettirmiş hem de
her oyuncunun aradığı bir yönetmen olmuştu.
Bir önceki filmi There Will Be Blood ise, hem baş rol
oyuncusu Daniel Day-Lewis'in muhteşem oyunculuğu, hem de Anderson'un sinema
olarak nasıl farklı bir noktada olduğunun göstergesiydi. Film ödüllere
boğulurken Paul Thomas Anderson Sineması diye bir gerçek vardı artık. Çok
sağlam bir metinle, normalin üzerinde bir sürede akan, kendi içinde ritim ve
temposunu asla yitirmeyen, müziği, oyunculuğu ve görselliğiyle dört başı mamur
bir sineması vardı Anderson'un. Sonra epey süren bir suskunluk dönemi ve
nihayet The Master geldi.
Usta, arızalı bir gazinin, mutluluk vadeden küçük bir
tarikat lideriyle tanışması ve birbirlerini etkilemesini anlatıyor. ihtimal ki
Oscar jürisi epey ilgilenecek bu filmle. Biz de şöyle alakalar kurmuştuk.
5: The Raid: Redemption
Aslında listenin aşağılarında olan bir filmdi ama araya
biraz hareketlilik getirsin diye ortalara çektim. Hem Hollywood tarzının dışındaki
çekim açıları ve plan süreleriyle gerçekten oldukça farklı bir film.
Baskın, sadece enteresan bir film değil, yönetmen ve başrol
oyuncusunun hikayeleriyle de ilginç. Tabii onu farklı kılan en önemli özelliği
içerdiği katıksız aksiyonu. Baskın, izleyicisine öylesine hareketli bir 2 saat vaat
ediyor ki, adeta nefes alamıyoruz.
İlginizi çektiyse, ayrıntılar şurada.
6: The Dark Knight Rises
İtiraf edeyim ki, en başından beri Batman serisine hep
mesafeli durmuşumdur. Ne zaman ki direksiyona Christopher Nolan geçti, işler
epey değişti. Tamamen fantastik bir dünyada, kahramanlık hislerini gıdıklayan
konsept epey gerçekliğe ve evrensel hislere hitap etmeye başladı. Usta
yönetmenin üçlemesinin son filmi olan Kara Şövalye Yükseliyor da bu anlamda
şahane bir 'hitam' oldu.
Nolan, sözleşmesinde olduğu üzere, üç tane film çekti ama
aslında Batman'ın karizmasını da epey zedelemekle beraber, hikayeyi bambaşka
bir noktaya da taşıdı. Üstelik Kara Şövalye Yükseliyor'da öyle noktalara vuruş
yaptı ki, şahsen bayıldım. İsterseniz siz de bir göz atın değerlendirmeme,
belki katılacağınız noktalar olabilir.
7: Killing Them Softly
Nice zamandır 'yönetmen sineması' denen olguya soğuk
bakanlardanım. Galiba, her filmi bir beklenti oluşturan yönetmenlerin çoğu bu
dünyadan göçtüğü için böyle düşünüyorum, bilemiyorum. Zira, ismine
odaklandığımız bazı yönetmenler, öyle filmlere imza attılar ki, birer hayal
kırıklığından başka bir şey ifade etmediler ne yazık ki.
Yeni Zelandalı yönetmen Andrew Dominik, bu algıyı
kırabilecek nadir yönetmenlerden biri. Bu enteresan adam, ilk iki filmiyle
dikkatleri üzerine çekip, çizgisinden pek sapmayarak epey beklenti
oluşturmuştu. Hatırlarsınız önceki filmlerini: The Assassination of Jesse James
by the Coward Robert Ford ve Chopper...
Dominik, son filmiyle hem suç ekonomisine kara mizah ile
eğiliyor, hem 'Rüyalar Ülkesi' ile ilgili hiç de küçümsenmeyecek ciddi
eleştirilerde bulunuyordu. Kibarca Öldürmek her ne kadar gereksiz gevezeliği
ile can sıksa da, geçtiğimiz yılın en sağlam filmlerinden biri oldu. Analizi
ise şurada.
8: Skyfall
Batman serisi kadar olmasa da, (roman olarak değil) James
Bond filmlerini de çok ciddiye alanlardan olmadım. Açıkçası casus filmleri
adına çekildiği devirlere göre evrilerek gelen Bond Serisi, biraz da
oyuncularının tipolojisiyle (Elbette role göre oyuncu bulunduğu için belli bir
bilinç vardı bunun arkasında) ilgiliydi bu dönüşümler.
Skyfall her ne kadar Nolan'ın Batman'da yaptığı kadar olmasa
da, önceki Bond filmleriyle de 'inceden' maytap geçen bir içeriğe sahip Bond
filmi. Filmin bir diğer özelliği ise açılış sahnesinin İstanbul'da olması.
Elbette yine Sultanahmet-Eminönü çatılarında başlayan bir kovalamaca ile
mevzuyu, İngiliz istihbaratının iç hesaplaşmasına getiriyor film. Son dönem
batı sinemasında pek rağbet gören, sistemin kurbanlarının sistemle hesaplaşması
filmi Skyfall.
Belki, klasik casus filmi izleyicileri benim yaklaşımımdan
çok hazzetmeyecek ama Skyfall'a şu şekil yaklaştım ben.
9: The Hobbit: An Unexpected Journey
Orta Dünya meselesi Peter Jackson denen sinema dahisi el
atmadan önce, sadece edebiyat alemi için önemliydi ve cazipti. Ancak Yüzüklerin
Efendisi şaşırtıcı bir başarıyla filme aktarılınca Orta Dünya'ya yepyeni bir
alan açılmış oldu. Eh, bir şey sinemacıların eline düşmeyegörsün, dibini yakana
kadar kullanmaktan asla çekilmezler.
Bu mesele de öyle oldu ve Yüzüklerin Efendisi'nin üç
başarılı filminden sonra Hobbit'in üç filmini çekmeye karar verdiler. Hobbit:
Beklenmeyen Yolculuk bu serinin ilk filmi ve elbette kamera arkasında yine
Peter Jackson var.
2012'nin son demlerinde vizyona giren film, gişesiyle umut
verdi ancak, film için çok olumlu konuşabilmek mümkün değil. Belki de, tamamı
bir film olabilecek malzemeyi üçe bölüp uzatmaktı bunun en büyük nedeni.
isterseniz şurayı okuyup siz karar verin.
10: The Impossible
Gelişen teknoloji felaket filmlerinin sayısını da felaket
sahnelerinin etkisini de artırdı. Ki sinema özellikle felaket konusunda muazzam
bir tüccar zekasına sahiptir. Bugüne kadar el atmadığı felaket meselesi
kalmamıştır, diyebiliriz. Karıncalardan arılara, kuşlardan yağmura kadar hemen
her konuda fantastik felaket hikayesi üretmekte mahirdir.
Bir de yaşanmış felaketler vardır. Gerçek acılar, göz
yaşartan dramlar. Kıyamet Günü böyle bir film. 2004 yılında yaşanan gelmiş
geçmiş en büyük depremlerden birinin hemen akabinde yaşanan tsunami sonrası bir
ailenin mücadelesini sahici bir dil ile perdeye taşımayı başarıyor. Gelmiş
geçmiş en etkileyici felaket sonrası sahnelerinden birine sahip olan film,
sıkıntılı senaryosuyla başyapıt olma şansını kaçırmış ne yazık ki. Ayrıntılar
şurada.
Listenin devamı
Biz her ne kadar akılda kalan 10 film desek de, bu listeye
eklenebilecek başka filmler de var elbet. Bunlardan bazılarını izleme şansımız
olmadı, bazılarını yazacak vakit. Özellikle Michael haneke'nin 'Amour-Aşk'ı buraya alamadık. Şuraya tıklayarak filmin analizine bakabilirsiniz. Ama isterseniz yukarıdaki listeye Looper -Tetikçiler, Cloud Atlas - Bulut Atlası, Red Lights - Medyum, Take Shelter -Sığınak'ı ekleyebilirsiniz.
Bir de, 2012 yılında vizyona çıkan ama ülkemizde gösterim
şansı bulamamış bazı başka filmler var. İmkan bulursak onları da bir başka
liste haline getirelim inşallah.










