2 Temmuz 2013 Salı

Bir iç burkuntusu: Gözümün yaşını silebilmirem!






After Earth: Baba, oğul, kötü ruh!



Hollywood’un en önemli özelliğidir; bulduğu yeteneği kollarına çağırır, her türlü imkan verip ruhunu esir eder ve istediği türden filmler çektirir. Bir nevi, dünyanın değişik yerlerindeki farklı renk ve tatları alıp, tek renk ve tada dönüştürür.

Maalesef M. Night Shyamalan, her ne kadar bu sisteme uymuyor gibi görünse de aslında, bu kurbanlardan biri. Malum; genç yaşta çektiği Altıncı His ile bir anda yeteneğini ve farklılığını ortaya koymuştu Hintli yönetmen. Her ne kadar Hindistan’da doğmuş olsa da Pensilvanya’da büyümüştü Shayamalan ama gerek Altıncı His, gerek –bence filmografisinin zirvesi- Kırılamayan (Bizde Ölümsüz ismiyle gösterildi sanırım, orijinal ismi “Unbreakable”) ve gerekse Köy, klasik Amerikan tarzı korku ve gerilimin çok dışında tatlar barındırıyordu. Ki Shayamalan kendisiyle yapılan söyleşilerde, hikayelerinin kaynağı olarak dedesinin küçükken anlattıkları olduğunu söylüyordu.

Hollywood maalesef bu büyük yeteneği de yedi bitirdi. Bitişin ilk sinyalleri Sudaki Kız ile başlamıştı. Sonrasında yaşanan hızlı düşüş ve Son Hava Bükücü ile neredeyse dibi buldu. ‘Neredeyse’ diyorum zira yönetmenin son filmi ile ilgili gelen haberler pek iç açıcı değildi buna rağmen, After Earth filminin yapım aşamasında söylediği “Tree Of Life filmini beğenen, bu filmi de beğenecek” cümlesi kafamı karıştırmıştı.
Will Smith'in çabaları da filme pek bir şey katamıyor. Katamazdı da... 

Aslında tekrar kendine dönmenin tüm şartları hazırdı. Bu türün piri sayılan  Isaac Asimov tarzı bir hikaye vardı elinde. Öykü aynı zamanda başrol oyuncusu olan Will Smith’indi ve dahası The Book Of Eli gibi sıra dışı bir filmin senaristi ile beraber çalışmıştı. 130 milyon dolar gibi, bu tür filmler için hiç de azımsanmayacak bütçesi de vardı üstelik. Derken fragman geldi ve ne yazık ki, ilk intiba yine olumsuzdu. Ve… en iyisi filmin hikayesine bakarak başlayalım:

Epey özensizce de olsa, ‘çıkan kısmın özeti’ ile başlıyor Dünya: Yeni Bir Başlangıç. (Bu arada bu isim tercihinin filmin orijinal ismiyle alakası olmadığı gibi, filimle de alakası olmadığını belirtelim!) “Biz yok edene kadar Cennet gibi bir yermiş” diyor dış ses. Küçük Kıtai (Jaden Smith) anlatıyor uzunca; uzaylılar ile kapışıyor insanlar ve uzaylılar Ursa denen yaratıkları salmıyor insanların üzerine. Bu vahşi yaratıklar ile sadece profesyonel güvenlik elemanları baş edebiliyor. Zira teknik olarak kör olan Ursa’lar, insanları korkuları ve kokularından tanıyorlar. Korku eğitiminden geçen ‘Ranger’lera bir şey yapamıyor yaratıklar. Baş kahramanımız Cyper (W. Smith) deneyimli bir asker. Oğlu Kıtai ise Ranger olmaya aday bir çaylak. Ama babasına kızgın, zira vaktiyle bir Ursa saldırısında babası evden epey uzakta, devlet meseleleriyle meşgul olduğu için ablasını yitirmiş. Komutan Cyper son sınavdan çakıp, Ranger olamayan oğluyla arasını düzeltmek için, gemiye aldıkları bir antrenman Ursa’sı ile uzaya açılıyor. Ancak göktaşı yağmuru onları zorunlu olarak dünyaya yönlendiriyor. Parçalanan geminin ana gövdesinde hayatta sadece baba oğul kalıyorlar ama babanın ayakları kırık. Kendilerini kurtaracak işaret fişeği ise, kilometrelerce uzağa düşen kuyruk kısmında. Ve masa başında yaralı babanın yönettiği, ergen ve kompleksli çocuğun sahaya indiği bir operasyon başlıyor. Elbette tüm bu süreç içinde, geçmişin ‘Cennet’i olarak tasvir edilen dünyayı görme şansımız oluyor!

Hemen vurgulayayım ki, filmde tasvir edilen ‘bozulmuş’ dünya bana daha çok cennete benziyor gibi geldi. Elbette tüm bu olaylar bin yıl sonra geçiyor.

After Earth olağanüstü kötü bir senaryoya sahip. Böylesi bir metinden zaten iyi bir film çıkması beklenemezdi. Bilimsel tutarsızlıklar, mantık açmazları bir yana koca filmin oturtulduğu ‘işaret fişeğini bulma’ hikayesi oldukça zayıf ve sadece iki adet yarım öyküyle desteklenmeye çalışılmış. Hatta birine yarım bile denemez, ayağını kaybetmiş askerin komutanına saygısını bir ara görür gibi oluyoruz. Son derece cimri geri dönüşler ile tabiri caizse ‘gıdım gıdım’ verilen ve küçük Kıtai’nin ruhunda yaralara yol açan Ursa baskını ise filme yayılarak merak unsuru diri tutulmaya çalışılmış ama becerilememiş. Oysa tüm hikayeyi toplu halde giriş sekansı yapsalar çok daha tutarlı ve merak içeren bir ‘kırılma ve motivasyon’ anı oluşturabilirlermiş.

Filmin kötü karakterleri için zayıf bile diyemeyiz. Ursa’ları üzerimize saranlar ile ilgili en ufak bir arka plan yokken, bu yaratıklar ile ilgili herhangi bir karakter derinlemesine ihtiyaç duyulmamış. Dolayısıyla Kıtai ile rövanş yapan Ursa katarsisi de çöp oluyor.
Neredeyse sıfır yan öyküyle biten filmde ciddi anlamda kurgu sorunları da var. 

Görsel efekt açısından herhangi bir sıkıntı görünmeyen After Earth’de, resimler güzel olmasına rağmen sahne ve planlar zayıf. Uzay gemisinin sağlam ve harabe haliyle ilgili kısıtlı kadrajlar tercih edilmiş nedense.

Will Smith’e oyununu gösterecek bir metin kalmadığı için, koca filmin tüm yükünü küçücük bir çocuğa yıkmak başlı başına bir vicdansızlıkken, senaryo da oğul Smith’in işini kolaylaştıracağına tam tersini yapıyor. Zaten başka da doğru dürüst oyuncusu yok filmin.

Neresinden tutmak istesek elimizde kalan filmin, bir ara ‘korku ve koku’ üzerine kafa yoruyor gibi yapması umutlarımızı yeşertse de, bu fasıl da. Tıpkı ‘ah biz insanlar çevreyi nasıl da yok ediyoruz’ fikriyatı gibi havada ve sakil kalıyor. Tehlikenin tetiklediği korku, korkunun yol açtığı koku üzerinden çok daha iyi bir yere gitmek mümkünken, Hollywood klişeleri sığlığında tükenip gidiyor Dünya: Yeni Bir Başlangıç. Tehlikeyi anın realitesi, korkuyu geleceğin paranoyası olarak konumladıktan sonra, hele ki post-apokaliptik alanın derin sularında açılmak mümkünken kolay olanı tercih ediyor film.

M. Night Shyamalan, girişte bahsini ettiğim bir –tabiri bağışlayın- dumur olma durumunda kalmaya devam ediyor. Biz film boyu, her an bir müdahale ile meselenin rengini değiştirecek diye beklerken, o vaziyeti kurtarmayı tercih ediyor ve tarzı olan bir yönetmenden ziyade, operatör yönetmenliğin sığ sularına çekiliyor.