Şiddet içeren sporlar, bu türün sineması içinde çok nadiren
dramanın dokunaklı vadisine inmeyi başarır. Genelde aksiyon kaba sabalığının
sert ve ritmik âleminden hızla geçer ve bir çırpıda tüketiriz. İlle de ‘boks’
sporunu ve bu sporun kahramanlarını anlatan filmler... Bu meyanda 1979 yapımı
bir Franco Zeffirelli filmi olan Şampiyon – The Champ özellikli bir yere
sahiptir. Odağına aile ve sevgiyi yerleştiren film o kadar içe işler ki,
yükselen duygular şiddet ve sertliği âdeta tepeleyerek geçip gider.
Training Day ile Oscar’a uzanan siyahi yönetmen Antoine
Fuqua, son dönemin sıkı dizilerinden Sons of Anarchy’nin senaristi Kurt Sutter
ile yeteneklerini birleştirdiği Southpaw, Zefirelli’nin açtığı patikada
ilerliyor. Film, pek çok izleyici tarafından ünlü Rocky ile karşılaştırılsa da,
özü itibarıyla bambaşka şeylere dokunmaya çalışıyor.
Ülkemizde Son Şans adıyla gösterilen Southpaw, kelime
itibarıyla ‘ters-gard’ demek. Yani boksta sol yumruğunu kullananlar için
söylenen bir kelime. Rocky de bir ‘southpaw’dı. Ayrıntılara dalmadan önce
hikâyeye şöyle bir göz atalım: “Büyük” Billy Hope (Jake Gyllenhaal) yokluktan
gelip dişi ve tırnağıyla kaza kaza başarıyı elde etmiş bir hafif sıklet boks
şampiyonudur. Görünüşte her şeye sahiptir. Kendisi gibi sefaletten gelme ama
sadık ve her şeyi organize edebilme yeteneği olan bir eş, cin gibi, tatlı mı
tatlı bir kız çocuğu. Kocaman ev, arabalar vesaire... Ancak, hayat her zaman
düz bir çizgide seyretmediği için, Billy’nin başına bir felaket gelir ve eşini
kaybeder. Bu onun için âdeta sonun başlangıcı olur lakin umut da, geldiği yer;
mezbeleliklerde yine onu beklemektedir.
Başta Jake Gyllenhaal olmak üzere çok sağlam ve usta bir
oyuncu kadrosuna sahip Son Şans. Feleğin çemberinden geçmiş kenar mahalle
antrenörü rolünde Forest Whitaker, yumruğuyla hayatını kazanan sert adamın
yüreğini pamuk helvasına çeviren küçük kızı rolünde Oona Laurence ve hatta tüm
önyargılarımızla izlememize rağmen sırıtmayan oyunculuk çıkarmayı başaran
Curtis “50 Cent” Jackson…
Southpaw yarayı en güçlü olduğu yerden; senaryosundan alan
bir yapım. Dengede giden hayatın kırılma noktasını epey geciktirdiğinden
başlarda ağır ilerleyen yapısına bir noktaya kadar ses çıkarmamak mümkün.
Ancak, bir anda filmin ana tonunu değiştiren trajedi ile beraber âdeta ipi
elinden kaçırıyor senarist Kurt Sutter. Yönetmenin iyi mekân seçimi, güçlü
anlatımı ve özellikle başroldeki Gyllenhaal’in üstün performansına rağmen Son
Şans tüketiyor avantajlarını. Unutulmayacak bir klasiğe dönüşebilme şansını cömertçe
harcayıp vasatın sığ sularında söylüyor söyleyeceğini.
Tüm şeytanlıkları mesnetsiz yüklediği filmin kötü
karakterini, bir noktadan sonra sadece başkahramana odaklandığı için unutuyor
senaryo. Ve bu kocaman boşluğu tamir etmeden finalde tekrar karşımıza çıkarıyor
madalyonun kötü yüzünü. Ancak, bu kadar zayıf ele alınmış derinliksiz kötü
karakterin seyirci üzerinde bir etki sağlayabilmesi elbette mümkün olmuyor.
Özellikle kenar mahalle tasvir ve karakterleri de iyi
resmediliyor ama güçlü bir yan öyküye de sahip değil maalesef Son Şans. Senaryo
boşluklarını Whitaker gibi ustalar güçlü oyunculuklarıyla tıkamaya çabalıyor
ama yetersiz kalıyor.
Michael Mann, Ali’de
ring sahnelerinde başarısız olduğu için büyük bir öyküyü çarçur etmişti. Bu
durumdan iyi ders çıkardığı belli olan Fuqua, görkemli sahnelerde bel üstü
planlara ağırlık vererek kendini hiç riske etmiyor ve gayet başarılı müsabaka
sahnelerine imza atıyor. Ve tabii yakın zamanda kaybettiğimiz Jamer Horner’ın
müzikleri de filmdeki melodram tadını epey yukarı çekiyor.
“İnsan cesaretini yitirmediği sürece yenilmiş sayılmaz” der
Bruce Lee. Southpaw- Son Şans, kaybettiği sevdikleriyle sarsılan bir
kahramanın, yitirmediği cesareti ile yine sevdiklerine sarılarak hayata
tutunmasını ve yenilgiyi kabullenmemesini anlatıyor. ‘Bize bu kadar yeterli’
diyorsanız kaçırmayın.
Şuradan alınmıştır


