Merhum Necip Fazıl’ın ‘Takvimdeki Deniz’ şiiri çok enteresandır. Şair odasında aylak aylak dururken duvarda asılı olan, yaprakları tükenmiş bir takvime bakmaktadır. Bir resim vardır takvimde; azgın bir deniz ve ortasında yana yatmış bir gemi. Bir süre sonra şair ile takvim arasında öylesine bir etkileşim olur ki sahicileşir her şey: “Geçtim kendi kendimden / Yüzüme o resimden / Köpükler vurdu sandım / Duymuş gibi tıkandım / Ciğerimde bir yosun / Artık beni kim tutsun.” Aslında kendisi de anlam veremez yaşadıklarına: “Ne var bana ne oldu / Odama nasıl doldu / Birden bire bu meltem / Ve dalgalandı perdem / Havalandı kâğıtlar / Odamda kıyamet var!” Vardığı nokta ise ilginçtir: “Denizler oldu tasam / Yakar onu bulmazsam!” Netice itibarıyla sahip olduğu her şeyi geride bırakarak denizin peşine düşer şair.
Fransız Philippe Petit, çocuk yaşta telde yürümek başta olmak üzere akrobasi sanatına gönül vermiş bir tuhaf fânidir. Sokaklarda akrobatik gösteriler yapıp geçimini sağlarken, bir gün gittiği dişçideki dergide insanoğlunun yaptığı en devasa yapılardan biri olan Dünya Ticaret Merkezi kulelerinin fotoğrafını görür ve o anda içinde engel olamadığı bir tutku ateşi yanar. Ne yapıp edip, bu iki kule arasına gereceği ipin üzerinde yürümesi lazımdır. İçindeki bu büyük tutkuyu belki de kısmen tatmin edebilmek amacıyla epey yüksek binalara tırmanır ve yürüyüşler yapar. İşin heyecan verici yönü ise, bu yürüyüşleri yasa dışı/gizlice yapmasıdır. Örneğin Notre Dame Katedrali’nin çan kulelerine gerdiği ipin üzerinden yürür ama nihayetinde burasının yüksekliği 100 metre bile değildir ve hayalindeki binaların yüksekliği olan 400 metrenin çok çok altındadır. Keza Sydney Liman Köprüsü üzerinde de yürür ama esas hedefi İkiz Kuleler’dir. En nihayetinde uzun uğraşlar ve maceralar neticesinde 7 Ağustos 1974’te hayalini gerçekleştirir ve bir insanın neredeyse boşlukta yürüyebileceğini tüm dünyaya ispatlar. Daha sonra “Bulutlara Ulaşmak’ isimli kitabında anlatır tüm hislerini ve bu macerası 2008 yılında “Teldeki Adam” ismiyle James Marsh tarafından belgesel olarak filme çekilir. Oscar da alır film.
Robert Zemeckis (Forrest Gump, Mesaj) başı sonu bilinen bu hikâyeyi bu kez drama olarak karşımıza getiriyor. Philippe’in dünyasına yakınlaştırmayı ama esas olarak bir insanın karşı konulmaz tutkusunu anlatmayı deneyen “The Walk – Tehlikeli Yürüyüş”te Fransız akrobatın hayalleri için neler yaptığını görüyoruz. Elbette esas derdi dünyanın en yüksek noktalarından birinin üzerinde telde yürümeyi anlatmaya çalışan senaryo, süresinden kaynaklanan eksiklik ve yönetmenin teknolojiye olan güveninden kaynaklanan birtakım savruklukları da içerse, nihayetinde The Walk, bilinen finaline rağmen seyirciyi koltuğuna çivileyen bir film olmuş. Şüphesiz bunda IMAX ve 3 Boyut teknolojisinin etkisi büyük. Eğer siz de benim gibi yükseklik korkusu yönünden sıkıntılıysanız, filmi izlerken (özellikle final sekansında) epey tedirgin olma ihtimaliniz yüksek.
Film gerçeğe mümkün olduğunca yakın bir inandırıcı kadraj ve lens kullanımıyla anlatıyor hikâyesini. Olayın tüm kahramanları gerçek, olaylar da… Başroldeki Joseph Gordon-Levitt (Lincoln, Batman: Kara Şövalye Yükseliyor) rolü için bizzat Petite’ten ders almış. Ve yönetmen tüm hikâyeyi kahramanın ağzından anlattırıyor. Bunun için seçtiği mekân ise Özgürlük Anıtı’nın meşale sepeti… Dengeli müziğin, güçlü gerilim pedlerinin kullanıldığı Tehlikeli Yürüyüş’ün senaryosundaki sıkıntı, tutkunun büyümesine ve kahramanın artık dizginlenemez arzusuna çok vakit ayırmaması. Oysa Notre Dame ile WTC arasında epey macerası var çılgın akrobatın.
Şair takvimdeki denize bakarak, içinde karşı konulmaz bir hasret büyütüyor ve denizlerin tasasıyla geçiriyor ömrünü. Fransız akrobat ise bir telin üzerinde, çıkabileceği en yüksek noktaya çıkarak yürümenin tutkusuyla yaşıyor. Ki bu yüzden, ‘öleceksem tutkularım için öleyim’ diyor kitabında.
Tehlikeli Yürüyüş ise seyircisine, ‘peki senin tüm hayatını feda edebileceğin bir telin var mı?’ diye soruyor âdeta.
Selam olsun hayalleri için hayatını feda etmeyi göze alanlara...

