24 Mayıs 2013 Cuma

Yıpratıcı bir yalnızlık senfonisi: Yeraltından Notlar


Ünlü Fransız eleştirmen Melchior de Vogue (diplomatlık, antropologluk, oryantalistlik gibi daha pek çok kostümü de vardır) –ki merhum Cemil Meriç, Vogue için ‘Rus romanının Kristof Kolomb’u’ der- 1892’de kaleme aldığı ‘Rus Romanı’ isimli kitabında şöyle yazmıştır: “Romanı zevk için okuruz umumiyetle, hastalanmak için değil. ‘Suç ve Ceza’yı okumak, kendini isteyerek hasta etmektir. Kitabı okurken, daima bir ruh sancısı duyarsınız. Her kitap, yazarla okuyan arasında bir düello; yazar bize bir hakikat, bir hayal veya bir korku aşılamaya çalışır; biz de ya kayıtsızlığı-mızla karşı koyarız ona, ya aklımızla. ‘Suç ve Ceza’da yazarın dehşet verme kabiliyeti, orta bir hassasiyetin dayanamayacağı kadar büyük. Ürpertici eserlerin en tanınmış ustaları, bir Hoffmann, bir Edgar Poe, bir Baudelaire, Dostoyevski’ye kıyasla birer göz boyayıcı, birer edebiyatçı… ‘Suç ve Ceza’, ‘Macbeth’ten beri yazılan en derin suç psikolojisi etüdü.” Cemil Meriç ise bu tespite, şu tepkiyi verir: “Doğru ama insanı tanımak böyle bir üzüntüye değmez mi?”

Hem Vogue, hem de Meriç hiç de haksız değildir. Nasıl olsunlar? Meriç, ‘Bu Ülke’de ‘Suç ve Ceza’ ile ilgili şu notu düşer: “Dosto, ıstırabın romancısı. Istırabın, isyanın, merhametin ve şuuraltının… Raskolnikov, fahişe Sonya’nın önünde eğilirken ‘Senin önünde değil, acı çeken bütün insanlığın önünde diz çöküyorum.’ der. Suç ve Ceza, insan ruhunun uçurumlarını, mağaralarını, dehlizlerini tarayan bir kitap…”'Suç ve Ceza' şüphesiz yukarıda bahsi geçen övgü ve tespitleri layıkıyla hak eden bir kitap. Okuduğum zamanki bilinç seviyem mi, yoksa dünyaya Dostoyevski gibi bakamadığımdan dolayı mı bilemiyorum, Raskolnikov ile belli bir ruhani temas sağlayabilmeme rağmen bazı şeyleri anlamakta epey güçlük çekiyordum. Zorlanıyordum, zira romanı anlam ummanının bitimsiz alanına çeken o kırılma anı, cinayeti işleme sürecini ve cinayet kararı alındığı anı anlamak mümkün değildi benim için. Edebiyatla içli dışlı olup, dramanın temellerine dair birikim yaptıkça bırakınız bu sorunun cevabın almak, izahta gittikçe zorlanmaya başladım. Tefeci kadının kanına niye girmişti Raskolnikov? Cevabı, yıllar sonra keşfedeceğim başka bir ummanda bulacaktım: Cemil Meriç. Bu Ülke’de suça ve suçluya bakış açımı kökünden sarsıp, değiştiriyordu merhum: “Yaşadığımız dünyada suç kaçınılmaz bir olay. Büyük adamla sokaktaki adam ayrı kanunlara tâbi. Daha doğrusu, büyük adam için kanun yoktur. O, bir gayenin emrindedir; insanlığın hayrı için kalabalığın suç saydığı herhangi bir hareketi işleyebilir. Meselâ bir Kepler’le bir Newton’un keşifleri, şu veya bu sebepten dolayı içtimaileşemiyorsa, bu sebepleri ortadan kaldırmak için çekinmemek lâzım. Ama bu uğurda bir, beş yüz kişi feda edilecekmiş... Varsın edilsin. Bütün kanun koyucular, Solon, Muhammed veya Napolyon, suçludurlar. Suçludurlar çünkü ataları tarafından konulan, çağdaşları tarafından saygı gösterilen yasaları çiğnemişlerdir. Kan dökmekten de çekinmemişlerdir bu uğurda. Yeni bir hakikatin, yeni bir düzenin müjdecisi olmak isteyen, bir kelimeyle söyleyecek sözü olan herkes suç işlemek zorundadır.”

Bu cümleler, sadece bir roman çözümlemesi için elime ulaşan tahlisiye simidi olmadı, aynı zamanda Dostoyevski başta olmak üzere, anlamakta, kendime izahta epey zorlandığım birkaç yazarı daha idrake vesile olmuştu.
Tam da bu noktada azıcık sakinleşip, yazarın hayatına genel bir bakışta bulunmazsak, birazdan yazılanları anlatmak ve anlamak zorlaşacaktır.



Kimdir bu Fyodor Mihayloviç Dostoyevski?

11 Kasım 1821 tarihinde Moskova'da doğdu. Babası Yoksullar Hastanesi'nde çalışan eski bir ordu cerrahı, annesi de bir tüccarın kızıydı. Dostoyevski'nin çocukluğu, zorba ve sarhoş bir babayla hasta bir anne arasında geçti. On altı yaşındayken annesini kaybetti Dostoyevski. 1837 yılında Petersburg Askeri Mühendislik Okulu'na girdi. O sıralarda özellikle şiddet ve cinayet konularını işleyen kitaplar okumaya başladı. Okulu bitirdikten bir süre sonra, edebiyatla uğraşabilmek için askerlikten ayrıldı. Daha sonra büyük bir trajedi yaşadı ve babası, köylüler tarafından öldürüldü.

Sonra gelen parasızlık ve sefalet günleri… Bunun üzerine bir de Sara hastalığı. Nereden bakılırsa bakılsın zor ve buhranlı bir hayat. 1846'da(25 yaşında)  ilk romanı ‘İnsancıklar’ yayımlandı. Çarlık rejimine karşı siyasi toplantılara katıldığı için tutuklandı ve kurşuna dizilerek idam edilmesi yönünde karar çıktı. Son anda çıkarılan çarlık fermanı ile cezası sürgüne çevrildi. Sibirya'nın Omsk bölgesinde dört yıl ağır hapse ve er rütbesiyle dört yıl askerlik hizmetine çevrildi. Büyük eziyetler, yokluklar yaşadı, akıl almaz işkencelerden geçti, ağır işlerde çalıştırıldı. Mahkûmiyetinin son yıllarını bir askeri inzibat taburunda geçirdikten sonra 1857'de çocuklu dul bir kadınla evlendi; ancak bu evlilik mutluluk getirmedi.

Bu yıllar, yazarın ruhunda onarılmaz derecede derin izler bıraktı. 1862 yılında yayımlanan ‘Ölü Evinden Hatıralar’,  yazarın mahpus hayatının canlı bir anlatımıdır. Bu arada kardeşi ile birlikte önce Vremya, sonra da Epoha adlı dergileri çıkardı. Tüm eserlerinin anahtarı olan Yeraltından Notlar (Zapiski iz Podpolya), 1864 yılında yayımlandı. Suç ve Ceza (Prestupleni i Nakazani-1866), Kumarbaz (İgrok-1867), Budala (İdio-1868), Ebedi Koca (Veşnı muzh-1870), Ecinniler (Besi-1872) gibi muhteşem eserler birbirini izledi.



Burada bitmiyor hikaye. İlk karısının ölümünden üç yıl sonra 1867'de evlendi. Kumar tutkusu nedeniyle karısıyla ülkesinden ayrılarak Avrupa'nın kumarhanelerini dolaştı. Bir kızı oldu, tam mutlu olacakken onu kaybetti ve bu ölüm Dostoyevski’nin ruhunda gençliğinde yaşadıkları kadar büyük bir hasara neden oldu. Delilik ile arasında incecik bir zar kalmıştı sanki!  1875'te Delikanlı (Podrostok), 1876'da Bir Yazarın Günlüğü (Dnevnik pisatelja) ve 1879'da Karamazov Kardeşler (Brat'ja Karamazovı) adlı yapıtları yayımlandı.  9 Şubat 1881'de Petersburg'da öldü.

Yeraltından Notlar’ı okurken ya da izlerken, yazarının psikolojik roman akımının en büyük temsilcisi olduğunu, romanlarında çevre ve olay tasvirinden ziyade insan düşünceleri, ruh halleri ve tüm bunların psikolojik/fizyolojik sıkıntı ve sonuçlarını konu edindiğini bilmek gerekiyor. İş bu nedenle Dostoyevski romanlarında hep marazi tiplere; hastalara, suçlulara, asilere, sadist ve aşağılanmışlara sıklıkla rastlanır.

Yeraltından Notlar, Dostoyevski’nin hayatını ve kitaplarını anlamak için bir anahtar işlevi gören romanıdır. André Gide, Yeraltından Notlar’ı, Dostoyevski’nin yazarlık hayatının zirvesine ulaştığı, onun bütün eserlerinin kilit taşı olarak görür. Dostoyevski, aslında uzun bir monolog olan bu yapıtında; bize bir yanda düşkün, alçakgönüllü (bu alçakgönüllülüğü, iğrençlik bataklığına gömülüp bundan zevk almaya vardıracak kadar), öbür yanda da kibirli (kibri, hayatı mahvetmeye vardıracak kadar) hasta ruhlu, karşıt duygular içinde gidip gelen bir insanın öyküsünü anlatır.

Roman kahramanının patolojik halleriyle Dostoyevski’nin hayatı arasında bazı paralellikler vardır. Sürgün hayatı sürerken, kardeşine yazdığı mektupta şöyle diyecektir Dostoyevski: “Mişa, bunun için kızma bana sakın, düşün ki yapayalnızım, fırlatılıp atılmış bir taş parçasıyım sanki. Öteden beri karamsar, hasta, alıngan huyluyumdur. Bütün bunları düşün ve sızlanışlarım haksız, aklıma gelenler de saçma ise bağışla beni!”


Yeraltından Notlar, bu bağlamda bir benlik çözümlemesidir. Dostoyevski, Yeraltından Notlar’da kendini ve kendi gibi hafakanlar içinde boğuşan ruhların öyküsünü kaleme almıştır. Elbette ki yazılanlar tamamıyla hayaldir, bir yazarın zihninin ürünüdür.

İki ana bölüme ayırabileceğimiz romanda, ilk kısım daha çok ürkütücü gevezeliklerle bezelidir. ‘Yeraltı’ adını taşıyan bu bölümde, kahramanımız kendini ve düşüncelerini anlatırken, toplumda neden bulunduğunu, bulunmasının niçin kaçınılmaz olduğunu sanki açıklamak ister gibidir.

İkinci bölümde (Sulu Sepken Üzerine) ise muazzam bir katastrofa ile birtakım olaylar anlatılır. Buradaki bazı anıların gerçek olduğunu yazarın hayatından biliyoruz.


Sahnedeki Yeraltından Notlar: Bilincin her türlüsü acı verir!

Daha önce (2006) Devlet Tiyatroları tarafından sahnelenmişti eser. Payidar Tüfekçioğlu’nun performansı unutulmazdı.  DT’nin büyük bir başarıyla sahnelediği oyun, yaklaşık 20 kişilik güçlü bir kadro ile perdelerini açıyordu. Bu, romanın tüm sıklet ve yıpratıcılığının paylaşılması demekti.

Orijinal metne oldukça sadık kalınan o oyundan sonra Zeki Demirkubuz’un önceki yıl filme aldığı Yeraltı ise serbest bir uyarlamaydı. Demirkubuz, kendi zaviyesine göre çekip aldığı sekansları, kendi ürettiği birtakım eklemelerle bütünleştirmiş, doğrusu çok başarılı olmuştu.



Nadir Sarıbacak, her ne kadar ismini Uzak İhtimal filmindeki başarılı oyunculuğuyla duyurduysa da, tiyatronun içinden gelen bir aktör. Öğretmenlik lisansından sonra tiyatro alanında yüksek formasyon alan oyuncu, 2002’de başlayan bir tiyatro kariyerine de sahip. Bu anlamda hem mektepli, hem alaylı bir arka planı var.

Sarıbacak, son olarak sahnelediği tek kişilik gösterisinde Yeraltından Notlar gibi, her babayiğidin cesaret edemeyeceği ağır bir yükün altına giriyor. Yukarıda izah etmeye çalıştığımız ağır ve yıpratıcı bir eseri tek başına yüklenmek, başlı başına bir cesaret işi.

Eserin kahramanını ete kemiğe büründürüp, üstelik bunu güncel ve yerel dokunuşlarla Türk izleyicisine yaklaştırabilmek gibi zor bir yönü de var Yeraltından Notlar isimli tek kişilik oyunun. Bir mayıs böceği gibi, sayfaları çevirdikçe büzüşüp, kendi içine kapanan bir karakter var karşımızda. Ve bu büzüşme esnasında daha sivrileşen dil ve doğrudan hedef alınan insan…


Biliyoruz ki, her metin/tekst/replik yüklü olmak zorunda değildir. Dostoyevski’nin tarzından kaynaklanan bir ağırlığı var zaten cümlelerin. Nadir Sarıbacak, oyunun ilk bölümünden başlayarak gittikçe yükselen bir ivme ile canlandırdığı karakteri ve anlattıklarını o kadar sahicileştiriyor ki, yazara ve kitaba hakim olma oranında tat bırakıyor seyircinin zihninde.

Kostüm ve aksesuar açısından son derece mütevazı bir oyunla karşı karşıyayız. Bir sandalye, bir şişe ve bir flütü destekleyen birkaç parça giysi. Ki bu giysi meselesinde bir de hoşluk var. Oyun, flütü adeta yabancılaşma efekti gibi kullanırken, kravat/şal paradoksunu ‘dördüncü duvarı yıkma’ (Breaking fourth Wall) olarak kullanıyor.

İlk bölümdeki tedirgin edici duruş, bireysel ve yıpratıcı gevezeliklerin, güçlü bir oyunla izleyiciye aksettirilmesiyle, herkesin içindeki o karanlık noktaya doğru yaklaşılmasıyla etkinliğini artırıyor. Karşıt hisler arasında mekik dokuyan bir dengesiz olan karakter, adeta bir romanı sayfa sayfa çevirir gibi içine çekiyor izleyeni. Ve bir anda mutluluğun korkutucu yüzüyle karşılaşıyoruz oyunda.

İtiraf etmek lazım ki; böylesi hırpalayan, yıpratan bir metnin, daha önce Payidar Tüfekçioğlu gibi usta bir isimle, belirli bir noktaya konulan çıtanın aşılabilme sorunsalı ve Yeraltından Notlar’ın anlatıcısının ağırlığını tek başına taşıyor Sarıbacak.

Sıklıkla aldığı kahkaha reaksiyonu bazı anlarda kimilerini endişelendirse de, izleyicinin klasik stand-up alışkanlıklarından kaynaklandığına inandığımız bu durum, oyuncunun ustalığıyla hemen kendi alanına geri dönüyor ve fazla zedelenmeden seyrine devam ediyor.

Özellikle ikinci perdedeki yemek sekansı usta aktörün oyun gücünü adeta tepe noktaya taşıyor. O ne muhteşem bir ritim, o ne şahane bir kişilik değişimi trafiğidir!


Kalp, insanın en karanlık noktasını saklayan organıdır. Dostoyevski bu karanlık noktaya doğru yolculuğu ele alır Yeraltından Notlar’da. İlk perdenin sonuna doğru başladığı hikâye anlatıcılığı, ikinci perdenin ortalarında zirve yapıyor ve zaman/mekândan koparıyor Nadir Sarıbacak.

Son derece yıpratıcı bir kimlik sorgulamasını, aynı yıpratıcılıkla iki saat boyunca seyirciye azami ölçüde hissettiriyor başarılı oyuncu. Bir kere zaten yeterince zeki ve hınzır olan kaynağa yakın bir zekâ ile yaklaşıyor tekste Sarıbacak. Kahramanın sürekli değişen ruh hali, seyircinin algısıyla adeta oyun oynayan tavrı bazı noktalarda neredeyse ürkütücü boyuta ulaşıyor. Oyunun isimsiz kahramanının kusursuz zekâsı, asi ve fevri iradesiyle sürekli taş koyan yapısı, galiba ancak bu kadar net ve gerçekçi çizilebilir. Sadece metnin iyice işlenip, olağanlaştırılması değil, bu girift ve kararsız karakterin gizemi, aksiyonu ve yer yer ele avuca sığmazlığı bazı anlarda baş döndürücü sınırlara dayanıyor. Oluşturduğu karakter ile kurduğu bu yakın temas, Nadir Sarıbacak’ı seyirci karşısında üstün bir konuma itiyor ve tiyatronun ruhunda olan o yakın teması büyük bir başarıyla sağlıyor aktör.

Zorlu, can yakıcı, zihnin istiap haddini aşan, kontrolü zor ve tehlikeli bükümleri olan bir oyun Yeraltından Notlar. Cemil Meriç’in dediği gibi bitirebiliriz: “Ama insanı tanımak tüm bunlara değmez mi?”


Şuradan alındı