31 Mart 2014 Pazartesi

Gelme artık neye yarar!


“Hepimiz hayallerimizin kurbanıyız”, diyordu Gönül Yarası’nda Şener Şen. Televizyon kökenli Batur Emin Akyel’in ilk filmi Meddah, hayalleri uğruna hayatını harcayan bir tutunamayanın son demlerini perdeye yansıtıyor. Her şeyden önce samimi sinema diliyle dikkat çeken film, vizyon öncesi yaşadığı talihsizliklerine rağmen sonunda gösterime girme şansı buldu. Film kendi felsefesini de usulca fısıldıyor üstelik: “Herkes bir hayat seçer ve bedelini öder.” Bu yönüyle bir bedel filmi. Öyledir hayat, vakt-i zamanı geldiğinde tercihlerimizle paralel olarak bize bir final sunar. Sadece seçtiklerimiz değil, vazgeçişlerimiz de önümüze uzatılan fatura kalemlerinin içinde yer alır. Meddah böylesi bir muhasebenin sakin ve duru hikayesi aslında:

Aziz, vaktiyle şöhrete doymuş eski bir tiyatrocudur ama hayat ona istediği finali sunmamıştır. Ömrünün son demlerinde köhne otel odaları ve pişmanlıklarıyla baş başa kalmıştır. Karın tokluğuna, bir iki yakının desteğiyle artık demode olmuş sanatını icra etmeye çabalarken içini kemiren bir pişmanlığıyla da yüzleşmeye karar verir.

Yorgun bedeni ve ruhu, vefalı dostlarının koltuk değneği misali desteğiyle ancak ayakta durabilmektedir. Yaşadığı vicdan azabından dolayı yollara revan olur. Çıktıkları turne, bir tür pişmanlık ve af dileyiş seyahatidir ama bunu Aziz dışında kimse bilmez.



Meddah’ın senaryosu da Akyel’e ait. Yaşlı bir sanatçının çıktığı yürek dağlayan seyahati anlatırken, vaktiyle yaşanan bencilliklerin faturasını henüz dünyadayken vermek üzerine kurulu bir vicdan filmi aslında. Varı yoğu tüketmiş bir insanın hayatın son virajında yaşadığı bir tür ruhi arınma mücadelesi. Filmin temel sıkıntılarından birisi, sebepleri son derece ketum bir şekilde gizlemesi. Ne vicdanı yaralayan nedeni, ne de öfkenin sebebini uzun süre bilmeden peşine düşüyoruz kahramanın. Belki de bunun en önemli sebebi, Meddahlığın bizatihi kendisi. Yönetmen keşfettiği bu bakir damarı hemen harcamayıp, ana öyküden ziyade buralarda –tabiri caizse- top gezdiriyor.

Aslında hikaye ziyadesiyle ‘ağlak’ bir melodram yapısına müsaitken yönetmen Akyel’in bundan kaçınmak için hassaten çaba harcadığını da göz ardı etmemeliyiz. Öte yandan ‘arthouse’ yapısına da çok sadık kalmadan, klasik tarzın sınırlarını çok fazla ihlal etmeden yürüyen bir film Meddah. Bu yönüyle iki arada bir derede gezinirken kahramana ve hislerine odaklanmayı denemesi takdire şayan.

Gücünün büyük bölümünü kahramanından ve oyun gücünden alan film, bir “ilk” olarak pozitif ayrımcılığı hak ediyor. Meddah insana ve insanlığa dair kadim meselelerin etrafında çok fazla derinleşmeden gezinen bir film.


Televizyon kökenli pek çok sinemacıda bulunan temel refleksler maalesef Batur Emin Akyel’de de mevcut. TV ile sinema farkının çerçeveyle sınırlı kalması, sinema dilinin sadece ‘resim’ yapmak olmadığını karakter derinleşmelerinden yan hikayelerin omurga öyküye katkısına kadar pek çok kalemde sorunlu gibi görünen Meddah, naif diliyle bu zaafları bir nebze baskılıyor. Filmin (her ne kadar Amelie’yi hatırlatsa da) müziğiyle yer yer zirve yapan etkileyici görselliği, Meddah’ı en azından incelikli filmler rafına koymamıza yetiyor. Öte yandan hiç de fena olmayan oyunculukları kesinlikle göz ardı etmemek lazım. Başroldeki usta Münir Canar rolünün hakkını ziyadesiyle veriyor. Temiz bir görselliği, ruha hitap eden müziğiyle Meddah tüm handikaplarına rağmen vizyondaki sair yerli filmlerden öne çıkmayı başaran bir yapım.

Başardığı ve başaramadığı tüm unsurlarına rağmen sıcak ve samimim bir film.

Şairin dediği gibi: “Geçti istemem gelmeni/ Yokluğunda buldum seni/ Bırak vehmimde gölgeni/ Gelme artık neye yarar!”