20 Ağustos 2011 Cumartesi
Yoktur bugünümüz!
Bana seni soruyorlar Süreyya, ne diyeyim soranlara?
Belki beni de sana!
Bela dedik, kara dedik, sevda dedik Süreyya, hâlâ anlatamadıysak yazık bize ve onlara… Baksalar olanlara, sormayacaklar bunları eminim. Eksiltsem seni kendimden geriye bir şey kalmayacağını söyleyebilirim belki. Ve mevsiminin olmadığını senin, renginin ve deseninin…
Ah Süreyya bilmiyorlar yaz-kış ve tüm baharların sen olduğunu… Güneş kadar yakıp, kar gibi soğuttuğunu ve sonunda serinliğinle yakıp, ateşinle üşüttüğünü…
“Belalıdır Sevdalarımız” dedik gözüm, şimdi de “Yoktur bugünümüz” diyoruz işte. Ki biz dün ile yarın arasında bir nefeslik bir hayaliz ciğerparem… Geçmiş ve gelecek Süreyya, birine sırtımız dayalı diğerine göğüs kafesimiz ve pergel metaforu misali açarız açabildiğimiz kadar kollarımızı. Biliriz ki Süreyya, toprak atlas kumaştandır, bulutlar pamuk balyası… Vuslatı olmaz sevdamızın ama tükenişi de yoktur… Üstelik karıncaları da küçümseriz…
Biliyorum ters gelecek sana; ama unutma, bir keresinde sen söylemiştin, ‘hey ahmak karınca! Madem varamayacaksın ne diye çıkarsın yola?’ Ürpermiştim Süreyya, iliklerim üşümüştü, kar yağmıştı yüreğime… İşte o günden beri, inanırım ki sevdamıza bitmeyecek yol, varılmayacak menzil yoktur…
Ve Süreyya;
Ekmeklerin niçin küçüldüğünü anlarım da, çay bardaklarını küçültenleri hiç anlayamam! Hani koca koca fincanlara çorba misali poşetleri idam ederek sallandırmasalar haşlama otları, paraları büyütmek için her şeyi küçültüyorlar, diyeceğim. Fakat heyhat ki saçma sapan bir açgözlülük ile küçültüyorlar çay bardaklarını. Peki, ben o buz gibi kış ikindilerinde, tuzlu suları yüzüme vuran lodosla dertleşirken avucumu nasıl ısıtacağım?
Biz ki nemin sıcağı binle çarparak ciğerimize körüklediği havalarda senle nefes alırdık, üful üful bir boğaz meltemi sökün ederdi genizlerimize… Sevdaların tıkadığı ciğerler nefes alırdı.
Görüyorsun işte, yangın yeri dünya… Alev yalazı atmosfer yakıyor yeryüzünü, korlarla kaplı yollarımız ve bağlanmaya çalışan kollarımızı her şeye rağmen açarız sinelerimiz gibi. Biz sevdayı en belalı âşıklardan vird edindik. Heyula ruhların sabotajları işler mi bize? Korların koru dökülse bedenimize, derimizi gerip gerip dağlasalar ne gam!
Süreyya; beni soranlara de ki, delidir sevdam…
Geceler Süreyya… Seni bilmeden nezle gibi, grip gibi, balçık gibi gelirdi bana. Pis ve yapışkan… Oysa şimdi sen varken, bu ölümcül nem, bu sıtmalı terler bile cennet ıtırı adeta. Uzuyor sabahlara kadar ve elimden tutuyor beni. Alıp en serin servilerin salındığı buzdan bahçelere, mayhoş derelerin aktığı diyarlara götürüyor ve sabahları düşündürtüyor bana…
Bilirsin sabahları. Seni bilmeden hep üzgün olan sabahlarımı... Şimdi her tan yeri ağarmasında ayrı bir doğuş, ayrı bir uyanış ile fırlıyorum yataktan…
Melekler şehrinin sabah meltemini kumsalda karşılayan sakinleri gibi göğüs kafesimi rüzgara dayıyor ve hayalleri gerçekleştirmek için yapılması gereken ilk şeyin, o hayalden uyanmak olduğunu çok iyi biliyorum artık!
Bana seni soruyorlar Süreyya, ne diyeyim soranlara?
Şimdi varlığını göstersem onlara, yıkılacak bütün billur Kehkeşan.
Göstermesem, gizlesem, tekin biri olmadığımı düşünecekler. Ama yine senin rahlende öğrenmedim mi, başkalarının ne dediğini umursamamayı?
En iyisi öyle yapalım… Sen ve ben, sorulan her soruya karşı susma hakkını kullanalım ve bu sevdanın izlerini gösterelim en fazla. İzlerini ve ufkunu…
Biliyorum ve eminim; bu bile yetecek onlara!
Belalıdır sevdalarımız bizim!
Tehlikelidir biliriz, bu topraklarda sevdalanmak Süreyya! Toprağa sevdalanmayla harmanlanır her harman vakti. Ki 'kara'sı makbuldür vurulmaların...
Süreyya; sen şimdi bebeğine buğu gizlenen bakışlarında, bilirim iç çekişlerle bastırırsın sevdalarını. Sevda bu, bilirsin o geldi mi, gelmez elden bir şey. Kepeneğinden başka korunağı olmayan yağız çobanların sevdasına anlam vermez ruhsuz ağalar.
Bunca zaman kafa patlatırım Süreyya, çözemedim giriftlerden belalı bilmeceyi: Bu toprak mıdır bu sevdaları kutsallaştıran, yoksa sevdalarımız mı yüceltti Anadolu'yu.
Ah Anadolu...
Kim bilir kaç çöl dolusu Mecnun eriyip gitti bağrında? Kaç Yusuf sırt döndü kesik parmaklı Züleyha'lara? Kaç yürek yanığını Kerem'den aldı? Ve dağ başında bekleyen kaç Ferhat var?
Ah Süreyya bilirsin; korkutucudur sevdalar! Buutsuz yaşayanlar onu anlayamazlar. Ve anlaşılmayan bilinir olunca kurulur çarmıhlar.
Ya!
Nerden sandın bu kesikler, yarıklar, çarmıhtaki oyuklar? Ki ödüldür Süreyya, bütün bu yapılanlar, etler tırnaklar, kemikleri ayıran taraklar..
.
İnsanlık tarihi öğretti bize alacanım, kahkahayı kovan gözyaşı erdemini. Duramayız Süreyya, koşmak bizim ruhumuz, hareket enerjimiz. Biz yorulmayız gözüm, çatlayınca büyür sevdamız. Bir fidan gibi dikilir önce ruhumuz, sonra hemen yürürüz ağaç gibi hareketsiz kalamayız. Rüzgârdır bineğimiz, hangi yöne savurursa savursun bizi, polen devşirilecek çiçekler vardır biliriz...
Her gün birer birer yitirirken renklerini yeryüzü, biz elimizde rengârenk fırçalarla renk çalarız toprağa, göğe... Renk bizimdir Süreyya, biliriz ahenk bizim. Her heyula başında set olan yürek bizim. Lügatimiz küçüktür ve büyüktür anlamlar.
Yoktur bazı kelimeler, bizde karşılık bulamazlar. Misal olarak Süreyya, yılgınlık yoktur bizde. Her durak bir başlangıç, her menzil bir dinlence... Ummandır tüm sineler, kanat misali açılan... Saflıkla safdilliği ayırırız her zaman ve biliriz küçümser sevdaları ayılar. O ayılar ormanda her köşeyi tutarlar.
Süreyya; biz sevdayı miras olarak aldık, odundan korkar olsak, bu ormana dalmazdık! İnanmazsan sen bana, sor onlara söylerler. Canlı/cansız cemadat bu türküyü söylerler: Ah yalan dünyada yalan dünyada/Yalandan yüzüme gülen dünyada! Ne ki yalanın gerçekleri ile gerçeğin yanları arasına sıkışmaz bu sevdalar.
Ah Süreyya!
Sanır mısın ki bilmeyiz küçük yürekleri. Gölgelerden kurulan devlerin panayırında cüce ruhları? İzbeliklerde yapılan hesapları, kitapları. Bu sevdaya olan düşmanlıkları... Biliriz bilmesine; ama öylesine büyüktür ki sevdamız kucaklar tüm nefretleri ve her sabah haykırır içimizdeki Yusuf; müjde, sevgi nefreti yendi!
Azlık-çokluk Süreyya, görecelidir derler, lakin belalı sevdaların azı olmaz bilmezler. Bilmezler ki Süreyya, en büyük rakam birdir, tüm ahengin merkezi, tüm sevdalar birdir bir! Saraylardan zindana uçurulan haberleri bildiğimizi bilmezler iki gözüm. Bilmediğimizden değil, sevmediğimizden nefreti susarız sonsuz bir sabırla. Bunu bile bilmezler Süreyya, hiç bilmezler.
Gel boş verelim Süreyya, gel biz kendi türkümüzü seslendirelim. Belalı da olsa, kara da olsa kendi sevdamıza sevdalanalım el ele vererek. Her mevsimi bahar gibi karşılayalım bu bahardan sonra. Bilirsin sonlar ilktir bize göre, her ilki son gibi bilerek devrederiz sevdalarımızı ilkbahara.
Gel bildiğimiz tüm dilleri tekrar vird edinelim ve yeni diller öğrenelim konuşan dilsizlere inat. Gel artık ayaklarımızı bile kullanmadan gitmenin yollarını arayalım beraber Süreyya. Kanat bulalım her şeye ve herkese inat. Ve çırpalım hayata, mayata inat vatana ve matana doğru.
Göreceksin Süreyya, ne çok varmış sevdalı ve ne çokmuş sevdalar.
Anlayacaksın benim bu tutarsız sayıklamalarımı.
Ah Süreyya ah... Belalıdır sevdalarımız bizim...
İman, aklın sığ sularında yüzmez!
Amerika’nın meşhur Berkeley Üniversitesi 40 yıldan fazla bir zamandan beri kulağını uzay boşluğuna dayamış, kainatın sesini dinliyor. Elbette bunu bilimsel bir çalışma adına yapıyor. SETI Projesi denen bu çalışma çok basit bir mantığa oturtulmuş: Eğer uzayda başka gezegenlerde bir uygarlık varsa, bu uygarlık iletişime de sahip olmalı. Eğer bu uygarlık iletişimini radyo dalgalarıyla yapıyorsa, bu iletişimin izleri uzayda kalır, sonsuza kadar yolculuk yapar. İşte Berkeley'in dünyanın dört bir yanına yayılmış devasa radyoteleskopları uzayda bu radyasyon izlerini takip ediyor…
Gelişme ve keşiflerin temelinde aynı kelime saklıdır: Merak. Bilinmeyene olan merak… Sanatta bilim kurgu türü de böylesi bir merakı estetik açıdan gidermek için hep cazip bir alan olmuştur. Ünlü bilim-kurgu yazarı Carl Sagan’ın (Onu meşhur Cosmos belgeselinden de hatırlayanınız çıkacaktır) dillere destan romanı Contact, 1997 yılında aynı derecede ünlü Robert Zemeckis (Forest Gump ve Geleceğe Dönüş filmlerinden hatırlayalım) tarafından filme çekilme kararı aldığı zaman Sagan hayatının son demlerini yaşıyordu. Zaten filmin son halini izlemek nasip olmadı ünlü bilim kurgu yazarına.
Contact, yani Türkçeye çevrilmiş adıyla Mesaj, yukarıda bahsini ettiğin projeye dayanan bir hikayeye sahip:
Annesini çok küçük yaşta kaybeden Ellie, astım hastası babasıyla beraber yaşarken, o dönem çok moda olan telsiz ile uğraşmakta, boş vakitlerinde uzay boşluğuna sesini yollamaktadır. Aslında anne özlemi onu bu yola sevketmiştir ve bir akşam babasına şöyle sorar: “Baba, annemle konuşabilir miyiz?” Cevap, hayata karşı kırılganlığı had safhada olan küçük kızı tamamen yıkar: “En büyük radyonun bile o kadar uzağı alacağını sanmam!”
Ve bir gün, kötü bir gün babası astım krizine girer, küçük kız ilaçlarını yetiştiremediği için hayatı boyu kendisini suçlu hisseder. Anne özlemine, baba hasreti de eklenir. Üstüne bir de skolastik bir rahibin pedagoji filan umursamadan bir kasap umarsızlığıyla ruhuna girip dağıtması eklenince küçük Ellie Arroway büyüdüğü zaman, on numara inançsız bir bilim adamı olur.
Ne ki bilinmeyene, uzaklara olan ilgisi hep vardır, çünkü küçükken babasıyla aralarında şöyle bir diyalog geçmiştir: “Baba, sence başka gezegenlerde hayat var mı?” Babası bilmese de mantıklı cevap vermiştir: “Bilmiyorum, ama şunu söylemeliyim ki, eğer sadece biz varsak, korkunç bir yer israfı var demektir.”
Bu arada tam yeri gelmişken Bediüzzaman’ın konuyla ilgili fikirlerini aktarmak gerekiyor. Şöyle diyor: “Hakikat ve hikmet ister ki, zemin gibi, semâvâtın da (gökyüzü) kendine münâsip sekeneleri (sakinleri, oturanları) bulunsun. Lisân-ı şer'îde (dinî literatür) o ecnâs-ı muhtelifeye (çeşitli cinsler, türler) "melâike ve ruhâniyât" tesmiye edilir (isimlendirilir). Evet, hakikat öyle iktizâ eder. Zîrâ, zemin, küçüklüğü ve hakaretiyle (küçüklük) beraber, zîhayat ve zîşuur mahlûklardan (hayat ve şuur sahibi) doldurulması ve ara sıra boşaltılıp yeniden zîşuurlarla şenlendirilmesi işaret eder, belki tasrih (belirtmek) eder ki, şu muhteşem burçlar sahibi müzeyyen kasırlar (süslü köşkler) hükmünde olan semâvât dahi zîşuur ve zevi'l-idrâk (idrak sahibi) mahlûklarla doludur. Onlar dahi, ins ve cin gibi, şu âlem sarayının seyircileri ve şu kâinat kitâbının mütâlâacıları ve şu saltanat-ı Rubûbiyetin dellâllarıdırlar. Çünkü, kâinatı had ve hesâba gelmeyen tezyinât (süslemeler) ve mehâsin (güzellikler) ve nukuş ile süslendirip tezyin etmesi, bilbedâhe (apaçık), mütefekkir istihsan edici ve mütehayyir (hayrete düşen) takdir edicilerin enzârını (bakış) ister. Evet, hüsün elbette bir âşık ister; taam ise, aç olana verilir. Halbuki, ins ve cin, şu nihayetsiz vazifeye, şu haşmetli nezârete ve şu vüs'atli (geniş) ubûdiyete karşı milyondan birisini ancak yapabilir. Demek bu nihayetsiz ve mütenevvi (çeşitli) vezâife ve ibâdâta nihayetsiz melâike envâı ve ruhâniyet ecnâsı (cinsler) lâzımdır.” (15. Söz)
Küçükken anne özlemiyle yaptığı uzay boşluğunu dinleme işini büyüyünce profesyonel olarak SETI projesi için yapmaya başlar Ellie. (bu arada büyüyüp Jodie Foster’a dönüşmüştür karakterimiz) Ve bir gün, hiç beklenmedik anda, uzay boşluğundan bir mesaj gelir. Kolay olmaz çözmek ama çözülür sonunda. Uzaydan bilinmeyen birileri bir uzay aracı çizimi yollamışlardır. Dünyalılara ‘bunu inşa edip, içine binerek bize ulaşabilirsiniz’ demek istiyorlardır kesinlikle.
Katıksız bir ateist olan Ellie her ne kadar kendisi yapmak istese de bu yolculuğu formaliteler ve derin kulisler onu bu projede kenara iter. Sapık bir tarikatın suikastı her şeyi alt üst eder ve bu gizemli yolculuk genç
akademisyenimize kalır. Uzaya çıkınca, kâinatın büyüklüğü ve güzelliği karşısında adeta büyülenir ve aynen şöyle der: “Bu semavi bir olay... Hayır, hiç bir kelime bunu tarif edemez. Şiir! Bir şair göndermeliydiler. Kadar güzel ki!”
Bireysel olarak son derece pahalı ve meşakkatli bir yol ile hidayeti bulur Dr. Ellie. Herkes onun kadar şanslı değildir şüphesiz. Ve bir sır ve imtihan dünyasıdır bu dünya. Hakikat öyle herkesin kolaylıkla görüp alabileceği bir yerde durmayacaktır muhakkak.
Aslında yazacak bir bu kadar şey daha var ama ne yazık ki yerimiz kısıtlı. Contact-Mesaj, bilim ile aklın hakikat karşısında teraziye çıkabilecek denk şeyler olmadığını, inanmanın sadece akıl ile izah edilemeyeceğini, inanç ile dinsel kurumların farklı şeyler olduğunu, bilimin din ile çatışmayacağını, Cenab-ı Hakk’ın çok nadir de olsa, nokta atışı yapabileceğini ifade etmeye çalışan görsel açıdan muazzam bir film.
Bir yerlerden edinip mutlaka izleyin…
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



