4 Eylül 2012 Salı

Vuslat



Başlasın yağmurları İstanbul’un

                ve sen,

                         bulut olduğun çocuk resimlerinden,

                        dökül sonbahar yapraklarıyla beraber...

                Dökül ve düş,

ıslak renkli kaldırımlarına gönlümün. 





The Killing: Ölü bir kadınla baş edemezsin!


En son kısma yazacağım şeyi en başa yazayım da, içimde kalmasın: Amerikan kablolu kanalı olan aMC’nin  en büyük özelliği 'altın yumurtlayan tavuklarını kesebilen taşra çiftçisi' gibi olmasıdır. Ne garip tecellidir ki, rakiplerinin neredeyse onda biri kadar bütçeye mal etmesine rağmen, genelde –turnayı gözünden vurmak bu olsa gerek- tutan dizilere imza atan bu kanal, ekseriyetle berbat yönetimi sayesinde ya yapımcıları küstürerek (Aralarında Frank Darabont gibi ustalar da var) ya da maliyetleri bahane ederek pek çok güzelim dramayı çöpe atmış yahut besleyip, büyütüp rakiplerine teslim etmiştir. Breaking Bad ve Mad Men bunlardan sadece ikisiydi ve korkarım ki son yılların en başarılı polisiye dizisi olan The Killing de böylesi bir kadere doğru yol alacak gibi. Birazdan (muhtemelen tabii) hiç de kısa olmayacak analizini okuyacağınız bu drama, siz bu satırlar arasında gezinirken –ne yazık ki ve büyük ihtimalle- tarih olmuş olacak. Kanal her ne kadar bu iptali kendine göre rasyonel nedenlerle yaptığını ileri sürse de, (bakınız) dizinin temel motivasyonu olan cinayetteki sır perdesinin kalkmasıyla bir tür ‘tadı damakta bırakmak’ amacı güttükleri görülüyor. Kalan gelişmeleri yazının finaline saklayarak başlığımızdan devam edelim.

Polisiye dramaların temel metaforlarından biridir ‘ölünün anlattıkları’… Malum, Fox’un ünlü dizisi Bones  ‘Öldükten sonra kemikler anlatır’ mottosu üzerine kuruludur. Bazı derinlikli filmler, çok daha kapsayıcı bir yaklaşım gösterir ve ölü bir bedenin, çoğu zaman yaşarkenden çok daha fazla mücadele edebileceğini ve nihai olarak ölünün galip geleceğini anlatıp durur. The Killing dizisi de bu yaklaşım üzerine kurgulanmış bir TV serisi: "Bir ölüyü yenemezsin, intikam alamazsın, onu alt edemezsin!  Hatta tam tersi bir mantıktan söz etmek bile mümkündür: "O seni yener, intikam alır, alt eder!"

Projenin senaristleri, 2 sezonluk çalışmalarında, bir yerde buna kaynaklık eden metni de ağızlarından kaçırmakta bir beis görmüyorlar zaten: “Bir Kızılderiliyi alt edemezsin!”

Malum, bu meşhur replik ünlü sinemacı Steven Spielberg’e aittir ve onun yazdığı kült korku filmi Poltergeist’de geçer. 

Ancak The Killing’i özel ve güzel yapan şüphesiz bu mottosu ya da metaforu değil. Bu gözler nice çok daha parlak cümleler gördü de, kağıt üzerinde son derece yakışıklı olduğu halde, renkli ekranda hiç de öyle olmadı!

Bu Amerikan dizisinin değerini anlayabilmek için biraz gerilere ve başka bir bölgeye, Avrupa’ya bakmamız gerekecek. Ki daha önce de defaatle yazmışımdır; Amerikan halkı alt yazılı film izlemeyi sevmediği için beğendiği başka ülke film ve dizilerini alıp tekrar çekerler. Nasıl olsa, para sorun değildir!



Her şeyin başladığı nokta

Bir Danimarka kanalı olan DR1, 2007 ocak ayında oldukça farklı bir polisiye dizi yayınına başladı.  Orijinal ismi Forbrydelsen olan dizi son derece basit bir adı tercih etmişti : Öldürme (cinayet). Ancak diziyi farklı yapan içeriği kadar, pek alışık olmadığımız tarzıydı. Dizi, bir cinayet sonrası geçen 20 günü, her günü bir saat olmak üzere ele alarak cinayeti çözümlemeye çalışıyordu. (BKZ)Dizi yayına başladığı andan itibaren hem izleyiciden hem de eleştirmenler tarafından büyük ilgi gördü ve bir fenomene dönüştü. Hatta oturup, bu diziyi şahane yapan nedenlerle ilgili güzellemeler yapanlar bile oldu. (BKZ)

Neydi peki Forbrydelsen’i özel kılan bu şeyler?

Bakalım…

Forbrydelsen’i  özel yapan öncelikle dizinin başrol karakteriydi. Polisiye dizilerde bayan kahraman çok makbul değildir. En azından ezici bir öne çıkarım pek yapılmaz ve yanına yerleştirilen 'eril' tipler sıklıkla rol çalarlar. Ancak Forbrydelsen’de böyle olmadı. Dedektif Sarah Lund derinlikli ve sıra dışı bir karakterdi, elbette onu canlandıran  Sofie Gråbøl’un da katkısıyla unutulmaz tiplemeler arasına girivermişti. İkinci en önemli özelliği ise, hikayedeki derinlik ve anlatımdı. Bir sinema filminden beklenebilecek derinliğe sahipti Forbrydelsen. Tabii bunlar, kamera kullanımı, anlatım ritmi, müziğin kullanımı ve tercih edilen renklere kadar birçok faktör içeriyordu. En önemlisi, projenin sahibi ve senaristler, hikayeyi ve her tiplemeyi oturup binlerce gerçek dava dosyasını izleyerek oluşturmuşlardı. 

Karmaşık ilişki ağları, kara mizahı, temposu, atmosferi ve yan rollerdeki oyuncuların başarılı performansları ile haftalık bir diziden beklenmeyecek kaliteye sahipti Forbrydelsen. Nitekim yayına başladığı andan itibaren ‘katil kim?’ tartışmaları da beraberinde geldi ve sıradan TV izleyicisinden yazar/çizer takımına, entelektüellerinden siyasetçilerine kadar herkesin bir tahmini olmaya başladı. Böylesi kaliteli bir diziyi diğer ülkeler de (Bizim ülkemiz hariç) fark edip yayınlamaya başladılar. Bunlardan biri de BBC idi. (BKZ)



Bu Danimarka dizisi özetle şöyle bir hikayeye sahipti: Sarah Lund, Kopenhag’da yaşayan ama İsveçli erkek arkadaşının yanına taşınacağından Stockholm’e transfer olmak üzere olan bir dedektiftir. İşyerindeki son gününde, bir genç kızın kaybolduğu haberi gelir. Gerçi akşama veda partisi vardır ama yerine geçecek olan dedektif ile birlikte olaya el koyar. Daha sonra genç kızı vahşice öldürülmüş bir şekilde bulurlar, ipuçları Kopenhag belediye başkanlığına oynayan bir politikacının kampanya ekibine kadar uzanır.

Sarah L. : Bir Kopenhag Polisiyesi

Son derece klişe bir hikaye gibi görünen bu başlangıç giderek öyle derinleşir ve senarist/yönetmen işbirliğiyle (bu arada projenin esas sahibi Danimarkalı yazar Søren Sveistrup’u unutmak haksızlık olacaktır) o kadar güzel bir hal alır ki, her bölümü bir saat olan 20 gün merakla takip edilir ve biter. Dizinin en can alıcı noktası ise şüphesiz türdeşlerinden farklı olarak, katilin kahramanlarımız tarafından ‘eliyle konulmuş’ gibi hemen bulunamaması, yanlış yönlendirilme ve önyargılar neticesinde katil arayışının en az cinayet kadar başka trajedilere de neden olmasıdır. 

Muhtemelen toplam 20 epizod olarak düşünülmüş bu drama yerli/yabancı kamuoyundan gelen istek ve gördüğü ilgi üzerine bir sezon daha uzatıldı. Søren Sveistrup oturup, tutan kahramanı Sarah Lund üzerine yeni bir dava (dosya) daha yazdı ve memnuniyetle 10 bölüm daha çekildi. Belki daha da devam edecekti ama Sveistrup buna engel oldu ve ‘Hayatımın geri kalan kısmının tamamında Sarah için malzeme yazamam, hayat daha önemlidir’ diyerek diziyi devam ettirmedi. Gelin görün ki, ‘para nelere kadirmiş’ sözünü söyleyenler haklı çıkacaktı ve sizleri bu yazının finalinde bir sürpriz bekliyor.



Özgün örnek ve sıra dışı bitmiş proje bulmakta pek mahir olan Amerikan film ve dizi sektörünün dikkatinden kaçamazdı bu çalışma. Nitekim Forbrydelsen de radarlarına yakalandı ve ünlü Fox Studyoları haklarını satın alıp, kablolu kanal aMC'ye sattı. Böylesi başarılı bir projenin orijinalini, alt yazı ya da dublaj ile Amerikan halkına izlettirmek mümkün değildi. ‘Sorun sadece dizinin 'Danish' olması değil, filmdeki mekanlardan karakterlere kadar Avrupai bir tarza sahip olmasıydı. (Kanal bu riski göze elbette almayacaktı.)

Orijinal senaryoya mümkün mertebe bağlı olan, konseptteki hassas noktaları da aynen muhafaza eden aMC, her zamanki felsefesi gereği seride büyük isimlerle çalışmadı. Bunun yerine Mireille Enos, Billy Campbell, Joel Kinnaman, Michelle Forbes, Brent Sexton gibi sinemadan ziyade dizi sektöründe iş yapmış deneyimli oyuncuları tercih ettiler. Özellikle başrol karakteri Sarah Lund’un oyuncusu Sofie Gråbøl’u aratmayacak farklı bir tip olan Mireille Enos (Amerikan seyircisi onu Big Love dizisinden çok iyi biliyordu) son derece yerinde bir tercih oldu. 

Danimarka’nın coğrafi özelliğinden kaynaklanan sürekli yağmur yağması ve Kopenhag’ın dokusunu Seattle’da bulmuşlardı. En isabetli tercih ise şüphesiz müziği teslim ettiği ellerdi. Zira orijinal dizinin en etkileyici yönlerinden biri de müzikleriydi. Besteciyi (Frans Bak) değiştirmediler ama filme tempo kazandıracak başka bir atak yaptılar; İngiliz müzik gurubu We Fell to Earth bu projeye öylesi uygun düştü ki, yaptıkları müzikler dip koçanından bile ilerdeydi ve boynuz kulağı en çok da müzik düzleminde geçmişti.




Orijinale sadakat

Şüphesiz Amerikan yapımı olmasının bir takım farklılıkları da vardı. Bunların bazıları zorunluluktan, bazıları da ticari cingözlükten kaynaklanıyordu. Misal, Danimarka dizisinin ilk bölümünde her şeyin sebebi olup, kurbanı ele veren kalkış yapan uçak ışıkları, 'Heat' filminden dolayı tüm Amerikalıların ezberinde olduğu için The Killing’de kullanılmamış bunun için başka buluş aramaya da gitmemişlerdi.

Yine doğru tercihlerden biri, Kanadalı görüntü yönetmeni Peter Wunstorf oldu. The Killing’in klasik Amerikan dizilerinden ve ‘color correct’e sırtını yaslayıp gerçek üstü saçma sapan renklere sahip CSI dizilerinden ayrılan en bariz özelliği de bu görselliği oldu. Ve bir önemli vuruş daha; yönetmen tercihi. Dizinin pilot bölümü için Monster (2003)  ile şaşırtıcı bir başarı yakalayan Patty Jenkins oldu. Jenkins filmin görsel ve anlatım dilini muhkem ve farklı yaptı. Nitekim dizinin final bölümünü de çekmeyi kabul etti sonradan.

Bu arada en önemli ayrıntıyı söylemeyi unuttum, fox, diziyi ithal ederken, projenin sahibini oyun dışına atmadı, aksine kendi kadrosuna kattı ve Søren Sveistrup, ülkesi için yazdığı diziyi adeta mantık ve kurgu açısından da mükemmelleştirme imkanı buldu. Her yazara nasip olmayacak bir şeydi bu. Yazdığı bizzat pratik yapılarak test edilmiş, eksik ve kusurlar giderilerek daha büyük bütçe ile tekrar çekiliyordu. Yönetmen Jenkins pilot bölümü adeta bir ‘master film’ gibi hazırladı. Filmin dilini, temposunu, atmosferini, oyuncuların rol güç ayarlamasını adeta milimetrik ayarladı. Ve sonuç müthişti: The Killing, hikâyeye ve orijinal diziye kaynaklık eden İskandinav iklimi gibi soğuk, loş ve ürkütücü şekilde akıyordu. Cinayet, adeta bir buzulun hissettirmeden çözülmesi gibi ağır ve sabırla çözülüyordu.


Hikayeye zaten aşina oldunuz ama bakalım Amerikan versiyonunun konusu nasılmış?

Seattle'da gerçekleşen bir cinayetin polis soruşturması tabanlı konusu, bölümler ilerledikçe genişleyip, derinleşiyor ve ‘her insan potansiyel bir katil adayıdır’ önermesini haklı çıkarırcasına, her bölümde farklı birinden şüphelenmemizi sağlıyor.

17 yaşındaki maktul Rosie Larsen'ın cinayetini araştıran ortaklar Sarah Linden ve Stephen Holder'ın kendi özel hayatları da imrenilecek gibi değildir. Dul olan Sarah, 13 yaşındaki oğlu ile yeni bir hayat kurmak üzere nişanlısının memleketine gidecektir. Zaten kayıp kız ihbarını aldıkları gün, onun işteki son günüdür. Bu mesleği bırakacak ve daha sıcak bölgelere San Fransisco/Sonoma’ya gidecektir. Yerine gelen Holder ise tuhaf bir tiptir. Daha önce narkotikte çalışmış, bir süre uyuşturucu bağımlılığı tedavisi görmüş ve kariyer yapabilmek için cinayet masasına geçmiştir. Ensesindeki Haç dövmesi ile hiç de tekin bir tipe benzemiyordur üstelik. Rosie Larsen cinayeti araştırıldıkça derinlerinde çok daha başka ve şaşırtıcı şeyler çıkacaktır. Sorular yumağı araştırma devam ettikçe büyüyecek ve iki polisin özel hayatlarını da sonsuza dek etkileyecek bir dosyaya dönüşecektir.

26 bölümde tek cinayet!

Seattle’ın kasvetli yapısı ve neredeyse hiç durmayan yağmuru, Sarah başta olmak üzere, tiplemelerin enteresanlığı The Killing’i izlettiren etkenlerden olsa da, esas gücünü zekice kurgulanmış senaryosu ve aceleci olmayan merak duygusundan alıyor dizi. Benzeri bir dizide, yarım saatte ‘şıp’ diye çözülebilecek bir cinayet 26 bölüme yayılıyor. Bu cinayete bağlı olan başka cinayet ve suçların dışında bir tek Sarah’ın geçmişte çözdüğü bir dosyaya üstün körü bakış atıyoruz o kadar.

The Killing hiç acelesi olmayan merdiven basamakları gibi bizi merak dehlizinin en dibine kadar adım adım indirmeye muvaffak oluyor.



Dizinin jeneriği de çok başarılı. Bu yönüyle orijinali Forbrydelsen’i de geride bırakmayı başarıyor.

Hikaye adım adım genişletiyor merak halkasını ve yudum yudum veriyor gerilimi. Açıkçası -şahsen- hiçbir dramada gerilimin bu kadar geniş bir zaman dilimine sıkmadan yayılabildiğini görmedim.

The Killing’de izlediğimiz mekanlar klasik Amerikan metropollerinin çok dışında, sekanslar arasına atılan geçiş kapakları genelde fly-cam ile çekilmiş lakin yönetmen uçan kamerayı adeta şaryo (ray) gibi kullanmış. Her bölümün sonuna geldiğimizi sadece tanık olduğumuz yeni bir sürpriz ile değil, içten içe vurmalı enstrümanlar ve gerilim ‘pad’leriyle beslenen müzikten de anlıyoruz.

Derinlikli tiplemeler, derin mevzular!

Dizi, hatalar ve ön yargılar üzerine ilerliyor adeta. Çözülen her düğüm başka bir hatayı gösteriyor bize ve bireysel ve toplumsal önyargılara doğrudan ya da dolaylı darbe vuruyor öykü. Örneğin edebiyat öğretmeni Bennet Ahmed ile Amerikan toplumundaki İslam algısı üzerine son derece samimi ve gerçekçi eleştiriler var. Öğretmenin saç modelinden dinine kadar her şeyi cinayet nedeni sayabilecek kadar paranoyak bir toplumun çözümlemesini aktarırken, bizzat öğretmenin baldızının boynundaki haç kolye ile önyargılara hücum ediyor The Killing. Ve şunu söylüyor; ‘aksi kanıtlanıncaya kadar herkes masumdur’ cümlesi sadece bir laftan ibarettir. Doğrusu şudur; aksi kanıtlanıncaya kadar herkes şüphelidir!



Cinayet kavramı üzerine ontolojik/epistemolojik yaklaşımlarda bulunurken ortaya çıkardığı kahramanlarda sadece stereotipler değil, genotipler üzerinden de okumalar yapıyor. Ve yer yer kolaycılığa kaçıp, başka kaynaklardan apartsa da, ölüm ve ölü üzerine de hiç küçük olmayacak lokmalar çiğniyor ve yutmayı da başarıyor. Başlarda bu diyalekti ‘keş’ bir polisin dilinde uyduruk gibi dursa da (Ölüler suç duyurusunda bulunamaz, diyor misalen) gittikçe oturtmayı başarıyor yerli yerine.

 Bölümler ilerledikçe insanoğlunun öldürme potansiyeline dair ürkütücü örnekler veriyor ve gerekçelendirmeler yapıyor dizi. Ve hikaye halkası genişliyor, her bölümde biraz daha. Karakter sayısına yenilerini ekliyor ve her kahramana biraz daha yakınlaştırıyor bizi. Bahsini ettiğim bu şey inanın hiç de kolay değil ve bırakınız bir TV dizisini, sinema filmini, hatta güncel romanlarda bile bulmak neredeyse imkansız hale gelmiş durumadır.

'İslam algısı' üzerine sahici vuruşlar

Muhammed Hamid karakteri üzerinden Amerikan resmi ve sivil görüşünü aktarıyor ve ilk başlarda bir Müslüman olarak rahatsız ediyor bizi bu yaklaşım. Ancak, ilerledikçe kavramları ve yargıları yerli yerine oturtmayı başarıyor ve karakterleri değiştiren/bedel ödeten bir deneyime dönüştürüyor. Filmin en önemli düğümlerinden biri, İslami cemaatin camisinde, fonda 'Adiyat' suresi okunurken çözülüyor ve imanın insani yönüne, hiç de küçümsenmeyecek bir katkıda bulunuyor The Killing.

‘Her Müslüman Taliban, her cami terör yuvasıdır’ önyargısını açık açık ele alıyor ve bunun yanlışlığını gözümüze sokmadan Amerikan halkına anlatıyor dizi. Öyle ki, adi bir cinayet ile FBI’ın yaptığı ‘intihar bombacısı’ soruşturmasını bir noktada çakıştırıp, paranoyanın vardığı boyutları gözler önüne seriyor.

Başta Dedektif Sarah, cinayeti çözmeye çabalarken, kurmaya çalıştığı yuvadaki yapısal çatlaklar her geçen gün büyüyüp, çatırtılar yükselirken, bir noktadan sonra artık bu 'çözüm' meselesi bir takıntı halini alıyor ki, bunun bilimsel bir yönü var mı emin değilim. Ama pek çok yazılı ve görsel sanat eserinde bu ‘mesleki takıntı’yı daha önce de görmüştüm. Okurlara hemen ‘Se7en’ filmini hatırlatmak isterim. David Fincer’in filmi, sadece kahramanlarının psikolojisiyle değil, atmosferiyle de The Killing ile şaşırtıcı benzerlikler içeriyor. Öte yandan bu benzerliği aşan durum göndermeleri de var.Dedektif Sarah , bir yönüyle Sefiller’in müfettiş Javert’ine ya da Suç ve Ceza’nın Profiri’sine dönüşüyor.



Dizi, klasik polisiyelere de bir durum eleştirisi gibi. En güvenip, kendimizle bağ kurabildiğimiz kahramanı bile bir anda anti-kahramana dönüştürebilecek bir elastikiyete sahip. Ve bunu tuhaf bir zevk alarak yapıyor sanki. İyi zannettiğimiz kahraman sadece 45 dakika içinde bir anda kötücül oluyor (ya da bize öyle gösterilerek zevk alınıyor) ve sonra izleyici önyargısı oluşturulduktan sonra, kafamıza vururcasına durumu düzeltiliyor, karakter tashihleri yapılıyor. Ki dizinin en şahane yönlerinden biri de bu bence.

Epeyce metafor ve gönderme de barındırıyor The Killing. Örneğin, yaptığı medya eleştirisi didaktizmden çok uzak ve dozunda. “Kamu yararı” saçmalığı üzerinden medya eleştirisi var dizide ve çok sayıda medya sahnesi içermesine rağmen, şaşırtıcı şekilde, tek bir medya karakteri de yok göze batan. En güçlü yönlerinden biri de, sıradan gibi görünen bir cinayetten yola çıkarak yaptığı Amerikan tarz-ı hayatıyla ilgili eleştiri. Aile yaşamı, ikili ilişkiler, aile içi eğitim, karı koca samimiyeti, ihanet, sadakat ve feragat üzerine 45 dakikalık haftalık bir diziden beklenmeyecek sağlamlıkta gözlem ve teşhisler var. The Killing genel anlamıyla bir Amerikan hayatı okuması. Liberal aile yaşamına hiç de küçümsenmeyecek hasarlar veriyor, tabiri caizse.

Merak, insana dizi izletir!

Dizinin temel motivasyonu ‘merak’… Senaristler merak duygusunu öyle kontrol edip, yükseltip/ düşüyor ki, siz farkına bile varmadan bir bakıyorsunuz haftalar geçmiş ve elde avuçta bir şey yok. Bir tür seçenekleri eleme aşamaları, ‘katil bu’ndan ziyade ‘bu değil, bu da değil’ diyerek opsiyonları eleyerek ilerliyoruz. Her bölümde bir asil zanlının üzerine yürürken, didik didik ediliyor ama başka bir ‘kıtır’ da atılıyor önümüze.

Bölümler ilerledikçe halka büyüyor ve giderek yozlaşmış büyük resim belirginleşiyor. Siyasetten mafyaya, sevgiden ihanete kadar, ne kadar duygu ve alan varsa tekmili birden giriyor dizinin merkezine. Siyasetin kuralsız yozluğu, mafyanın acımasızlığı ile (kirleniyor) renkleniyor cinayet. Bir danışman, siyasetçiye şöyle diyor mesela: "Eğer idealist biri olmak istiyorsan git ağaç falan dik. Ama eğer bir lider olmak istiyorsan eline kan bulaşmasını kabulleneceksin." Ya da, cinayet nedeniyle özel hayatını boş verip, zaten dağılmış olan ailesini tamamen dağıtan polise arkadaşı şunu fısıldıyor: “Gerçekler acıtıyorsa doğru bir hayatın yok demektir.”

Ya da şöyle bir amir dersi var:
"Linden:  Sana bir tavsiye; aklından her geçeni söylememeyi öğrenmelisin artık
 Holder: Şu anda söylemiyorum mesela!"

Böyle onlarca zeki, ustaca konulmuş repliklerle bezeli The Killing. Son olarak, kahramanımızın bencileyin çıkardığı şöyle bir genelleme var mesela: “Erkekler silah ve bıçakla öldürürler. Kadınlar kurbanlarını zehirler. Genel kural budur.”

Bir taraftan bir maktul portresi çizilirken, diğer yandan bir toplumun kodları sükûnetle çıkarılıyor. Süreyi o kadar akıllıca kullanıyor ki, anlattığı bir gün değil çok daha uzun bir zaman dilimi adeta. Sinemanın kolaycılığa kaçan yönlerinden bazılarına pek tevessül etmiyor. Bu tür filmlerin can simidi flash back ve perfore anlatım ile cinayeti öyküleme tekniği hiç yok. Pardon, son bölümde, tekrar başa gelme durumu var, o kadar. Yani, Amerikan tarzı bir anlatı kültüründen ziyade, ‘kuzey polisiyesi’ denilebilecek bir yapım. Hep zor olan tercih ediliyor ve seyirci tutmayı başarabiliyor The Killing. Yine pardon, başaramıyor sanırım. Çünkü yayınlandığı kanala göre finali 1,8 milyon kişinin izlemesi yüzde 33’lük bir düşüş demekti ve böylesi bir rakam dizinin gelecek sezonunu tehlikeye atılıyor. Zira aMC’nin taban izleyici sayısı 2 milyon civarıydı. İyi de HBO gibi kanalların bölüm başı 30-35 milyon dolara kadar çıktığı yapım maliyetlerinde her bölümü taş çatlasa 2 milyon dolara mal eden bu kanalın, izleyici rakamlarında da aynı tevazuu göstermemesi nasıl açıklanabilirdi?



Zayıf noktalar

Elbette bir takım kusurlar da içeriyor. Senaryo tüm zeka gösterisine rağmen bazı gediklere de sahip. Misal, finalde duygusal açıdan bizlere tavan yaptıran, kurbanın çektiği filmin banyo yapıldıktan sonra direkt kurgulu halde gelmesi komik kaçıyor. Ya da, kahraman polisimizin koca adayı ve oğlunun aniden senaryodan yok olması büyük eksiklik olarak görünüyor. Lakin 'ihtimal ki, dizi devam edecek diye ucu açık bırakılmış’ diyerek olumlu düşünmeyi de tercih edebiliriz elbette. 45 dakikalık 26 bölüm boyunca ‘iyi de Rosie Larsen’i kim öldürdü kardeşim?’ sorusu hep canlı duruyor ve seyirci meraktan çıldıracak konuma geliyorsa, o dizideki kusurlara ‘kadı kızı’ statüsünde bakabiliriz ancak.

Son olarak dizide ben en çok etkileyen karakterden bahsetmek isterim: Belko. Başlı başına bir film karakteri olabilecek zenginliğe sahip Belko Royce tiplemesiyle Brendan Sexton adeta döktürüyor. Ezik, aile hasreti çeken, babasıyla aynı evde yaşama şansı hiç olmamış, geç dönem çocuğu, her an bir seri katile dönüşebilecek kadar sessiz ve silik ruh hastası tiplemesi kolay unutulacak gibi değil. Onun hakkındaki en güzel tanımı ise, eklemlenmeye çalıştığı ailenin baldızı yapıyor: “Kişiliği falan yok, masa gibi.”

The Killing, ne Amerikan CSI dizileri gibi janjanlı bir köpürtme polisiyesi, ne Behzat Ç. gibi, entellerimizin sözde reddettikleri halde izlemeye bayıldıkları, maço ruhumuzu okşayan bir Türk ucubesi. Arka Sokaklar ile zaten karşılaştırmak abes.

Üzücü olan nokta, aMC, ikinci sezon sonunda ani bir kararla diziyi iptal etti. Fox Stüdyoları her şeye rağmen yeni bir yuva bulabilmek için çalışırken, şaşırtıcı haber yine kendi evinden, Danimarka’dan geldi. Danimarkalılar dizinin üçüncü sezonunu çekme kararı aldılar ve The Killing olmasa da Forbrydelsen üçüncü sezonu ile tekrar seyirci karşınsa çıkmaya hazırlanıyor. Bizler de, Sarah Linden yerine Sarah Lund izleyerek bir nebze olsun teselli bulacağız! Bir başka umut da, Danimarkalılar yine başarırsa Amerikalılar onlardan tekrar satın alıp, bir daha çekerler. Kesin...