16 Ağustos 2012 Perşembe

Ölmek zamanı geldi mi, ses de düşer suretin peşine!



Sinema aslında teknolojik bir keşif. Onu sanat yapan, drama, yani hayat ile birleşmesi. Bu nedenle ilk dönem filmlerinde Charlie Chaplin’in büyük önemi vardır. Zira bu keşfi, sanata, sinemayı hayata çevirmeyi başarmıştır. Bu sanatın ülkemize gelmesiyle önce kuru bir taklitçilik devri yaşanmış, ardından yedinci sanat sadece bir zümreye ait olmuş ve bir tür ‘zengin eğlencesi’ olarak kalmış doğal olarak. Vakta ki, bir ayağı bir şekilde bu topraklara basan, yüreğinde sanatın tomurcuğunu taşıyan insanlar bu sektöre girmeye başladı, sinema o zaman Yeşilçam oldu, sanat sizim için de hayata dönüştü. Bu isimlerin en önemlilerinden biri Metin Erksan, diğeri Müşfik Kenter’di. Şüphesiz her fani gibi, onlar da dünya denen bu sahnede kendileri için yazılan rolleri başarıyla oynayıp, sonsuzluğun kucağına yürüdüler.

Metin Erksan ne kadar ‘görüntü’ demekse, Müşfik Kenter ise ‘ses’ idi. Erksan kameranın arkası idi, Kenter ise önü ve sahnenin tam ortası.

Bazı insanlar vardır, trafik tabelası bile okusa, bizleri duygu selinin tam ortasına atabilir. Müşfik Hoca öyle bir sesti ki, ilaç prospektüsünü bile okusa oturup hüngür hüngür ağlayabilirdiniz. Bunu bizzat yaşayarak müşahede etmiş biriyim.



Mesut Uçakan’ın Ölümsüz Karanfiller filminin setindeyiz... Cep telefonları yeni keşfedilmiş. Hatırlarsınız, hani kocaman, kütük gibi cihazlar yeni çıkmış. Ama çalışıyor bir şekilde, işe yarıyor yani. Kardeşim bu telefonları ilk alanlardan ve rahmetli Haluk Kurdoğlu’nun sette acil telefon ihtiyacı olunca, kardeşimin elinde telefonu görüyor ve istiyor. Kardeşim adeta hipnoz olmuş gibi telefonu uzatıyor Haluk hocaya. ‘neden verdin’ diye sorduğumda ise aldığım cevap ilginç: ‘Öyle etkileyici bir ses tonuyla istedi ki, canımı istese verirdim!”

Müşfik Kenter de böyle bir sesti işte. Allah vergisi bir duygusal derinliği, sanatın kırılgan naifliğiyle birleştiriyor ve sadece sesiyle oynayabiliyordu. Kaldı ki, çok iyi bir de tiyatrocuydu Müşfik Hoca.


Ki köklü bir ailenin çocuğu olarak, hiç de isteyerek girmiyor tiyatroya. Ablasının epey zorlamasıyla başlıyor tiyatro eğitimine ama dereceyle bitiriyor okulu. Mezuniyet puanı olarak 10 üzerinden 10 alan iki öğrenciden biri. Kolay değil böylesi bir sınavdan tam not almak. Zira öğretmenleri ona oynaması için ‘mum’ rolü veriyorlar ve genç Müşfik iki elini baş hizasında kenara açıp sessizce duruyor. Derken hocaların şaşkın bakışları arasında bir terleme başlıyor; yüzünden, ensesinden boynundan, derken bacaklarından terler akıyor… Ve mum gibi eriyor Müşfik Kenter!

 Ardından gelen yurt dışı eğitimleri ve araştırmaları Müşfik Kenter’i sadece iyi bir tiyatro oyuncusu değil aynı zamanda iyi bir eğitimci yapıyor. Verdiği sanat ürünleri kadar yetiştirdiği öğrenci sayısı da az değildir. Ve emin olun sanatı öğretebilmek, sanatçıyı eğitebilmek her kişinin harcı değildir.

Neredeyse oynamadığı ünlü oyun, sahnelemediği klasik yazar kalmamıştı. Ve elbette gezmediği şehir ve ülke. Sanatla tıka basa dolu bir ömür.

Sesi ise bambaşka bir yönüydü Müşfik Kenter’in. TRT için yaptığımız bir belgeselde jeneriği o kadar müthiş okumuştu ki, bütün planlarımızı alt üst etmiş, sadece onun sesiyle yetinmiştik. Aynı belgeselde Atatürk’ü de o seslendirince bir sanat ustasının sesi nasıl kullandığını hayretle yakından görmüş olduk.

Eminim sayısını kendisinin de bilmediği kadar çok sayıda, film, dizi, reklam ve şiir seslendirdi. 1970’li yıllarda TRT’nin klasik olmuş çizgi dizilerinden ‘Tatlı Kahramanlar’dan, ‘Bıcır ile Gıcır’da kedi Tırmık’ı seslendirmesi o kadar şahaneydi ki, TV tarihinin en absürt ve başarılı dizisi Alf’i Türk insanı onun sesiyle benimsedi, sevdi. Kenter için ‘zor’ iş neredeyse yoktu. En imkansız seslendirmelerin altından kolaylıkla kalkıyor, en çetrefilli sesleri anında dublaj yapabiliyordu.


Sadece birkaç dakika istiyordu seslendirme öncesi. Gözlüğünü takıyor, kalemini çıkarıyor ve kendi mantığına göre işaretlemeler yapıyordu metnin üzerinde. Sonraki kelime ise belli: ‘Hazırız!’

Mesleğin erbabı bilir, Müşfik Kenter demek neredeyse ‘hiç’ tekrar demektir. Ve tabii ki tashih... Düşük cümleyi, yazım hatasını, devrik yapıyı okurken olmasa da seslendirirken mutlaka yakalar ve düzeltirdi.


Ve elbette sinema… 20’ye yakın sinema filminde, 10’dan fazla TV dizisinde rol aldı. 1966 Antalya Film Festivali'nde, ‘Bozuk Düzen’ filmiyle "en iyi yardımcı erkek oyuncu" ödülünü kazanması değildi onu Yeşilçam tarihinde unutulmazlar arasına sokan. Merhum Metin Erksan’ın meşhur Sevmek Zamanı’nda oynadığı ‘Boyacı Halil’ karakteriydi. Ve hayatın çok garip tecellisi olarak bir tek bu filminde kendi karakterini seslendirmemiş, bunu Hayri Esen yapmıştı. Çok sonra, ‘sesinin sanatına büyük katkı yaptığı, sesini kullanmaması durumunda sanatının yetersiz kalabileceği’ gibi pek çok ‘densiz’ iddiaya da çok önceden verilmiş bir cevaptı Sevmek Zamanı’ndaki başkasının sesiyle Boyacı Halil!

15 Ağustos 2012, saat 16:20’de sadece sinema ve tiyatro Müşfik Kenter’i kaybetmedi. Ülke çok büyük bir eğitimci, son derece mütevazı bir entelektüeline veda etti. Hz. Ali’ye atfedilen bir söz vardır; ‘Öldükten sonra yaşamak istiyorsanız, kalıcı eserler bırakınız.’ Bu perspektiften bakıldığında hem merhum Erksan, hem de Kenter aslında daha epey yaşayacak bu milletin gönlünde!