Fransız toplumbilimci Gustave Le Bon, Yığın Psikolojisini
anlatırken şöyle der; “Bir toplum kalabalıklaştıkça duygusallaşır ve düşünmek
ağır gelmeye başlar.” Toplumu oluşturan vasatın ahlak ve zeka düzeyi sıradan
kalabalığınkinden çok daha farklı ve önemlidir. Zira toplum, yazılı olmayan
kural ve kaideler ile bireye hayatı zindan da edebilir, cennet de…
Dahası var, bir fikir toplum nezdinde yayıldıkça kabul görür
ve doğruluğu bir süre sonra araştırılmadan kabule başlar. Yığınlar için
meselenin çıkış noktası önemsizleşir ve genel kanaat, kesin kanaate dönüşür.
Danimarkalı yönetmen Thomas Vinterberg’in batılı bir taşra
kasabasından yola çıkarak ele aldığı bir hikayeyi anlatan Jagten – Onur Savaşı
(Orijinal çevirisi Av) küçük bir toplulukta, küçük ve masum bir yalanın, gerçek
hayatları nasıl can yakan kırılmalara savurduğunu irdeliyor. Film, metin olarak
bile elen alınması oldukça riskli ve sıkıntılı bir konuyu sinema perdesine
taşıma cüret ve cesaretini gösteriyor. Vinterberg, modern toplumlarda bile çok
az toleranslı bir alanda kamera oynatırken yer yer mayınlı tarlada kazalara
neden olsa da, muradına eriyor.
Hikayesine göz atacak olursak: Lucas, 40’lı yaşlarının
başında, eşinden ayrılmış ve doğup büyüdüğü kasabada var olma mücadelesi veren
kendi halinde bir adamdır. Çok sevdiği çocuğunu alarak evden gitmiş olan eşiyle
tekrar bir araya gelemeyeceğinden emin olan Lucas, hayatını yola koyabilmek
için uğraşırken, yeni bir ilişki ve oğluyla tekrar beraber olma umudu belirir.
Ne var ki, yaklaşan Noel sadece ışıltılı yeni bir yılı değil, yeni ve büyük
sürprizleri de beraberinde taşımaktadır. Kreşteki öğrencilerinden ve çok yakın
bir arkadaşının kızı olan Klara’nın söylediği masum bir yalan öylesine devasa bir
hale gelir ki, Lucas’ın hayatı bir daha eskisi gibi olamayacak ölçüde değişmeye
başlar.
İçine kapalı ve yaşadığı tüm sıkıntıları tek başına
yüklenebilecek kadar güçlü görünen Lucas’ın, kitle psikolojisi karşısında
giderek kendi olmaktan çıkması ve çaresizliğin insanı nerelere savurabileceği
konusunda hiç de aceleci olmayan bir olay örgüsüne sahip Onur Savaşı’nda,
yönetmen popüler bir anlatım dili tuzağına düşmeden seyirciyi adım adım
hazırlıyor.
Uzaktan ve normal şartlar altında bakıldığında son derece sıradan
ve iyi olan kalabalıkların, sıradan bir adama karşı dönüşümünü (velev ki haksız
olsunlar) ürpertici bir soğukkanlılıkla verirken, biraz önce bahsini ettiğim
mayınlı bir arazide geziniyor. Çocuk tacizi ve eğitim meselesi gibi hassas bir
alanda gezinen hikaye, vasat insanların nasıl canavarlaşabileceğine dair önemli
ipuçları içerirken, Danimarkalı yönetmen birkaç kez sınır ihlali yapmayı da
sakıncalı görmüyor.
Küçük bir çocuğun öfkesiyle kurguladığı bir yalanın nasıl
hayat batıran bir dalgaya dönüştüğünü izliyoruz Onur Savaşı’nda. Toplum vasatı
böyledir, meseleye kendi pedagojisinden bakmak yerine, yetişkin kaygı ve
endişelerine kişisel hissiyat da katılınca, insan hayatı bir anda tepe taklak
olabiliyor. Film, böylesi basit bir olayın etrafında o kadar sahici bir hayat
kurguluyor ki, seyirci yaşananlara ortak oluyor adeta.
Her toplumun kendi kültür kodlarına göre farklılık gösteren
‘taciz’ ve ‘linç kültürü’ Onur Savaşı’nda neredeyse ‘minimum konfigürasyon’ ile
vuku buluyor. Doğuya doğru kaydıkça daha sert ve kanlı geçmesi muhtemel olaylar
zinciri, hep en düşük düzeyde seyir halindeyken bile, meselenin insani yönü
tatmin edici derecede ön plana çıkarılmasa da (Yönetmen bu ketumluğu
başkarakterin özelliğine yerleştirdiği için yadırgamıyoruz) yeterince rahatsızlık
verici olabiliyor.
Öte yandan ‘masumiyet’ üzerine söylemek istedikleri epey
tartışılabilecek boyutlar ihtiva ediyor filmin. Yönetmen Thomas Vinterberg,
bariz şekilde en baştan tarafını belli ederek, doğruluk ile masumiyet
arasındaki o kadim giriftliğe dair cılız da olsa bir şeyler söyleyemiyor. Dostluğun,
komşuluğun ve kan bağının bir çırpıda önyargılar ve kitle psikolojisine
kolaylıkla kurban verilebilmesi filmin temel zaaflarından. Ele aldığı toplumun
kültürel kodlarını elbette yönetmenden daha iyi bilemeyiz ama toplum
psikolojisinin temellerine dair söyledikleri epey su götürür şeyler.
Filmin oyunculukları şaşırtıcı derecede iyi. Kamera
kullanımındaki ustalık, resim tadındaki çerçeveler ile görselliği konunun
ürperticiliği ile birleştirecek düzeyde. Vinterberg’in kendine has aceleci
olmayan anlatımıyla neşet ettiği coğrafyanın iklimine uygun bir dil var Onur
Savaşı’nda.
Neticede epey rahatsız edici, yığınların davranış ve
yargılarına dair sarsıcı bir film var karşımızda. Klasik Hollywood tarzının
epey dışında.



