15 Şubat 2012 Çarşamba

Pandül

Pht: Paolo Ordigoni


Bir sarkaç gibi her şey;

Zıddıyla kaim.

Gece örtüyor üstünü günün.

Beyaz, siyahın esiri.

Sensizlik ile sessizlik kadim iki galip

Vuslat ve tebessüm sürgün.

Yarı yarıya ihtimallere dahi

tahammülsüzüm.

Aldığım nefesi bile,

vermek istemiyorum,

korkarım ki;

senden uzaklaşırım…

Bir veda belgeseli: Son Darbe



Şunu belirteyim evvelen; bana gazeteciliği serviden ilk kitap M. Ali Birand’ın 12 Eylül Saat 04 isimli çalışmasıdır. Birand, su gibi akıcı üslubu ve karmaşık olayları ustalıkla bir araya getirdiği kurgusuyla bende çok büyük bir hayranlık uyandırmıştı. Ustanın diğer kitaplarını da büyük bir iştahla okumama vesilen olan bir öncü kitaptı açıkçası.

Mesleğe girdikten sonra Birand’ın gazeteciliğine hep hayranlık duydum. Kendine duyduğu öz güven, üslubundaki rahatlık ve yaşı kaç olursa olsun hep çağdaş iletişimci olması önemli bir rol model yapıyordu onu.

Ve elbette, bir okul olması, sayısız öğrenci yetiştirmesi…

Haber belgeselciliği için de –bence- çok önemli bir isimdir Birand. Demirkırat Belgeseli bu anlamda önemli bir örnektir ve yoldur.



Mesleğe başlayıp, emeklilik yaşımın yaklaştığı şu günlerde bile Birand’a aynı aşkı ve meslek heyecanını görmek insanda gıpta damarını uyandırıyor. Ünlü gazeteci ilerlemiş yaşına rağmen heyecanından hiçbir şey yitirmemiş, hala en önemli toplantılarda adeta bir muhabir gibi çalışıyor, elindeki kamerayı kullanarak bunu bize gösteriyor.

Du…

M. Ali Birand’ın içindeki büyük gazetecilik aşkına rağmen artık fiziksel yıpranmışlığın verdiği yorgunluktan olsa gerek, son yaptığı 32. Gün programlarında kaçak güreştiğini, tartıştığı konulara çok fazla hakim olamamaya başladığını üzülerek müşahede ettim. Belki de bu nedenle artık programı tek başına yapmıyordu.

Açık söyleyeyim bu duayen habercinin son belgeseli olan Son Darbe. 28 Şubat’ı ilk duyduğumda heyecanlandım. İki nedenleydi bu heyecanım. İlki, Birand için çok iyi bir mesleğe veda belgeseli olacağını düşünüyordum. İkincisi ise, bizzat bu sürecin mağdurlarından biriydi Birand, kim bilir belki de bu vesile ile süreçle bir demokrat olarak hesaplaşma imkanı da bulmuş olacaktı!

Belgeselin henüz ilk bölümü yayınlandığı için, son bahsini ettiğim iki konuda neler olacağını henüz bilmiyoruz. Ama ilk bölümü yayınlanan belgesel, teknik ve içerik açısından küçük de olsa, bir analiz yapmamız için yeterli bence.



Ben tam bu satırları yazmaya başlamışken bir internet sitesinde Rıdvan Akar’ın yazısını hayretler içinde okudum. Eminim M. Ali Biirand’ın da bu konuda söyleyeceği şeyler vardır ama Akar’ın da söyledikleri öyle görmezden gelinecek, basit iddialar değil şüphesiz. İddiaları şuradan okuyabilirsiniz.

Gelelim belgesele. Bir kere tüm Ali Birand çalışmalarında olduğu gibi müthiş bir enerjisi var Son Darbe: 28 Şubat’ın. Bu enerji tempo olarak yansıyor. Hatta bir ‘tık’ abartılmış bir ritim bu, diyebiliriz. Bu tür belgesellerde aşırı tempo bir süre sonra izleyiciyi yorabilir ve biçim içeriği ezebilir. Son Darbe: 28 Şubat’a tam sınırlarda geziniyor bu ince çizgi.

Açıkçası ilk hayal kırıklığını da ilk sunumda yaşıyor insan, son derece özensiz bir sunum konuşmasıyla başlıyor duayen haberci. Oysa etkileyici bir sanal duvar var ve teknik olarak iyi ‘key’lenmiş görüntü. Böylesi bir belgesel de, niye ayakta sunum yapılır, niye onca curcunalı hızlandırılmış kurgunun önüne bir yem olarak atılır sunucu anlamadım hiçbir zaman.

Ritim demişken, belgesele tempo kazandıran en önemli unsur, şüphesiz müzikler. Yapımcılar Livaneli, Kızılok, Berkay, Su sanatçıların hazır ve bilinen müziklerinin yanı sıra, heyecan dozu yüksek özgün müzik de kullanmışlar.
Mini epizotlar ile kurguyu rahatlatmak epeyden beri kullanılıyor, dolayısıyla hem araya sunucu koymak zor olmuyor hem de, izleyici bir kısmı kaçırsa bile diğerine konsantre olabiliyor. Geçiş separatorleri de bu anlamda başarılı bence. 

Aynı şeyi vinyet/logo ve KJ’ler için söylemek ne yazık ki mümkün değil.



Röportajlar sanırım en sorunlu kısım. İlk bölümden anlaşılıyor ki, görüş almak için epey renkli ve fazla kişilerle konuşulmuş. Bu iyi elbette. Estetik olması açısından parçalı ışık kullanılması da iyi bir şey ama. Arkada kullanılan fon bezi tam bir fecaat. Üstelik kullanılan JIX denilen akordeon mini crane bu tür işler için pek uygun değil. Muhatabınız konuşurken aşağı yukarı oynamak iyi fikir değil. Hele bir de bu aparatı şaryoya oturtursanız sonuç tam felaket olur. Işık parçalı kullanıldığı için, ikinci (yakın plan) kamerası kullanma ihtimali de pek mümkün değil, zira ışığı tek kamera için kurarsınız.


Parçalı ışık, sorunlu fon, hareketli kamera birlikteliği, düzgün olmayan bir color correction ile birleşince ortaya pek de parlak olmayan bir görüntü kalitesi çıkmış ne yazık ki! Bu kadar emek dökülen bir yapımın post prodüksiyon aşamasının çok daha ciddiye alınması gerekirdi sanırım. 

İçerik kısmına gelecek olursak… Ne yazık ki belgesel ciddi bir önyargı ile başlıyor. Bugün bile üzerinde ciddi soru işaretleri bulunan (Gerçi Ergenekon davası soncu bu cinayetlerin kahir ekseriyetini kimin işlediğini herkes biliyor ama) faili meçhulleri sıralanıyor ve şöyle deniliyor: “Bunların hiç birinin failleri bulunamadı.” Hemen sonra ise şu cümle geliyor: Peki nereden çıktı bu İslami Terör belası?

Yapılan arşiv taraması çok iyi, görüntüler zengin ve kaliteli. Yalnız sorulan sorular doğru mu ondan emin değilim.

Örneğin Uğur Mumcu Cinayeti. Cinayet özetlendikten sonra kızıyla röportaj yapılıyor ve Bayan Mumcu diyor ki; ‘, Demirel, İnönü, Sezgin hepsi namus sözü verdi ve tutamadı.’


Bu durumda iyi bir gazeteci hemen arkasından Demirel ve Sezgin’e bu soruyu sorup, cevabını almaz mı?

Şahsen, İsmet sezgin’e Mumcu Suikasti sorulmayınca, ‘Herhalde röportaj vermedi’ diye düşündüm ama sonlara doğru başka yerde çıktı Sezgin; DYP Kongresi’nde…

 Darbe ile ilgili bir belgeselde, 48 dakikalık birinci bölümün yarısından fazlası siyaset… Seçimler, partiler, liderler vs… 28 Şubat’a ülkeyi götüren sosyolojik faktör ve gelişmeler üstün körü geçilmiş. Dahası, olayın baş aktörü ve tarafı askerler ile ilgili neredeyse hiçbir şey yok! Tamam, belki röportaj vermeyi reddettiler, belli ki yardım da etmediler ama bunlar darbenin kahramanı olan askerleri görmezden gelmek için yeterli sebep midir?

Öte yandan, bu kadar derinlemesine araştırma yapıp, bazı şeylerin bu kadar farkında olamamak şaşırtıcı. Ya da öyle davranmaları. Örneğin Demirel’in Cindoruk’u ekarte edişindeki Dalan ve Sezgin faktörünü neredeyse tamamen gözden kaçıracaklarmış.



Keza Sivas Katliamı bölümü… Madımak Oteli’nin yakılması neredeyse adım adım, dakika dakika anlatılırken, bir anda otelin alevler içinde kalışını görüyoruz, oysa bir ara birkaç saliseliğine çakmağı ilk yakanı görüyoruz. Demek ki elde var ateşin ilk yakılışı, bu niye atlanmış anlamak mümkün değil.
Elbette tek bölüme bakarak, verilen onca emeği yok saymak, küçük görmek mümkün değil. Ama nedense, Birand’ın koyduğu kalite çıtasının epey altında bir ilk bölümle karşılaştığımı, ben kendi hesabıma söylemeliyim. Artık önümüzdeki bölümlere bakacağız…