29 Mayıs 2013 Çarşamba

Selam: Mağluptur bu yolda galip!




 “Sizi severim ama hakikati daha ziyade severim…”
Aristo (Eflatun’a hitaben)



Bu satırları takip edenler İslam’ın sanata, özellikle sinemaya bakışını defaatle ele alan yazılar kaleme aldığımızı hatırlayacaklardır. Hassaten Kur’an’ı Kerim’in gerek biçimsel –metin- olarak (tabiri caizse benzersiz bir sinematografiyle) gerekse içerik olarak (Tam da dünya sinemasının hikaye bağlamında tıkandığı son dönemlerde) son derece bakir ve benzersiz bir kaynak olabileceğini çok kere ifade etmeye çabaladık.

Keza Risale-i Nur’lar da benzer bir bakış açısıyla ele alındığında Bediüzzaman Hazretleri’nin hem sinemanın temel kullanım unsurlarına (Flash Back, Flash Forwad, anlatım açıları da dahil) şaşırtıcı derecede hakim olduğunu ve özellikle anlatım dili olarak öykü ve his aktarımında -Hazreti Üstad’ın sinemanın keşif yıllarında yaşamasına rağmen-, günümüz sinema dilini aşan bir üslup kullandığını da çok kere vurgulamıştık.

Türk Sineması ‘altın çağ’ denilen dönemde yılda 300’den fazla film üretiyordu. Ancak bu üretimin de bir noktadan sonra tıkandığını, birbirine benzer hikayelerin, birbirinin neredeyse tıpkı basımı filmler ile seyirciyi salonlardan kaçırdıklarını biliyoruz. Ve kısa süre sonra gelen yabancılaşma.. Film dilinde yabancılaşma, hikayede yabancılaşma, oyunculuklarda yabancılaşma. Neredeyse özgün hiçbir şeyi kalmadı Yeşilçam’ın ve tabiri caizse uzun bir fetret devri yaşadı.

HİZMET VE GÖRSEL SANATLAR

Hizmet; bidayetinden beri teknolojiyi, hassaten görsel sanatları ziyadesiyle kullanıyordu. Hatta bundan dolayı, konvansiyonel sair topluluk, hareket ve hizmetlerden eleştiri bile alıyordu, diyebiliriz. Fakirin öğrencilik yıllarına rastlar o dönem. Ülke genelinde sinemanın ciddi anlamda bir fetret dönemi yaşadığı ve video teknolojisinin gelişmesi, video playerlerin hemen her eve girmesi (Betamax/VHS) bu formatta sanat ürünlerinin artmasına neden olmuştu. Pek çok önemli yönetmen, pek çok önemli filmi video formatında yaptığı için sinema salonlarında gösterime girme imkanı da bulamamıştı.



Başta Sema Video olmak üzere, resmi/gayr-ı resmi videokaset kiralama/satma işi yapan kurumlar adeta arı gibi çalışıyor ve Hizmet, bu sektörü hem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin ufkunun birer semeresi olan vaaz ve nasihatlerini, hem de izlemeye uygun bulunan sinema ürünlerini kendi networkünde dolaşıma sokuyordu. Açıkçası çok bereketli ve semereli bir dönemdi.

Elbette, aradan geçen zaman hem hizmeti global ölçekte etkin bir aktör ve hayatın her alanında olduğu gibi, sanat sektöründe de artık söz söyleyebilecek duruma getirdi. Artık sadece, bizlere sunulan fikir ve sanat eserlerini tüketip, bu konuda yorum yapan değil, aynı zamanda proje üreten bir noktaya gelmiş bulunuyoruz.

Ve elbette tek başına bir şükür vesilesi olan bu durumda, çok da dikkatli olunması gerektiğinin idrakinde olmak gerekiyor. Sanat alanında verilecek her ürün, kolektif bir şuurun ortak semeresi sayılacağı (öyle olmasa bile, öyle bir algı oluşturacağı) herkesin malumu. Dolayısıyla, üretilen her içeriğe/sanat eserine dünya çapında bir camianın bu alandaki arz-ı endam edişi olarak bakılmaktadır.

Şunu da ifade etmek lazım; böylesi bir bilinç ve arka plana sahip olan hareketin üreteceği her ne ise, her zaman en üst düzey olmayacaktır. Böyle olması da beklenemez elbette. Ancak, kolektif şuurun nişanesi olan birikim ve tecrübenin, üretilen her esere yansıması da zaruridir. Dolayısıyla, kademeli bir kaliteleşme, pey der pey bir rafineleşme olması gerekir.

Söz gelimi, yeni bir gazete çıkarılacaksa, bunun Zaman gazetesinden daha alt kalitede bir mevkute olması beklenemez. Keza TV sektöründe yapılacak her yeni hamlenin alt sınırı bellidir.

ÖNEMLİ BİR KISTAS: SAMİMİYET

Tekrar sinema alanına dönecek olursak. Daha önce üretilen sayısı sınırlı birkaç filmin elbette istenilen ve arzu edilen seviyede olmadığı muhakkak.  Ancak, o eserlerin en azından hizmetin bu sektördeki ilk ürünleri olmasının getirdiği belirli bir tolere edici bakış açısıyla değerlendirildiğini de bilmek lazım. Bununla beraber, önceki örneklerde çok önemli bir ortak payda vardı: samimiyet. Eserler, her ne kadar arzu edilen kalitede olmasa da, içerdiği samimiyet her karesinde hissedildiğinden, hep hoş görüldü ve ‘inşallah daha iyisi yapılır’ temennisi ile karşılandı.

Şüphesiz Selam filmini de böylesi bir arka plan ile izlemeye başlamak durumundayız.


Bu perspektif ile alındığında Selam, ele aldığı kahramanlık hikayelerinin etkileyiciliğinden maça ‘1-0’ önde başlayan bir film. Neredeyse her hikayesi başka bir filme konu olabilecek bir hareketin anlatıcılığına soyunmak, böylesi bir üstünlükle başlamayı kaçınılmaz kılıyor zaten. Dolayısıyla Selam’ın anlattığı hikaye, filmden bağımsız olarak başlı başına etkileyici ve belli miktarda epik unsunlar içeriyor.

Film, üç öğretmenin hikayesini parçalı olarak anlatırken, çok da uzak olmadığımız, bir şekilde daha önceden okuyup, aşina olduğumuz üç öyküye yaklaşıyor. Bu anlamda Türk halkının yabancısı olmadığı kahramanlar ve tiplemeler var. Sıkıntı şu; bu karakterlerin eklemlendiği hikayeler ve derinleşmeler ne kadar sağlıklı ve doğru?

Yeri gelmişken bir hakkı teslim etmemek olmaz; Selam bir sinema filmine layık bir görselliğe ve resim temizliğine sahip. Oyunculuklar yer yer aksasa da, genel olarak derdini anlatabilen bir yapım.

Bu sütunların takipçileri, sinemaya bakış açımızda ‘iyi/kötü’ perspektifinden ziyade ‘olmuş/olmamış’ ya da ‘başarılı/başarısız’ düşüncesinin hakim olduğunu bilirler. Dolayısıyla Selam ‘kötü’ bir filmden ziyade –maalesef- olmamış denebilecek bir sinema eseri. Film, olumlu ve üstün özelliklerini cömertçe harcayan, dahası; bazı yönleriyle epey riskler ve yanlış anlaşılmalara son derece müsait bir yapı içeriyor. Elbette, tüm bu sıkıntılarda belli bir kasıt ya da art niyetten ziyade, yetkin olamama durumu var. Filmin oturtulduğu temel mantık ve mesaj ekseninin de küçümsenmeyecek boyutta riskli olduğunu söylemek zorundayız.


Şüphesiz filmi yapan arkadaşlar ciddi emek ve efor sarf etmiş ve şüphesiz kuşku götürmeyecek bir samimiyete sahip film. Ancak, bazı durumlarda samimiyet tehlikeli bir rendeye dönüşüp, anlatılmak isteneni yanlış algılamaya sebep olabilecek ters tepen bir silaha dönüşebiliyor. Bu durum bazen çok tehlikeli sularda ve yanlış anlaşılması çok olağan mesajların altını ısrarla çiziliyor.

İsterseniz filmin temel zaafları, riskleri ve sıkıntılarını teker teker ele alarak ne demek istediğimizi izah edelim:

İlk olarak ‘aşk’ kavramına, nirengi noktası inanç ve iman olan bir hareketin tamamen dışından, seküler sığlıkla bakmayı tercih eden bir film Selam. Bu durum, hem haksızlık hem de vebal gibi geldi. Dünyanın dört bir yanında bin bir cefa, çile. ıstırap ve hasret ile yapılan hizmetlerin temel motivasyonu olan ‘ilahi aşk’ı, son derece sığ (üstelik bu sekülerleşme de ciddi zaaflar içeriyor)  ve beşeri bir alana kaydırarak hem hizmete büyük haksızlık ediyor, hem de negatif bir örneğin altını kalınca çizerek, adeta meşrulaştırma girişiminde bulunuyor.

Dahası; bu aşk, klasik olarak işlenilen bir aşk da değil; üçlü bir aşktan bahsediyor film. Avantür tarzın –tabiri bağışlayın- ‘iki köpek bir kemik’ olarak kabataslak ifade ettiği kadim çatışmayı filmin merkezine oturtmayı deniyor. Selam’da her şeyin önüne geçirilen aşk üçlü bir aşk, yani; “sevdiğim başka, sevenim başka” arabeskliğinden başka bir şey değil ne yazık ki!

Bu aşk üçgenini çizerken, hizmete bir de kötülük ediyor Selam. Temel motivasyonu uhrevi parametreler olan hareketi, nefsanî hislerine alet eden bir karakteri hikayeye dahil ederek olağanlaştırıyor. Açıkçası bu hem haksız, hem de çok riskli bir durumdur. Bilmem kaç kurban vererek sevdiği kızın yanına gitmek isteyen genci, hikayenin sonunda neye dönüştürürseniz dönüştürün, akılda başka şeyler kalabiliyor; mesela, Kimse Yok Mu’ya 100 kurban bağışla, aşık olduğun kızın yanına götürsün seni! Bakınız şu cümleler bir sözlükten alındı: “Kimse Yok Mu derneğini miydi filmdeki, 100 kurban daha bağışlayınca zengin bebesi Berkecan’ı hoşlandığı kızın yanına yolladılar, demek ki hayır derneklerinde de rüşvetle istenilen şey yapılabiliyormuş mesajı veriyor.”


Kaldı ki bu "müptela aşık" arketipi de sorunlu ve yapmacık. Seyirci bu nefsanî istekli gencin, dünyevi aşkına, bırakınız saygı duymayı gülüyor sadece!

İyi ve kötü karakterize edilirken de hem dikkatsiz hem çok kaba bir dil kullanıyor film. “İyiler neden iyi, temel motivasyonları nedir?” gibi bir derdi olmadığı gibi, kötüler de öylesine kötü, hiçbir gerekçelendirme, sebep yerleştirme çabası yok filmin. Böyle olunca, himmet toplayan kadın da, buna karşı çıkan baba da havada kalıyor, kaba bir arabesk figürü gibi duruyor.


Filmin dramatik dili de çok iptidai, ilkel ve neredeyse mizaha kaçacak türden. Pek çok sahnede seyircinin kahkaha atması çok muhtemel… Artık günümüz seyircisi çok kaliteli yabancı filmleri de izleyebiliyor, dolayısıyla yaptığımız filmlerin dil ve estetiğinin onlar kadar olmasa da en azından onlara göre komik sayılabilecek bir seviyesizlikte olmaması lazım. Keza dramanın yine temel özelliklerinden olan ‘Söylediğini gösterme, gösterdiğini söyletme’ kaidesi neredeyse paramparça ediliyor. Seyirciye tabiri caizse ‘aptal’ muamelesi yapılarak (söz gelimi beyazların arabasına almadığı için çocukları ölen zenci aile) aynı mesaj neredeyse 6-7 kez veriliyor yine de doymuyor film. Biz Afrikalı ailenin dramını gözlerimizle görmüşken, bunu tekrar tekrar söyletmenin mantığını anlamak mümkün değil. Afganistan’daki aç çocukların durumu da çok farklı değil.

Bununla beraber, anlatılmaması gerekeni defalarca anlatan film, anlatılması gerekeni yarım yamalak ortalık yerde bırakarak pek çok noktada algı eksikliğine de sebep oluyor. Bosna hikayesindeki öğrencilerin esas meselesini, biz mevzuyu dışarıdan bilmesek, anlamak mümkün değil sanırım. Nehirde boğulan öğretmenin hikayesi çok meşhur olduğu için daha bu sahnenin ikinci dakikasında öykünün gidişatını biliyoruz. Köprü üzerinde çocuğa didaktizm şahikası konuşmayı dakikalarca yaptırmak, üstelik bunu telaffuz sorunundan dolayı seyircinin tam anlamaması ciddi bir zaaf.

Film, belli bir omurga hikayeye yaslanmadığı için parçalı şekilde anlatılıyor ve adeta öykü zıplayarak ilerliyor. Bu hikaye parçalanmışlığı, filmin sair sütunları da doğru dürüst inşa edilmediği için, bir süre sonra tamamen dağılıyor. Üç ayrı hikaye, bir ana örgü ile ortak bir şekilde ilerlemiyor, her hikayenin kendi güzergahı var ancak, üç hikayenin de hedefi çok zayıf ve yetersiz. Afrika'da ırkçılık önyargısını kırmadaki hizmetin rolü alabildiğince basite indirgenerek anlatılıyor. Ve maalesef bırakınız inanmayı 'Gerçek kesit' türünden dramatizasyon seviyesine iniyor durum. Bosna hikayesi de öyle. Tıpkı Afrika gibi, yaşanmış bir olaya dayanan hikaye, dramanın doğası gereği daha yükselmesi gerekirken, hakikatin yanında daha da cılızlaşıyor ve bir yerden sonra tamamen kartonlaşıyor. Afganistan ise, büyük ihtimalle çekimlerin zor koşullarda yapılmasından dolayı, hem hikayenin kahramanlarını doğru dürüst tanımıyoruz, hem derme çatma dekorlarla Afgan halkının temel acılarını bırakınız lineer yansıtmayı, daha da aşağı çekildiğini görüyoruz.


Üstelik film, hangi konuya ne kadar gireceği meselesinde de savruk ve kararsız. Hikayeler ile ilgisi olsun olmasın, neredeyse hizmete müteallik her şeye bir şekilde bulaşıyor ve bir yere bağlamak gibi derdi olmadan öylesine ortalık yerde bırakıyor: Himmet, hicret, eğitim, STK, Türkçe Olimpiyatları vs. Hepsine değmeye özen gösteriyor ama doğru dürüst bir şey de söylemediği gibi, adeta biçer döver gibi başak tarlalarını dümdüz ederek geçiveriyor. Bunu yaparken genellikle parodi düzeyinden bir adım ötesine geçemiyor yazık ki!

Oyunculuk konusu ise ayrı bir üzüntü kaynağı. Elbette filmde rol alan oyuncular ellerinden gelenin en iyisini yapmayı denemişler ama korkarım ki, bu yetmemiş. Bosna’da görev yapan öğretmenin doğallığı dışında oyunculuk yok denecek kadar zayıf. Onu da başarısız bir boğulma aksiyonuyla nehirde batırıp harcıyor film. Hele Afganistan’daki bayan öğretmen adeta bir fresk gibi hissiz duruyor. Buna, sponsorlardan temin edilmiş gıcır gıcır kostümler de eklenince, inandırıcılık neredeyse mümkün olmuyor. Selam, film dili, anlatımı, içeriği ve oyunculuğu ile 10 yıl önce Samanyolu’nun yayınladığı herhangi bir dizinin bir bölümünden daha kaliteli değil ne yazık ki!

Şüphesiz belli bir zihinsel yaklaşımla, böylesi bir filmin, izleyici profilinin hoşuna gidecek bazı unsurları içermesi hesaplanmış. Türkçe Olimpiyatları sekansı da böyle bir şey. Ama Allah aşkına, izlerken göz yaşlarımızı tutamadığımız bu organizasyonu, arabesk bir iki aşık öğretmenin melodramatik buluşmasına dönüştürmek, biraz vicdansızlık değil mi?

Selam filmi, kanaatimce ecdada da büyük haksızlık yapıyor. Merhum Meriç, ‘kıtaları atlas kumaş gibi kesip biçerdik, kelle damlardı kılıcımızdan, cihanda bir biz vardır, bir küffar’ derken Osmanlı’nın fetih ruhuna değinir. Merhum Necip Fazıl ise, ecdadın kılıcını bir cerrah neşterine benzetir ve asrın cerahatını akıtmak için zaruri bulur. Durum böyleyken, fetih ruhunu neredeyse reddederek, ‘siz iyi ki kılıçla gelmediniz’ demenin mantığı çok havada duruyor ve ecdada ciddi haksızlık ediyor bence. Sadece ecdat da değil üstelik. Efendimiz (SAV) dönemine, Hz. Ali’ye, Hz. Halid B. Velid’e vs… Hepsine büyük bir haksızlık var Selam’da.


Şüphesiz şunun farkındayız; Kılıç kavramsal olarak bir karşılığa denk gelir İslam terminolojisinde. Hak ve hakikatin kılıcı gibi. Risale-i Nur epistemolojisinde hakikatin elmas kılıcını sıklıkla görürüz mesela. Pek çok uhrevi metinde kılıç sembolik olarak ‘zülumatı yırtıp atan, kesen’ manasında kullanılır. Şüphesiz filme ismini veren ‘Selam’ kavramı da çok güçlüdür ve hassaten günümüz hizmet anlayışını doğru olarak ifade edip karşılar. Lakin bir kavramı yücelteceğiz derken, başka ve önemli bir kavramı, üstelik yanlış anlamlar çıkarabilecek şekilde yermenin, ötelemenin mantığı ne hizmete ne de İslam anlayışına uyar. Selam, içerdiği anlam ve gündelik kullanım dolayısıyla kılıca düşmanmış gibi sunulursa son derece riskli neticeler damıtılır. Bu mantık art niyet taşımıyorsa bile en azından şuursuzluk içermektedir. Sadece şu Hadis-i şerif bile meseleyi özetliyor: “Bilin ki Cennet kılıçların gölgesi altındadır." (Buharî, Cihâd 156, 22, 32,112, Temennî 8; Müslim, Cihâd 20; Ebu Dâvûd, Cihâd 98)

HOCAEFENDİ’NİN FİLME BAKIŞI

Şüphesiz biraz sert gibi görünen bu değerlendirmeye itirazlar olacaktır. En başta da, ‘sen böyle diyorsun ama Hocaefendi’nin bakış açısı da belli’ denilecektir.

Önce Muhterem Hocaefendi’nin Selam filmi ile ilgili değerlendirmesinden bir kesiti aktarayım: “Ben ne filmden anlarım, ne senaryodan anlarım, ne yapımdan anlarım. Takdir ettiğim yanları oldu. Öğretmenler, Anadolu insanının o kendisine çok yakışan, numarası kendisine tam uyan anlayış, düşünce, feragat hissi ve hasbiliğiyle sadece dünyanın bir yerine değil Afrika’dan Uzak Doğu’ya, oradan Balkanlara pek çok ülkeye gitmişler. O öğretmenlerimiz farklı coğrafyalarda, farklı anlayış ve kültürlerde yetişmiş insanları ellerine almış, teknede yoğuruyor gibi yoğurmuş, yumuşatmış ve potada eritmişler.”

Şöyle devam ediyor Hocaefendi; “Filmin bir sahnesinde Mostar Köprüsü’nde kavga edip suya atlayan iki çocuğu kurtarmak için kendisini feda eden öğretmen anlatılıyor. Onu seyrederken gözyaşlarımı tutamadım. Afrika’da canlandırılan sahneler de böyleydi. Filmde rol alan arkadaşlar da öğretmenlerin oralardaki fedakârlıkları karşısında büyülendiklerini anlatıyorlar. Oynadıkları roller onları da büyülemiş. Zira, olan şeyler bir vakıa, bir realite, bir gerçek…”

Şu kısım ise çok mühim: “Evlerinde duvaklı gelinlerini bırakıp gidenler oldu. Parmaklarında nişan yüzüğüyle gidenler oldu. Gözü yaşlı anneyi babayı bırakıp gidenler oldu… “Kaç senedir oradasın?” diye sorduklarım oldu; kimisi “Hocam, on senedir oradayım!” dedi. İşte bunun alnı değil de ayağı bile öpülür. “Selam”la gitmiş arkadaşlar.. Tahtalara “selam” yazmışlar. Bu, esenlik demektir. Laf atsalar bile “Selam!.. Esenlik içinde kalın!” Gelip çarpsalar bile bir sapan taşı gibi, altın gibi ses verir: “Selam!..” Böyle gittiyseniz, Allah’ın izni ve inayetiyle, selam size orada kalıcılık zemin ve atmosferini oluşturur.”


Şu hadisi hepimiz biliriz; "Bir gün İslam Peygamberi Hz. Muhammed, yakın dostları ile yürürken, yol kenarında bir köpek ölüsü görür. Ashap "Bu leş Ne kadar pis kokuyor" diye birbirlerine dert yanarlar. Rahmet Peygamberi ise onları uyarmadan, en kibar üslupla onlara şunu söyler: "Ne güzel dişleri var!"

Hocaefendi’yi Hocaefendi yapan şey, en kötü manzara karşısında bile güzeli görüp ön plana çıkarmasıdır. Hele hele hizmet mevzuunda alabildiğince hassas ve rikkatli olduğu hepimizin malumu. Kaldı ki, fikirlerini beyan etmeden önce özellikle vurguladığı ‘Ben filmden anlamam’ hususu önemli.

Elbette bizlere film ile ilgili olumlu kanaatleri aktarılacaktır, ancak tahminim o ki, Hocaefendi de filmde bizim derinlemesine yaptığımız analize yakın analizleri yapıp, sakıncalı yönleri belirttikten sonra filmin anlatmak istediği mesajı hususan ön plana çıkararak, büyüklüğüne ve hassasiyetine yakışan bir bakış açısı göstermekle beraber, filmin izlenme odağı hakkında da ciddi fikir vermektedir.

Evet. Selam filmi tüm negatif hususlarına rağmen, çok önemli bir meseleyi ele almaktadır. Zaten filmin zayıf ve yanlış yönlerini ‘ne de olsa bizimkilerin filmi görmezden gelelim’ demeden ele almamızın temel nedeni de budur. Parmaklarındaki nişan yüzüğünü bırakıp, gözü yaşlı anne babayı bırakıp gidenleri dünyevi bir aşk uğruna günlerini gecelerini bitirip tüketen birileri olarak göstermek bu davaya –en hafif ifadeyle- haksızlık etmektedirler. Üstelik bunu ‘film olduğu için böyle’ gerekçesine sığınarak yapılması büsbütün insafsızlıktır.

Dikkat buyrulursa Hocaefendi filme övgü dizmiyor, filmden yola çıkarak hizmetin yaşanmış hikayeleri karşısında göz yaşı döküyor, hisleniyor ve iltifatlar ediyor.

Hasılı durum şudur; Fethullah Gülen Hocaefendi, büyüklüğüne, temel karakterine, önderliğine ve farklı olan bakış açısına göre söylüyor, konuşuyor ve tespitlerde bulunuyor. Burada en ufak bir yanılgı, yanlışlık ve terslik yoktur. Bizim işimiz ise farklıdır. Fethullah Gülen öyle olduğu için Hocaefendi’dir, biz ise böyle önümüzdeki film kimin olursa olsun, hak ve hakkaniyet hudutlarını aşmadan işin gereğini yazmak zorunda olduğumuz için böylesi yazıları istemeden de olsa kaleme alıyoruz.

Ve meseleye bakışımızda şöyle bir farklılık var: Muhterem Hocaefendi, -Allah u Alem- bu tür filmlerin en azından bir ilk adım olarak önemli olduğunu, daha kaliteli yapımlar için öncül olması bağlamında mühim buluyor. Oysa şahsen, bu tür olumsuz tabloların, özellikle konuyu tükettiği için, ondan sonraki filmlerin de önünü tıkadığına inanıyorum. Yani Selam, ele alıp hakkını veremediği pek çok konu, hikaye ve kahramanı maalesef harcamıştır. Kendisinden sonra çekilecek benzeri filmlerin işini daha da zorlaştırmıştır.

Selam filmi meselesi böyle.