![]() |
| Mendegüme (Hamamköy) |
Yazarlığımın hikayesi ilginçtir…
Sanırım 12 Eylül darbesinin hemen sonrası… Ya 81 ya 82 senesi… Yaş 14-15… Güneş her daim cömert davrandığı coğrafyaya o yıl birkaç kat fazla ısı ve ışık yollamakta. Henüz Hacc kafileleri kente uğramaya başlamamış. Urfa, öğlen sıcağında terk edilmiş bir ruhani kent gibi. Okullar yeni tatil olmuş ya da olmak üzere...
Sanırım 12 Eylül darbesinin hemen sonrası… Ya 81 ya 82 senesi… Yaş 14-15… Güneş her daim cömert davrandığı coğrafyaya o yıl birkaç kat fazla ısı ve ışık yollamakta. Henüz Hacc kafileleri kente uğramaya başlamamış. Urfa, öğlen sıcağında terk edilmiş bir ruhani kent gibi. Okullar yeni tatil olmuş ya da olmak üzere...
Zıpırım ve fırlamalıkta sınırları zorluyorum. Her gün bir kavga döğüş, küfür kıyamet. Babam devletin kurumunda şoförlüğü bırakmış, 10 yıllık otobüs deneyiminden sonra damperli kamyon almış, kum çekiyor Fırat’tan sağa sola. Mesleğinden başka hiçbir şey bilmeyen adam için en büyük yenilik, ya çalıştığı kurumu ya da araç modelini, türünü değiştirmektir.
Sanırım verdiğim sıkıntı o kadar artmış ki, ‘Yok' dedi, 'sen benimle geleceksin…’ ‘Nereye?’ diye sormadım bile. Gaziantepli çakal mı çakal bir müteahit girmiş kafasına babam ve birkaç arkadaşının, gurbete, çalışmaya gidecekler.
Başlarda biraz hoşuma da gitti ama 14-15 yaşındaki bir çocuğun hafriyat sektöründe yapabilecekleri şey sınırlı tabi…
Yola çıktık 8-10 damperli kamyon kafile halinde. Mola yerlerinde sohbetin konusu gidilecek yer; abartıldıkça abartılıyor, hayallerin üzerine gökdelenler dikiliyordu. Pek ilgimi çektiğini söyleyemem, gidilecek yerin özellikleri, kazanılması düşünülen parayla ilgili hayaller girmiyor alaka alanıma.
Afyon’u hatırlıyorum mesela o mevsimde. O müthiş serinlik, komyonun arkasında, açık havada uyuyan bedenime Sibirya etkisi yapmıştı. Takır takır dişlerimin birbirine vurduğunu hatırlıyorum ayrıntı olarak.
Afyon Şeker Fabrikası’nda birkaç günlük iş ayarlamışlar her nasılsa. Yaptığım iş düpedüz muavinlik ama ben taşıdığımız şeker pancarı posası yerine şekerin nasıl yapıldığını merak edip, gizlice fabrikaya giriyorum. İşçilerin şefi yakalıyor ve tutup kulağımdan, ‘ne ayaksın’ gibisinden laflarla beni alıp fabrika müdürüne götürüyor. O da babamı çağırıyor. Rahmetlinin ‘burda da mı?’ bakışını hiç unutamam.
Sonra İzmir’de bir gün ve Tire…
Allahım çöl ikliminden gelen biri için, bu kadar yeşillik insanı zehirler! Hazırlıksızım çünkü. Şırıl şırıl akan sular, yemyeşil ağaçlıklar ve mentollü bir serinlik. Yıllar sonra Allah kısmet etti yazar olarak aynı yöreye konferans için gitmek nasip oldu, birazdan anlatacağım onu da…
Tire tren istasyonunun hemen yanına park etmiş 8-10 tane damperli kamyon ve birinin içinde bir çocuk. Beni kamyonları bekleyeyim diye nöbetçi olarak dikip yemeğe gitmiş herkes. Önce tren istasyonuna doğru keşfe çıkıyorum. Hemen karşıdaki benzin istasyonu sonra ve bitişiğindeki bakkal.
Şimdi düşündükçe hala tebessüm ediyorum, ‘Sakız mı, ciklet mi?’ ikilemini yaşadığımı hatırlıyorum cebimdeki birkaç kuruşla alışveriş yaparken. “Ciklet” dedikçe ben, yüzüme tuhaf bakan kasabalı bakkal kadın benden daha şaşkın.
Sonra Ödemiş…
Ege’nin terası adeta… Gelecek birkaç ay boyunca neredeyse her hafta gelip, yeni bir keşifte bulunacağım bir yeryüzü cenneti. Mezopotamyalı ezik bir çocuk, ne kadar varlığını hissettirebilirse o kadar varım maddeten bu ilçede. Bende mitolojik bir etkisi vardır bu beldenin.
Ege’nin terası adeta… Gelecek birkaç ay boyunca neredeyse her hafta gelip, yeni bir keşifte bulunacağım bir yeryüzü cenneti. Mezopotamyalı ezik bir çocuk, ne kadar varlığını hissettirebilirse o kadar varım maddeten bu ilçede. Bende mitolojik bir etkisi vardır bu beldenin.
Sonra tırmanışa geçiş. Toprak yolda haldır huldur yol alan kamyonların çıkardığı tozlar vadi boyunca dizili ağaçları duman rengine boyuyor.
Ve bir göl.
Çam ağaçları arasında muazzam bir dinginlik. Nisan sonu ya da mayıs başı, tam bilemiyorum yağmur yağıyor inceden. Sonra sulu sepken bir hışımla iniyor halı gibi serili gölün üzerine. Kapkaranlık bulutlar gelip çöküyor gölün tepesine.
Ve bir göl.
Çam ağaçları arasında muazzam bir dinginlik. Nisan sonu ya da mayıs başı, tam bilemiyorum yağmur yağıyor inceden. Sonra sulu sepken bir hışımla iniyor halı gibi serili gölün üzerine. Kapkaranlık bulutlar gelip çöküyor gölün tepesine.
Bahsettiğim günlerden neredeyse yirmi yıl sonra, aynı gölün çevresindeki bir evde konuk olduğumda pencereden gölü izlerken, o tanıdık kara bulutlar yine geliyor ve yine boşaltıyor damlalarını tepeme. Tuhaf bir ürperti ile inanılmaz mutlu oluyorum, sene 1999…
Sonra yine aşağılara iniyoruz ve gizli bir cennet bahçesi gibi duran köy; Mendegüme… Babam ve arkadaşları hep 'Mendegüme' diyor ama tabelasında 'Hamamköy' yazıyor nedense. Çocuk kafam karışıyor, devlet ile milletin farkını o yaşlarda ayırt edebilecek durumda değilim.
Kestane ağaçlarının, kekik kokularının arasında peri evi gibi dağınık gizlenmiş evler. Yol kıvrılarak iniyor köyün meydanına. Köy kahvesine giriyoruz. Kısa süre önce, Afyon’da bir yol restoranında gördüğüm video denen teknolojiyi burada tekrar görüyorum. Sanırım bir gurbetçi gelirken yanında getirmiş cihazı. Birkaç arabesk şarkıcının Almanya turnesinin görüntülerini daha sonra ezberleyeceğimi bilmeden merakla izliyorum. Bir de Vahdet Vural filmi. Jenerikten, Çetin Gürtop kalıyor aklımda. Kahve sahibinin arşivi toplam 3 adet kasetten ibaret. Sonuncusunu önemli günlere ayırıyor hep; İbrahim Tatlıses/Perihan Savaş filmi. Diğerleri günde 5 fasıl takılıp seyredilmekten deforme olmuş durumda.
İlk günkü keşif bittikten sonra akşama yatacak yer ayarlanıyor. Boş bir bina pansiyon yapılıyor ve sonrası arasına karbon kağıdı sıkıştırılmış günler. Sabah ezanı okunurken uyanıp, kum ocağına gitmek ve İzmir/Aydın arasında dağları yararak açılan yollara hafriyat taşımak.Ve akşam karanlığında Ferdi Tayfur eşliğinde yemek!
Bir köy düğünü oluyor o hafta Hamamköy’de. Tıpkı doğduğum topraklarda olduğu gibi havaya ateş ediyor köylüler çifteleriyle. Hepsinin ayağında gıcır gıcır çizmeler. Aşık oluyorum adeta simsiyah çizmelere.
Bir sonraki hafta keşfediyorum siparişle ayakkabı yapan yaşlı amcayı. Minicik bir kulübe ve asılı çizmeler sıra sıra; yesyeni ve eski…
Utangaçlığımı yeniyorum birkaç gün sonra ve fiyat soruyorum. Bana bakıyor, gülümsüyor ve bir fiyat söylüyor. Çok para ama benim kazanamayacağım kadar değil. Babam haftalık veriyor bana ve çizme yaptırmak için biriktiriyorum. Her hafta uğrayıp kaç lira biriktirdiğimi söylüyorum çizmeci amcaya. Bir hafta bana bakıp yine gülüyor ve ayağımın ölçüsünü alıyor. İşin yarısı tamam, diyorum içimden.
Günler birbirini kovaladıkça düzgün yol ilerliyor.
Tarkan Ahmet denilen bir şoför var. Tuhaf adam. Lakabının Tarkan olmasının nedeni, daha önce sahibi olduğu "Havalı Margırus" otobüsün arka kapısına Tarkan ve kurdunun resimlerini çizdirmesi. Kamyonunun arka tamponunda da kötü bir el yazısıyla yazıyor: TARKAN
Bende ise Muhammed Ali resimli soluk sarı renkli tişört var, altında bir de afili yazı: Kelebek gibi uçar, arı gibi sokarım!
Tarkan Ahmet denilen bir şoför var. Tuhaf adam. Lakabının Tarkan olmasının nedeni, daha önce sahibi olduğu "Havalı Margırus" otobüsün arka kapısına Tarkan ve kurdunun resimlerini çizdirmesi. Kamyonunun arka tamponunda da kötü bir el yazısıyla yazıyor: TARKAN
Bende ise Muhammed Ali resimli soluk sarı renkli tişört var, altında bir de afili yazı: Kelebek gibi uçar, arı gibi sokarım!
Komik bir adam bu Tarkan, her istenilen insana kurt taklidi yapıyor. Yaşına bakmadan, dilini çıkarıyor, uluyor, patisiyle kaşını kaşıyor. Ve ben gülüyorum sesli sesli, babam ters ters bakıyor.
Onun bir kayınbiraderi var, yani Tarkan Ahmet’in. O da 35-40 yaşlarında. Lakabı 'Hoca', vekil öğretmenlik yapıyormuş, kadro alamayınca şoförlük yapıyor ama okuyan bir adam. Dünya Nimeti’ni okuyor kamyonla hafriyat taşıdığı gündüzün geceleri. Kitabı merak ediyorum ve gizli gizli ben de okumaya başlıyorum. Sonra enseliyor beni ve kitabı hediye ediyor.
Onun bir kayınbiraderi var, yani Tarkan Ahmet’in. O da 35-40 yaşlarında. Lakabı 'Hoca', vekil öğretmenlik yapıyormuş, kadro alamayınca şoförlük yapıyor ama okuyan bir adam. Dünya Nimeti’ni okuyor kamyonla hafriyat taşıdığı gündüzün geceleri. Kitabı merak ediyorum ve gizli gizli ben de okumaya başlıyorum. Sonra enseliyor beni ve kitabı hediye ediyor.
Kitap, ömrümün önceki döneminde hiç bir kitapta olmadığı kadar yakınlaşıyor bana ve bir kalem bulup romanın kenarına ben de bir şeyler karalamaya başlıyorum. Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları’nın kitaplarında punto insanı kör edecek kadar küçük oluyor ama bu benim işime yarıyor. Kenarlarında boşluk çok ve karınca duası gibi yazıyorum habire. İgner’e alternatif karakter üretiyorum tavşan dudaklı. Knut Hamsun’a hayran oluyorum her geçen gün.
Kamyonlar kum taşıyor ve ben (kavun taşımıyor) kitap okuyup, yazıyorum her gün. Babam kızıyor bir süre sonra. Müteahit bunu görüyor ama dert etmiyor; baba/oğul arasına girmemek lazım.
Çalışma sistematiği şöyle: Ödemiş yakınlarında bir toprak ocağı var, oraya gidip kepçelerle kamyonlara toprak yükletiyoruz ve Hamamköy’ün içinden geçip, karşı dağın böğrüne kıvrımlı bir hançer gibi saplanan yola döküyoruz. Dev silindirler döktüğümüz toprakları düzlüyor. Asfalt yapılacak mı, bilmiyorum ama dümdüz ve sert bildiğimiz ‘Şose Yol’ çıkıyor ortaya.
Ödemiş’e hamama gidiyoruz hafta sonları, ben erkenden kaçıyor ve ilçeyi geziyorum tek başıma. Bir okul çıkıyor karşıma bir gün. Camlarında bir film afişi. Ki 9 yaşından beri film hastasıyım. Komşu evin avlusuna kurulan projeksiyonla seyretmediğim Yeşilçam melodramı kalmamış.
Hangi liseydi şimdi ismini hatırlamıyorum ama demir parmaklıklı okul penceresine yaklaşıp afişi inceliyorum: Öğretmen Kemal… Cüneyt Arkın filmi. Okul ile alakasını kuramıyorum ilk başta. Sinema salonları her yerde olduğu gibi oralarda da erotik filmlerin esiri olduktan sonra terkedilmiş gibi. Aileler uzak sinema salonlarına.
İçeri giriyorum büyük bir cesaretle. Kağıt parçalarında film gösteriminin salonda yapılacağı yazılıyor. İlk kez bir okulda kapalı spor salonu görüyorum hayranlıkla. İnsanlar toplanmış, benim elim cebimde bilet almayı beklerken kimse bir şey demiyor ve kalabalığın arasına sessizce karışıp bekliyorum. Önce ışıklar kapanıyor, sonra tekrar açılıyor. Belli ki bir problem var. Gösterim geciktikçe halk homurdanıyor. Öğrenci kızlar kikirdeyerek birbirini itiyorlar. Ayağa kalkıp arkaya, projeksiyon cihazına doğru bakıyorum. Seyyar bir makine bu, çocukluğumda komşumuzun avlusuna kurulanın aynısından. Makinist kan-ter içinde kopan filmi tekrar hazneden çevirip kömürlü okuyucunun önünden geçirmesi lazım ama beceremiyor bir türlü.
Artık nasıl bir cesaret ilham ediliyorsa kalbime, yerimden kalkıp o tarafa yöneliyorum. Kötü giyimli, saçları güneş yanığı bir veledi önce ciddiye almıyor terli makinist. Sonra çaresizlikten olsa gerek, ‘al bakalım, hadi görelim yapabilecek misin?’ dercesine bana yer açıyor. Gözüm kapalı, iki saniye bile sürmeden yerleştiriyorum şeridi hazneye. Bir alkış kıyamet kopuyor, ben afallıyorum. Bir anda kahraman oluyorum salonda. Kızarmış yanaklı kasaba kızları takdirle bakıyorlar bana ve ben ezildikçe eziliyorum. Ödül olarak hemen yanına bir sandalye koyuyor makinist ve beraber filmi izliyoruz.
Darbeden hemen önce Güneş Ne Zaman Doğacak ile sağcılara, Vatandaş Rıza ile solculara şirin görünmeye çalışan Cüneyt Arkın’ın, darbe sonrasında Öğretmen Kemal ile bu kez cuntacılara şirin görünmeye çalışma çabasını izliyorum hayretle. Turgut Sunalp çok popüler oralarda. (Hatta bir sohbetine denk geliyorum kahve ortamında, yıllar sonra gazeteci iken hatırlatıyorum ama... Neyse başka yazıya anlatırım, enteresan çünkü) Tipik bir Vurun Kahpeye versiyonu olan bu film, bol bol alkışlarla kesilerek izleniyor. Yapışkanlı sinek kağıdı gibi olan genç çocuk zihnim de etkileniyor herkes gibi.
Film bitip dışarı çıkınca acı gerçekle karşılaşıyorum. Hamamdan çıkan babam, beni fazla aramamış ve çekip gitmiş. Komyonların yerinde yeller esiyor. Hangi akla hizmet bilmiyorum, kestane ağaçları arasından Hamamköy’e doğru yaya olarak yola çıkıyorum. Otostop yapmak gibi bir kavramı bilir her kamyoncu, elimi kaldırıyorum utanarak, gelen geçen araçlar selektör yapıp yanımdan savuşuyor. Sonra eski püskü bir Toros duruyor yanımda. ‘Evlat yaban domuzu olur buralarda hangi akla hizmet bu saatte yola düşüyorsun’ diye fırça atıp Hamamköy’e bırakıyor beni bir köylü.
Babam bana çok öfkeli ve ceza olarak kitabımı elimden alıp kamyonun torpido gözüne sokuyor. Suçlu bir kızgınlık duyuyorum babama.
Ertesi gün, öğlen sıcağında, kum ocağında dargınız baba/oğul...
Biz brandadan yapılmış gölgelikte sıra beklerken, babam beklenmedik şekilde, kepçenin yüklediği kamyonu gösteriyor ve ‘git getir’ diyor kamyonu. O güne kadar, boş alanda sadece ileri/geri egzersizleri yapmış olan ben, beni neyin beklediğini bilmeden fırlıyorum yerimden. Babamın gönlünü hoş edersem kitabımı geri alacağım zira.
On tondan fazla yükün altındaki kamyon benim minik bedenimi adamdan saymadığından olsa gerek, yerinden kımıldamıyor ilk başta. Vitesi takviyeye alıp tekrar yükleniyorum gaza. Ensemden belime doğru soğuk sular iniyor bu esnada. Camı buhar kaplıyor terden. Kendimi biraz öne verip, gaza en dibine kadar yükleniyorum. Tam da bu esnada hayatım boyu unutamayacağım o mekanik kırılma sesini duyuyorum.
Kamyonun arkasından canhıraş bir metalik kopma sesi geliyor. Önce aksı, sonra kovanı kırılıyor koca kamyonun. Babam koşarak geliyor. Kamyonun arkasına eğilip yere dökülen kovan yağlarını görünce, gelip kapıyı açıp bana okkalı bir tokadı yapıştırıyor.
Benim için her şey bulanık bundan sonra ve dünya kayıyor ayaklarımın altında. Düştüm, düşeceğim… Babam çok sinirli tam bana girişecekten, müteahit gelip elini tutuyor babamın, ‘daha çocuk o’ diyerek sakinleştirmeye çalışıyor. Topridodan bijon başını istiyor babam. Kapıyı açamayacak derecede titriyorum. Müteahit gelip kendisi açıyor kapıyı ve torpidonun kapağını indirince kitabı görüyor. Bijon başı ile kitabı beraber alıyor. Sayfaları çevirirken attığı ıslığı unutamam.
“fiuuuu” diyor kocaman dudaklarını büzerek. “Ulan bunları sen mi yazdın?”
“fiuuuu” diyor kocaman dudaklarını büzerek. “Ulan bunları sen mi yazdın?”
Hiçbir şey diyemiyorum, babam akan yağı durdurabilme telaşında ama yapacağı çok şey yok artık. “it oğlu it” diyor bana. Müteahit, “usta bu çocuk edebiyatçı olacak, ne demeye zorluyorsun buralarda heder ediyorsun” diye karşı duruyor.
Sonrası bir kabusun sonu gibi; hem bitiyor diye sevindiriyor, hem de aylardır kazandığımız nafakanın epey bir kısmını heba etmenin utancını yaşatıyor.
Tam hatırlamıyorum, Ramazan ya da Kurban Bayramı arifesi. Muhtemelen Kurban öncesi. Herkes kamyonuyla bayram için geri dönerken, bizim kamyon kum ocağında kalıyor. Devasa kovanı alıp İzmir’e götürüyoruz, tamiri bir haftayı geçecek, üstelik bayramdan sonrasına...
O günden sonra -eve gidene kadar- hiç ama hiç konuşmadığımı hatırlıyorum. Otobüs şirketlerinde bilet arıyoruz memlekete dönmek için ama ne gezer. Otobüslerin çoğu Hacı taşımak için kiralanmış. Zar zor bir otobüste yer buluyoruz. Babam hostes koltuğunda, ben buzdolabının üstüne tünüyorum. Sevindirici olan tek şey kitabıma yeniden kavuştum ve yaklaşık 22 saat süren yolculukta, sadece okumak ve yazmakla ilgilendim.
Arafe gününün akşamı ulaşıyoruz Urfa’ya… Uykuya dalmışım, babam uyandırıyor ve eve doğru yol alıyoruz. Kapıdan içeri girer girmez dank ediyor kafama; kitabı otobüste unutmuşum! Otobüs Mardin’e transit gittiği için tekrar bulmak da mümkün değil. İnanılmaz bir yıkım yaşıyorum. Ama babam o günden sonra, bir daha kamyona yaklaştırmıyor beni, ‘git yazıyor musun, çiziyor musun, ne istersen yap, zayıf getirme yeter’ diyor.
Yıllar sonra, babam hasta yatağındayken, elime bir Dünya Nimeti alıyorum ve babama özet geçiyorum. ‘Ne güzel ve ibretli bir hikaye’ diyor.
Ve ayak ölçülerim kalıyor o yaşlı çizme ustasında.
İşte böyle bir macerayla başladı benim yazarlığım…

