18 Temmuz 2012 Çarşamba

Post-modern korku mekanları


“Bankmatik” diyoruz biz. Bankacılık sektörünün ilerlemesiyle kapitalizmin tapınağı gibi, neredeyse her köşe başında varlar artık. Ne ki, teknolojiye hayat boyu yabancı olan insanlar için ciddi bir sınav ve ömür törpüsü mekanlardır. Karmaşık ekranları, kullandıkları tuhaf dil, çıkardıkları ses filan, bir çok açıdan sanatın kullanımına müsait modern yapılardır. Özellikle Türk insanının ATM’ler ile olan mücadelesi destansıdır. Yanlış anlaşılmasın, elbette modern hayatı kolaylaştırıcı yönlerini küçümsemiyorum. Tersine önemsediğimi belirtmek isterim.

Ne var ki, -henüz yazıldı mı bilmem ama- distopik metinler için çok bakir alanlar olarak görüyorum. Hele de sinema alanında. Bilmem sizin başını geldi mi hiç ama gecenin bir vakti, ıssız bir mekanda böylesi bir cihaz ile muhatap olmak başlı başına ürperticidir. İzbelik ve para yan yana gelince içini zaten bir tedirginlik kaplar insanın. Gündüz kalabalık içinde bile, ‘acaba şifremi mi çalacak biri’ endişesi gece, ‘arkamda biri mi var?’ paranoyasına dönüşür.
Ülkemizde bu tür mekanların evsizlerimiz için doğal barınaklara dönüşmesi katlar bu paranoyayı. Hiç unutmam, bir keresinde acil durumdan dolayı sabaha doğru dört yanı camlarla çevrili böyle bir mekana girmek zorunda kalmıştım. İşim bittiği an arkamı döndüğümde bir tinerci genç, ‘abi bir çorba parası’ demesi kolay unutulacak gibi değil.


2002 yapımı Telefon Kulübesi filmini hatırlarsınız. Joel Schumacher’in o enfes filminde, hem sağlam bir modernizm eleştirisi hem de sıkı bir gerilim vardı. Colin Farrell denen yetenek, o filmle kıvamını bulmuştu.

Chris Sparling’in oyunundan David Brooks’un sinemaya uyarladığı ATM bu anlamda ilgimi çekti açıkçası. Her ne kadar orijinal ve ilk olmasa da, güzel bir buluştu ATM üzerine bir gerilim-korku filmi yapmak. Önce hikaye: İşyerindeki bir kutlamadan geç vakitte evlerine gitmek üzere ayrılan üç arkadaş yolda bir ATM’den para çekmek için dururlar. İlk bakışta açık bir alanda ve yeterli ışık altında hiç de ürkütücü görünmeyen bu mekan, kısa sürede biri kız olan bu üç kişi için adeta bir cehenneme döner. Yüzünü bile görmedikleri bir şahıs onların dışarı çıkmasını engeller. Vakit ilerledikçe durumun vahametini anlarlar. Gerçi üçe birdirler ama yaşadıkları gerilim doğru karar vermelerini hep engeller. Sabah ayazına kadar dar mekanda bir kedi fare oyunu başlamıştır artık.

Siz izlerken –tabii izlerseniz- ne hissedeceksiniz bilemem ama ben seyrederken aklıma ilk cep telefonlarının vefasızlığı geldi. Şu cep telefonlarını hiç anlamam zaten. Acil ihtiyaç olduğu durumlarda, ya yanımızda olmazlar ya da şebekeye ulaşılmaz. Yahut şarjı filan bitiktir. ATM’de de öyle oluyor. Şehrin göbeğinde bir sapığın kurbanı oluyor birkaç insan ve yardım isteyemiyorlar.


Başta bahsini ettiğim Telefon Kulübesi filmi, hikayeyi sağlam bir eleştiri ve oyuncularının üzerinde yükselen sıkı bir gerilime oturtmuştu. ATM’de bunu bulmak ne yazık ki mümkün değil. Hem oyunculuklar vasatın altına iniyor, hem de hikaye bir şey anlatmaktan ziyade şiddetin sığ sularında debelenmeyi tercih ediyor. Telefon Kulübesi’nin temel referansı ‘ders vermek’ti. ATM ise, direkt şiddet ve öldürmek fikrine yaslanmayı deniyor. Lakin en önemli meseleyi ıskalıyor: Neden? Evet, ‘Neden?’ sorusuna cevap vermiyor film. Gerçi jenerik akmaya başladığında araya serpiştirilen görüntüler ile son kez umutlanıyorsunuz ama şahsen ben bulamadım cevabı. Bulan olursa bana da bildirsin lütfen.

Filmin en güçlü yönü; sürekli diri tuttuğu merak. Film boyunca merak duygusu dikkatleri dağıtmıyor ama finalde seyirciyi öyle kendi haline bırakıveriyor. Aslında kapasite olarak çok sağlam argümanlara sahip olacak bir filmin, biraz da bilinçli şekilde, bunlara yüz vermeyip sadece vuku bulan şiddet gösterisine odaklanmamızı istemesi bir tercih elbette. Lakin kişisel anlamda böylesi bir tercih filmi değerini aşağılara çekiyor.

Filmdeki kahramanların derinliksiz ele alınışları, seyircinin onlarla kurabileceği ilişkileri zayıflatmak bir yana ortadan tamamen kaldırıyor. Hele ki bir gerilim filminde bunu sağlayamazsanız, gösterdiğiniz şey ne olursa olsun istediğiniz geri dönüşü alamazsınız. Kaldı ki, kurban olan üç karakterin de neredeyse aynı tepki göstermesi, hadi açıkça söyleyeyim hepsinin ‘korkak’ olması ATM’yi yavanlaştırıyor.


Bunun yanında çekim açıları ve plan süreleri bağlamında oldukça başarılı bir film. Bence esas sorun katilin motivasyon unsuru. Bir intikam mı, yoksa ‘saf kötülük’ün neticesi mi, bununla ilgilenmemesi. Yapılan bu tercih, avcının karakterini derinleştirmek için illa onu göstermek gerekmez. Yapımcılara meşhur Otostopçu filmini gösterebiliriz elbette. Ya da Joy Ride’ı.

Ezcümle; güzel olma potansiyeli olan modern bir gerilim hikayesini harcamış bir film ATM. 


Bre Ramizem


Bu da farklı tad;

Kahramanlarla ördük Hollywood’u dört baştan



Amerikalı yazar Willa Carther, “Aslına bakarsanız insana ait sadece birkaç değişik öykü var ve bu öyküler çağlar boyunca, sanki daha önce hiç anlatılmamış gibi anlatılmaya devam ediyor.” diyor; dramanın temel arketiplerini tanımlayan Jung ise, “Kendimizi bildiğimizden beri dinlediğimiz hikâyeler, düşlerimiz ve inançlarımız, hayal dünyamızın imgeleri, korkularımız ve endişelerimiz zihnimizin derinliklerinde bir yerde birikir. Tüm bu birikimimiz, ‘ortak bilinçaltımızı’ oluşturur.”

Ve esasen bu ortak havuzdur, izlediğimiz bir filmin, okuduğumuz bir romanın başka kültürlerden olmasına rağmen bize tanıdık gelmesine sebep. Gustav Jung ‘Analitik psikoloji’nin temel ilkelerini kendi kültürü etrafında derleyip toparladığında, bu kolektif bilinçaltını teorisinin üçüncü bölümüne oturtur.

Robert Moore ise işi bir adım ileri götürerek, Jung’un ‘neredeyse insan sayısı kadar arketip vardır’ teorisini daha da disipline eder ve 4 ana modele hapseder: Kral, savaşçı, büyücü, âşık. Bu teoriye göre her insan mutlaka bu dört ana arketipten biridir. 


Mesele çok derinlikli ve çetrefilli. O yüzden burada kesiyorum.

Roman ve hikâye kahramanları da –özellikle Batılı- bu dört ana arketip üzerinden yürütülür. Dolayısıyla çizgi-roman ve sinema da bu yolun yolcusudur. Çizgi roman –ve dahi animasyon sineması- bu arketipleri biraz daha sivrileştirir hatta karikatürleştirir. Kahramanları daha kahraman, kralları daha gösterişli, âşıkları daha destansıdır.





50 yıl gibi bir kısa bir sürede neredeyse her öyküyü ve kahramanı tükettiği için sinemanın kendine yepyeni ve bakir bir alan olarak çizgi-roman sektörünü bulması bu döneme rastlar. Çizgi ya da fantastik edebiyatın kahramanlarından bazılarının sinemada kült olmayı başarmasının nedeni, sadece teknik ve estetik performanstan kaynaklanmaz. Mesele biraz da Jung’un teorisine milimi milimine uyabilme meselesidir. Bakın son Örümcek Adam’ı canlandıran 28 yaşındaki aktör Andrew Garfield ne diyor: “Üç yaşımdan beri, ‘Örümcek Adam’ en sevdiğim kahramanlardan biri. Kendimi ona her zaman yakın hissettim. 


Peter Parker bir çocuk ve genç olarak her zaman deneyimlerimin aynası oldu. Her zaman onu hayal ettim. Bence zaten, küçük çocukların Örümcek Adam’ı bu kadar sevmesinin nedeni de onu kendilerine yakın hissetmeleri. Onun dünyası bize çok yakın.”

İşbu Spider-Man / Örümcek Adam, beyazperdede yaşadığı döngüyü tamamladı ve yine başa döndü: The Amazing Spider-Man/İnanılmaz Örümcek Adam. Türe meraklı ya da seriyi bilen sinemaseverlerin hemen hatırlayacağı gibi, Sam Raimi’nin 3 filmiyle bir noktaya gelmişti. Ve artık izleyiciye yeni bir şey veremeyeceği düşünülmüş olacak ki, hem öykü tazeleniyor hem de yönetmen ve oyuncu değişikliğiyle kan.





Hikayesini hâlâ bilmeyen var mı bilmem ama şöyle: Lisede dışlanmış, annesi babası tarafından terk edilmiş ve dayısı ve yengesi tarafından büyütülen Peter Parker birçok ergen gibi kim olduğunu ve bugünlere nasıl geldiğini çözmeye çalışmaktadır. 
Aynı zamanda ilk aşkı olan Gwen ile aşk, bağlılık ve sırlarla ilgili mücadelesini de veren Peter, babasına ait bir evrak çantası bulduğunda, anne ve babasının kayboluş nedenini anlamak için araştırmalara başlar.

İnanılmaz Örümcek Adam, sadece bir çizgi kahramanın döngüsünü değil, aynı zamanda bir film endüstrisinin de döngüsünü gösteriyor bize. Hollywood, kahraman ve hikâye açısından tıkandığı anda hemen bu yönteme başvurur ve daha önce denenmiş, başarılı sonuç alınmış hikâye ve kahramanları tekrar tekrar önümüze sunar. Bunlardan bazılarında büyük başarı yakalar, bazıları ise nafile bir çaba olarak başarısızlıkla sonuçlanır. İnanılmaz Örümcek Adam her ne kadar ikincisine yakın gibi dursa da, bu tür fantastik kahramanları, iyi ve güncel görsel efekt ve 3 boyut ile verdiğinizde işe yarıyor gibi. Gerçi bu satırları yazdığım anda 215 milyon dolara mal olan filmin, ilk hafta gişesi henüz açıklanmamıştı ama ilk gün hâsılatı olarak listeye tepeden girmişti.

Özellikle Amerika gibi, her daim ‘birlik ve beraberliğe ihtiyacı olan’ ülkelerde bu tür kahramanlar hep iş yapar. Lakin küresel ölçekte ne tür bir başarı elde eder inanın bilmiyorum. Bildiğim şu; inanılmaz Örümcek Adam, sinema olarak bildik bir yerde duran, meraklılarını sonuna kadar tatmin edebilecek bir film. 


Sadece bu kadar ama...

Tüm bunlar içimizdeki Örümcek Adam’ı gıdıklayıp kahramanı çıkarmaya yetmiyor elbette.