24 Nisan 2011 Pazar
Kişisel Menkıbe (2): Zenci adam, sarı balık ve oltada tavuk!
Rüzgar gökyüzünü bir bebeğin kundağı gibi saran, içine tonlarca kül dökülmüş gibi duran bulut kümelerini önüne katıp uzaklara götürünce, güneş olanca şirinliğiyle gülümsedi yüzüme. Bu topraklara geldiğimden beri ilk defa kanımın ısındığını hissettim. Çok tuhaf bir ülke burası; sanki hiç kimsenin umurunda değilsiniz ve varlığınız umursanmıyor. Oysa ben her kırmızı ışıkta duruşumda, sağıma soluma yanaşan arabaları izlemeyi gizli bir zevk edinmişim.
Güneş hiç acelesi olmayan emekli orman bekçileri gibi, ağaçların tepelerini ışığıyla yalayarak parlatıyor. Sıcak, en az soğuk kadar titretici olduğunu göstermek istercesine iliklerimizden sızarak ter çıkartıyor. Üzerine ne giyerse giysin, altına beyaz çorap giyerek Amerikalı olmamayı tam 20 yıldır başarmış dostum, eliyle 'Kalk hadi' işareti yapıyor.
Bilmem ki; bilir misiniz?
Yabancı ülkelere ya da topraklara ilk giden, tuhaf bir evsahiplik hissine yakalanır. Oranın çirkinlikleri de, güzellikleri de onun hanesine yazılır gibi tuhaf bir peşin kabulleniş vardı Ziya'da. Bazen onu kızdırmak için 'Yanki' diye Hollywood filmi diksiyonuyla seslenmeme bile tebessüm ederdi Ziya.
-Ne oldu Yanki?
Eliyle, çok acelemiz varmış da bir yere yetişmemiz gerekiyormuş gibi hareketler yaptı dostum. Ev sahibi olmanın buyurganlığı vardı tavırlarında. Kalktım elbette. Ne de olsa bu topraklara benden neredeyse çeyrek yüzyıl önce ayak basmıştı.
Eskiler, yolu bilmek ile yolda gitmek farklı şeylerdir, demişler.
O gün akşama kadar bu sözü nereden duyduğumu hatırlamaya çalıştım ama başarılı olamadım. Hayatımın büyük bir kısmını her tarafı denizlerle çevrili bir kentte geçirdiğim halde balık tutmakla ilgili en ufak bir pratiğim yoktu. Arabaya binmiş, balık tutacağımız yere giderken, koltukların altından uzatılmış iki oltadan anlamıştım nereye gittiğimizi.
Bir şeyi itiraf etmeliyim:
Av ve avcılık hakkında hiç de sıcak hisler besleyen biri değilim. Doğduğum şehirdeki bir çocukluk arkadaşımla üniversite yıllarımda tekrar dost olmuştuk. Muazzam bir avcı gibi abartmayı severdi. Ava, av tüfeklerine, av köpeklerine ve atıcılığa büyük merakı vardı. Zaten onu görmediğim iki yıl içerisinde avcılar ve atıcılar derneğine yönetici olduğunu öğrendiğimde şaşırmamıştım. Onunla çok tartışırdık av ve merhamet üzerine.
İnsanoğlunun merhamet odacıklarının en gizli çekmecesinde saklanan acımasızlığı olarak görürüm avcılığı. Tüfekle falan ava çıkabilmem mümkün değil . Tüfeğin yanında çok daha masum ve yalın görünen olta, hem daha entelektüel bir görüntü oluşturuyor, hem de ailecek yapılabilecek bir av ritüeline imkan sağlyordu. Belki de bu yüzden Ziya, üç çocuğunu ve yeğenini yanımıza aldı.
Buralarda yollar, yemyeşil bir çayırın ortasından tıslayarak sürünen kapkara yılanlar gibidir. Sabahki yağmurun derisini gıcır gıcır parlattığı simsiyah bir yılan gibi kıvranarak akan yolda, av bölgemize gidiyorduk işte. Lisanssız balık avcıları için özel olarak düzenlenmiş bir mesire yere girerken, kapıda giriş parası ödememizi yadırgamıyorum ama duvardaki yazı nasıl bir tirajikomedinin tam göbeğine indiğimizi müjdeliyor:
Tuttuğunuz her üç balık için 1 dolar ödemek zorundasınız!
-Yanki! Ne saçmalıyor bu pano? Hem girerken para vereceğiz, hem de avladığımız balığa mı ödeyeceğiz?
Aynı panoyu akşam eve dönerken görünce, girişteki kadar yadırgamadığımı da itiraf etmeliyim.
İnsanın inerken hızlı adımlarla, postacılar gibi; koşmak ile hızlı yürümek arası bir tempo ile inmek zorunda kaldığı yemyeşil bir bayırdan göllerin bulunduğu alana inerken, avcılığın ruhumda açacağı o büyük deliğe doğru indiğimin farkında değildim.
Durum şöyle;
İki oltamız var ve biz 6 kişiyiz. Hadi iki çocuğu saymayalım ama, geriye kalan bir büyükçe çocuk ve üç yetişkine 2 olta az. En azından bir tane daha kiralama fikrinde birleşiyoruz.
Bu Amerikalılar tuhaf insanlar. Bunu her fırsatta tekrarlama yemini ettim ben.
Tuhaf insanlar...
Lokantalarında içecekleri değil bardağını satıyorlar size. O bardakla içebildiğiniz kadar kola ya da meyve suyu içersiniz. Bardagın fiyatı ise 3 litre kola fiyatına.
Bir insan kaç litre kola içebilir ki?
Olta kiralarında da böylesi bir denge söz konusu. Bir oltanın bir günlük kirası, yeni bir oltanın iki misli fayatına yakın. Ama arabaya binip, yeni bir olta almak için alış-veriş merkezine de giderseniz, vakit ile yakıtın toplamı, kiralık oltadan pahalıya geliyor.
Gel de işin içinden çık!
Amerikan sisteminin kurbanı olarak bir olta kiralayıp, tipik bir Türk refleksi olan 'kendine en yakın eylem yerine iliş' kuralını uyguladık. Ortadaki, orta boylu gölete yanaşıp oltaları hazırlarken, Ziya'nın küçük oğlunun gölden ne kadar korktuğunu anladım. Çocuğu göle yaklastırmak için, oltalara takacağımız solucanların bulunduğu kutuyu çıkarmamız gerekti. Bacaksız, beyaz kutudaki kirli toprağın içinden kıvranarak dışarı çıkmaya çalışan talihsiz solucanı görünce az daha gölün içine düşüyordu.
3 tane acemi balık avcısı Türk'ün Amerika'nın ortalarında bir yerde, acemisi oldukları oltalarla içinde ne olduğunu bilmedikleri bir gölde balık avlamaya çalıştıklarını hayal etmenizi istiyorum. Ve olayın komedi boyutunu.
İlk şaşkınlığı üzerimizden atar atmaz, çevreyi kolaçan etmeye başladık. Sol tarafımızdaki çok daha büyük olan göl, ıssızdı. Bizim bulunduğumuz gölde, tam karşımızda sandalyesinin üzerinde oturan ve bulunduğumuz yerden sadece kocaman hasır şapkasını gördüğümüz bir adam balık avlıyordu. Sol tarafımızda oltasıyla kung-fu yapar gibi kavga eden japon ve kızından başka çok sonra gelen ve bir derviş sabrıyla balık avına girişen zenci ana-oğul vardı.
Meğer ne kadar teknik ayrıntıları varmış balık avlamanın.
Teorik anlamda çok basit gibi görünen balık avı, insanın sakatlanmasına, hatta hayatına mal olabilecek kadar tehlikeli bir eylem.
Kutudaki solucanları ikiye bölüp, oltanın ucuna parmağınıza batıra batıra geçirdiniz diyelim, oltanın ipinin gerginliğini ayarlamaktan, suya atarken savurduğunuz açı çok önemli. Patavatsız bir hareketiniz yakınlarınızda birinin gözünün çıkmasına sebep olabilir.
Nitekim oluyordu da...
Elindeki herhangi masum bir aleti bile zaman zaman konvansiyonel silah kadar tehlikeli duruma sokan ben, oltayı gölün en uzak noktasına atacağım telaşıyla savururken, önce bir ağaç avladım, ardından başımın 5 metre üstünden geçen elektrik telini!
Balık tutmak asla maymun iştahlılara göre değil. Sabır ve metanet gerektiriyor. Oltanızı salladıktan sonra, anlamsız anlamsız peşinden bakarsanız, sabırsız reflekslerle ha balık takıldı, ha takılacak, paranoyalarına düşerseniz asla bir tek balık bile yakalayamazsınız. Oltayı sallayıp, unutacaksınız. Attığınız kanca suyun icindeki taşlardan biriymiş gibi olana dek. Ancak o zaman balıklar gelip takılabilirler kancanıza.
Ben kendi içimden balık, sabır, saçmalık problematiğini çözmeye çalışırken, Ziya, hemen solumuzda bulunan ve bizimkine oranla biraz daha küçük olan göl parçacağına gitti. Aslında dikkatle bakıldığında her üç gölün de sun'i olduğunu anlamak zor değildi. Ziya'nın heyecanlı bir dönüşü vardı ki sormayın!
-Orası balık kaynıyor, dedi heyecanla.
Hemen kovaları, oltaları, solucanları ve solucandan korkup sandalyenin arkasına saklanan küçük canavar Mehmet'i toparladık.
Gerçekten de, gittiğimiz son göl parçacığı resmen balık madeniydi. Kısa süre sonra başımıza örülen çorabı anladım.
Bu tesisleri kuranlar, belli ki insanların avlanma hissini tatmin etmek amacı taşıyorlarmış. Elbette para kazanmak da...
En büyük gölde, sabrı ve ustalığı olanların avlanmasını istiyorlar. Oradaki balık ucuz olmasına rağmen, göl büyük ve balık sayısı azdı. Ortadaki gölet, balık avlamayı alışkanlık haline getirmiş hobi meraklısı insanlar için tasarlanmıştı. Buraya gelen herkes önce ortadaki gölde şansını deneyip, bir süre sonra acemilerin yerine geliyordu.
Tıpkı bizim yaptığımız gibi!
Bizim şu an başında bulunduğumuz, en baştaki ve en küçük gölde, balıklar bir çarşı camiinin sık saflarında Cuma namazına durmuş mütevekkil müminler gibi yanyana duruyorlardı. Hele araya özenle serpiştirilmiş gibi duran ve sapsarı renkleriyle altına batırılmış hissi veren pırıl pırıl parlayan bazı balıklar vardı ki, insanın hiç niyeti yokken bile oltayı sallaması geliyordu içinden!
Binlerce balığın, yanyana bile zor sığdığı küçücük göle oltalarımızı bir sallayışımız vardı ki görmeliydiniz! Kuzeyden sıcak denizlere inip, bakir bir ada keşfetmiş Viking savaşçıları gibi gizli naralar atarak saldırdık balıklara. Balıklar o kadar sayıca fazla, yakın ve kolay avlanıyor ki, bir süre sonra işin zevki kalmadığı gibi, iğrenmeye başladım. Ve aklıma avcı arkadaşım Murat geldi.
Bir kaymakamdan bahsetmişti Murat. Yeteneksiz ama av meraklısı bir kaymakamdan… Köylerine gelip avlanmak istediğini söylermiş hep. Ama o kadar yeteneksiz ki, aylarca tek bir av hayvanı bile avlayamamış.
Ortadaki ve büyük göldeki halimiz tıpkı kaymakamın ruh hali gibiydi.
Defalarca oltayı büyük bir gayretle gölün orta yerine savurmamıza rağmen, en ufak bir yakalama belirtisi görünmemişti hiçbirimizin oltasında.
Ortadaki gölde ne kadar aciz göründüysek, başlangıç göletinde o kadar mağrur ve kibirliydik. Aslına bakılırsa burada balık tutmamak için özel yeteneksizlik dersleri almış olmak gerekiyordu. Kısa süre sonra farkettiğim zenci bir adamı uzun uzun süzünce, Amerika’da bu tür kursların verildiği bir yerler olduğundan şüphe etmeye başladım.
Zenci adam, narin eşi ve saçları lüle lüle kızı, öğlen vaktini biraz geçe, güneşin ağaç gölgelerinin boylarını uzatmaya başladığı vakit geldiler balık avlama sahasına. Zenci, tipik bir amerikalı babanın tatildeki prototipi gibiydi. Kısa pantolon, bembeyaz çorap, aynı beyazlıkta kocaman bir bayrağın süslüdeği tişört ve kalın tabanlı spor ayakkabı.
Bir ibadet aşkıyla sallıyordu oltasını küçük gölete siyah derili bu adam. Eşi ne göl ne de balıklarla ilgileniyordu. Eline aldığı haftalık bir magazin dergisinin sayfaları arasında gezinip duruyordu. Aslında ensemizi ısıtan solgun güneş olmasa, oraya zorla getirilmiş diye kanaat getirecektim. Ama iki de bir başını kaldırıp güneşe bakarak, orada bulunmaktan mutlu olduğunu belli ediyordu. Küçük zenci kız da öyle. Heyecanla bir o köşesine koşuyordu göletin, bir bu köşesine. Bir ara oltalarımız birbirine girdi ama kısa sürede çözdük sorunu.
Bütün aksesuarları eksiksiz yerinde olan zenci adam tıpkı yeteneksiz kaymakam gibi, neredeyse balık avlayamamanın imkansız olduğu yerde belki saatlerce balık avlayamadı. Küçük kızı yakaladığı her balığı ellemeye korktuğu için ona getirirken babasını komplekse soktuğunun farkında değildi belki de.
Bir insan gülünecek duruma düşünce çevredekiler önce aleni kahkaharlar atıyorlar. Ancak bir süre daha devam edilince mizah durumu, etraftakilerde tuhaf bir utangaçlık ve gizli tebessümler beliriyor. Ve bir süre sonra acıyorsunuz komik duruma düşen kişiye. Ben de aynen öyle hissettim. Artık gülmeyi falan bıraktığım gibi, yani sıkılmasam gidip adama taktik vermeye başlayacaktım. Ama elbette siyah bir öfke ile karşılaşma ihtimalim çok çok büyüktü.
Salladığımız her olta, biz otuza kadar saymadan sarsılıyor ve çenesindeki çelik telin verdiği acıyla, balıklar kurşun yemiş savaş askerleri gibi sarsılma nöbetleriyle kıvranıyorlardı oltaların ucunda. Tuttuğunuz her balık için para ödeyeceğiniz için, bir süre sonra tutmamaya çalışmak ekonomik açından bir menfaat oluyor.
Tuttuğum bir balık nasıl bir iştahla saldırmışsa yeme, oltanın ucu ta midesine kadar inmiş. Çıkaramadım oltayı. Etrafta gezinen yeni yetme veletler, tesiste çalışan haftalıkçılardı. Birini yardıma çağırdığımda, onun balığa yaptıklarından sonra bir daha ömrüm boyunca balık tutmayacağımdan emin oldum. Saçları biryantinili, elinin üstünde korsan dövmesi olan velet, gelir gelmez sorunu anladı ve elini dar kot pantolonun arka cebine atıp penseye benzer bir alet çıkardı. Kargaburnu denilen alete benzeyen bu nesnenin ucunu balığın ağzına soktu ve takılmış oltayı, o yaşta nasıl böylesi bir acımasızlığa sahip oluşuna inanmayan bakışlarımın şahitliğinde var gücüyle, balığın tüm iç organlarını yırtarak çekti çelikten iğneyi. Olta çıkmasına çıkmıştı ama, yırtılan sadece balığın boğazı, midesi ve solungaçları değildi. Sanki ben bir balıktım ve solungaçlarım kopmuş gibi oksijen alamıyordum.
Birden zenci adamın yerinde olmak istedim. Elimde bir kova dolusu vicdan azabıyla tesislerden çıkarken, midem bulanıyordu. Ve o akşam rastladığım her insana balıkları hediye etmeme rağmen kimse beni bu suç dosyamdan kurtarmadı. Öldürdüğü kurbanını bagajında taşıyan cani ruhlu katiller gibi hissettim kendimi tüm yol boyunca. Eve vardığımda Ziya durumu anlamış olacak ki, beni vicdan azabından kurtardı, bütün balıkları elimden aldı. Gece boyunca parmak aralarımda perdelerin çıkacağının boynumda solungaçların belireceği paranoyasıyla tuhaf bir yakaza karabasanı içinde debelenip durdum. Sonra avcı arkadaşım Murat ile kaymakamın yaşadıklarının finali geldi.
Murat, yeteneksiz kaymakamın aylarca komik duruma düşmesine içi elvermediği ve ev sahipliği imajının zedelenmesine daha fazla tahammül edemediği için, kendince dahiyane bir fikir bulmuş: Kümesten aldığı bir kaç tavuğu, çalılıkların arasına saklayıp, onları yırtıcı av hayvanları diye avlatmak istemiş. Ancak kaymakam o tavukları bile vuramamış. Sabırla nişan alıyor, her denileni teorik anlamda yaptığı halde, bir türlü tutturamıyormuş hedefi. Kaymakamın her karavanası, bir köy ağasının oğlu olan Murat için bir ayıp, bir kusur gibi olmaya başlamış. Murat ne yaparsa yapsın kaymakam asla isabet kaydedememiş.
Bir feodal karizmanın sarsılmasının anlamını bilemezsiniz. Murat kendince üzerine yapışan bu lekeyi yıkamak için çözümün en dahiyanesini bulmuş. Çalılıkların arasına yerleştirdiği bir elemanına, kaymakamın ateş ettiği tavuğa ateş etmesini söylemiş. Kaymakam, keklik zannettiği tavuğa ateş ederken, bir başka çiftenin patladığını farketmeyecek zannetmişler. Ama ilk tatbikattan sonra, çalılıkların arasından kanlar içinde barut kokan ölü hayvanla sevinç çığlıkları atarak gelen Murat’I görünce kaymakam sarsılmış. Gözlerinden boşanan yaşı önce anlayamamış arkadaşım. İşin rengi biraz sonra anlaşılmış.
Meğer, herkesin inanılmaz yeteneksiz biri olarak gördüğü kaymakam, her hafta sadece ava bilinçle çıkıyormuş. Bulunduğu makamın gücünü, savunmasız kişilere karşı kullanmamak için, bir nevi bilinçli ıskalama antremanları yapıyormuş. Her nişan alıp, tetiğe basarken, vicdanına ve merhametine telkinde bulunup, namlunun ucunu son anda başka hedefe çevirip ıskalıyormuş.
Murat, bu tuhaf ve vicdani boyutu çok derinlere inen kitle yönetim tatbikatını asla anlamlandıramadığını söylemişti ama, ben anlamıştım.
Benim esas şu yandığım nokta; yeteneksiz zenci adamı gördüğümde, aklıma vicdan sahibi kaymakamın gelmemesiydi!
(Bu hikaye Turuncu Hüznün Kokusu kitabımda yayınlanmıştır)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
