6 Aralık 2013 Cuma

Yozgat Blues: Duru bir melankoli



Mahmut Fazıl Coşkun, bir tutunamayanlar öyküsüyle 4 yıl sonra çıkıyor seyircinin karşısına. Metinle ilgili çok şey söylenebilir ama Yozgat Blues’ı önemli kılan yönetmenin öykü aktarmadaki geldiği konum. Coşkun, son derece yetkin kamera kullanımı ve anlatımıyla henüz ikinci filminde ciddi bir yönetmen sinemasının ‘yüksek’ örneğini veriyor izleyiciye.

Yozgat Blues bir ‘müzik filmi’ olmasına rağmen müziği yok. Yönetmen bunun yerine, mekanların fonuna koyduğu doğal kaynaklı sesler ile bu açığı ziyadesiyle kapatıyor. Bazen bir televizyon sesi oluyor bu, bazen radyo, kimi zaman kasetçalar, kimi zaman da düğün salonu. Dış mekanlarda ise ezan sesi bu işlevi ziyadesiyle görüyor.

Türk sineması için son derece başarılı bir yakın plan (close-up) sineması örneği Yozgat Blues. Belki de bu tercihten dolayı, Yozgat ile ilgili bir tek geniş kent planı bile yok. Gerçi bu tercih, filme ismini veren şehri önemsizleştirmek gibi bir riski barındırsa da bilinçli olması dolayısıyla sorun teşkil etmiyor. Bunu bir replik ile de vurguluyor. “Deniz olsa aynı Zeytinburnu” tespitine bir ilave geliyor: “Burası daha ferah!” kentin nefes alınmaz atmosferi ile taşranın sıkıcılığı arasındaki fark da böyle aynen; küçük yerde nefes almak daha kolay! Dolayısıyla film, afişindeki gibi bir plan içermiyor, beklemeyin. 

Hikaye bir önceki filmin (Uzak ihtimal) simetrisi gibi. Malum ilk filminde taşradan büyük kente gelen sıradan bir adamın öyküsü vardı, Yozgat Blues’da ise her ne kadar metropolün dışında olsa bile, dışlanmamış bir adamın taşraya sığınma çabası var. Hatta kimi sahne ve planlarda çakışma bile var; Yavuz/Neşe ikilisinin fotoğraf çekimi bana Müezzin/Rahibe ikilisinin aynı eylemini hatırlattı mesela…



Kocaman bir kentte sıkışıp kalmış eski tüfek bir müzisyendir Yavuz. Gerçi büsbütün dışlanmış değildir kent hayatından, belediyeler ve AVM’ler ona sırtını dönmemiştir henüz. (Bu arada fizyonomisiyle Tanju Okan hüznü taşıdığını belirtmekte fayda var) Hırçın bir karakter değildir ve neredeyse sıfır heyecanla yaşamaktadır hayatı. Kendisi için basit olan hayat başkaları ile kesişince kendisini sıkıcı yapabilmektedir. Film boyu sıkışıp kaldığı tek şarkı ise bir süre sonra ironi etkisi yapmaktadır. Yanına aldığı mutsuz kız Neşe ile Yozgat’ın yolunu tutar. Arabası kimliği gibidir Yavuz’un; eski ama kaliteli! Burada bir müzikholde bildiği tek türde program yapmaya başlar. Ve ikilinin hayatına sızmaya başlayan yerel başka sıradan hayatlar: Berber Sabri, şair radyocu Kamil, sazcı ve diğerleri. Hayat kendi olağan akışıyla devam ederken, daha da sıkıştırıyor Yavuz’u ve bir otel odasıyla, gazino sahnesi arasında gelip giden peruktan ibaret oluyor.

Peruk önemli bir metafor Yavuz, dolayısıyla Yozgat Blues için. Bir tür korunak ve kabuk. Bu nedenle çok önemsiyor Yavuz peruğunu. Filmin ikinci önemli metaforu ise sigara. Her ikisi de mücadele, tutunma ve yenilginin sembolleri.

Yavuz karakteri her ne kadar köksüz gibi dursa da, sosyal olarak sıkıcı lakin kendisi hayattan sıkılmayan ve sersemletici bir sükunetle hayatta ısrar eden bir adam. Neşe ise bakımsız bir havuzun yüzeyinde neşet bulmuş bir nilüfer gibi yüzeysel. Karakter tasarımlarında en sağlam yapı Sabri ile kurulmuş. Geçmişi ve arzuları var. Evlenmek istiyor, dükkan açmak istiyor vs. Nadir Sarıbacak’ın muazzam bir enerjiyle inandırıcılık kattığı Kamil karakteri ise filme ritim katan unsurlardan.



Yavuz ile Neşe arasındaki ortak noktalar yok değil ise de, esasen zıt yöne giden iki hikayenin iki kahramanılar. Yavuz akşam vakti tezgahı toplayan, hayata kapalı yorgun bir esnaf gibiyken, Neşe, sabahın er vaktinde sergisini açan seyyar işportacı gibi; her türlü maceraya açık. Bu nedenle yeni karakterlerin ikilinin hayatına Neşe’den geçerek giriyorlar. Neşe enteresan biri. Sahip olduğunu düşündüğü yeteneği amaç olarak koymuyor önüne. Yeri geldiğinde bir AVM’de sucuk promosyonu yapacak kadar sahici. Ve geleceği televizyonlardaki şarkı-star yarışmalarında değil, biraz ıssız bir adamın peşinde taşrada arıyor.

Yönetmen Fazıl Coşkun, bir şeyi son derece bilinçle yapıyor filminde. Kahramanları sıklıkla pencereden dışarı bakarken, baktığı yeri önemsizleştirip karakterin üzerinde tutuyor ısrarla çerçevesini. Bakılan yer önemsizleşiyor böyle bir durumda, bakana odaklanıp derinleşmesini istiyor adeta.

Bir diğer farklılık ise, yönetmenin kamerayı koyduğu yer tercihi. Kamera sıklıkla omuzda olduğu hissini verirken, özellikle sokaktaki takip sahnelerinde vibrasyonu rahatsızlık verici boyuta bile ulaşma riski olan omuz çekimleri mevcut.

Öykü olarak ilginç ve farklı olan Yozgat Blues, sinema metinin dönüşürken kimi noktalarda ciddi defolar içeriyor. Kimi yerlerde ise özensizlikler (Örneğin ‘çayları tazele’ yerine ‘Çayları yenile’ denmesi gibi) içeriyor. Senaryonun en önemli zaafı karakterlerin derinlik problemi. Çoğu dünsüz olduğu gibi yarınsız da. Yukarıda belirttiğim gibi bir tek Sabri karakteri istisna olarak duruyor filmde. Metindeki bu eksikliği yönetmenin olgunlaşan kamera yönetimi ve oyuncuların gösterdiği performans ciddi derecede kapatıyor. 



Ben filmin en çok ‘aşk’ meselesine yaklaşımına bayıldım. Başta Yavuz/neşe ikilisinin arasındaki münasebete öylesine naif ve yoruma muhtaç bir noktada bırakıyor ki Yavuz; şefkatini bastıran bir baba mı, yoksa aşkını gizleyen bir platonik aşk figürü mü emin olamıyoruz. Keza, Sabri’nin Neşe’yle yaşadığı ilişkisini ölçülü ve rasyonel adımlarla ilerletmesi de takdire şayan.

Yine Mahmut Fazıl’a has bir özellik; Yozgat Blues ne yergi, ne de övgü filmi. Film, büyük kenti aşağılamıyor, buna karşılık taşrayı da yerin dibine sokmak gibi bir çaba içinde olmuyor. Bunun yerine alabildiğince gerçekçi bir mercek kullanmayı deniyor. Bunu yaparken de hakikati manipüle edip, Anadolu insanını bükmeye çabalamıyor.



Filmin Muhsin Bey, Aşk Filmlerinin Unutulmaz yönetmeni gibi başka filmlere benzetilmesine kesinlikle yüz vermeyin. Filmi, muhtemelen dünya festivalleri için hazırlanan kopya olması dolayısıyla İngilizce altyazı ile izlemek de ayrı bir ilginçlikti. 


Byzantium: Bir vampir hikâyesi


Vampir filmleri sadece korku/gerilim ögeleri taşımıyor. Tarih, anti-ütopya, macera, romantizm, mizah gibi pek çok alt türü de barındırabildiği için kitlelerin ilgisini çekiyor. Bu nedenle, günümüzde TV dizilerine kadar sızmış durumda bu tema.

Meselenin geçmişine kısaca yolculuk yapacak olursak; Goethe’ye kadar uzanabiliriz. Ancak ‘Vampir’ kelimesinin kökü olarak Tatarca ‘Upir’ kelimesini gösteriyor etimologlar. Ve 1700’lü yılların başına kadar gitmek gerekiyor. Edebiyatın dikkatini çekmesi uzun sürmüyor tabii. Tarihçiler kalemi edebiyatçılara teslim etmeden önce epey fena tasvirleri kayda geçmişler: Beslenmek için yaşayan ve geceleri karanlıkta hareket eden yaratıklar!

1730’dan sonra başlayan vampir maceraları Goethe’nin 1797’de yazdığı “Corinthin Gelini” adlı kitabının akabinde ciddi bir türe dönüşüyor. Kitap, mezarından çıkıp nişanlısını arayan bir kadının hikâyesini anlatırken ‘berzah’,  ‘araf ‘ gibi kavramları da kullanıyor.

Zamanla derinliğinden soyutlanıyor vampir edebiyatı. İlk vampir romanlarında ciddi anlamda tarih, felsefe ve dinler tarihi var çünkü. Ve pek çoğu kilise hâkimiyetine karşı ciddi ve doğrudan eleştiriler de içeriyor.


Enteresan bir tarihî figür olan Lord Byron’un (Bu ilginç adamı tanımak için 1949 yapımı The Bad Lord Byron filmini izleminizi öneririm.) kişisel doktoru J. William Polidori, 1819 yılında sırf ‘Vampir’ kitabı yazmak için İsviçre’de bir villa kiralar. Yalnız değildir, ünlü Frenkestein’in yazarı Mary Shelley de oradadır ve kendi kitabını yazmaktadır. Polidori’nin başkahramanı Lord Ruthven, aslında Lord Byron’dan başkası değildir ve vampirlere bir ufuk çizmiştir: Aristokratları avlayan asil insan! (Ken Russell’in 1986 yapımı Gothic’i bu kahramanların bulunduğu evdeki maceraları tasvir eder.)

19. yüzyıl sonlarında bayrağı Bram Stoker alır ve Kont Dracula kültü doğar. Dracula 19. yüzyıl edebiyatının ürünüdür ama hikâye 15. yüzyılda geçer. Uzatmayalım;  vampir edebiyatı sinemanın keşfiyle hemen filme de alınır. Zamanla gotik arka planın, kasvetli şatoların, taş kalelerin yerini modern şehirler, kalabalıklarla beraber yaşayan kahramanlar alır ve vampirler şehirli forma dönüşürler. Ve Alacakaranlık serisiyle tür kendini modernize ederek günümüze kadar gelir.

Mevzunun cemaziyülevveli böyle…


Neil Jordan için, bu türün ustalarından biri diyebiliriz. İrlandalı yönetmen, her an şarampole yuvarlanabilecek riskli bir alan olan bu türde öylesine işlerin altından başarıyla ve ustalıkla çıktı ki, son filmi Byzantium, hâkim olduğu sulara geri dönüşü anlamına geliyor. Üstelik bu işi severek yaptığının ispatı da, son olarak bir TV dizisi olan Borgias’ta bölüm yönetmeyi kabul etmesi. Jordan’ın bir başyapıt olan Vampirle Görüşmesi’nden sonra yine bu tür için ‘ezber bozan’ denilebilecek bir iş çıkarıyor.

Öykü şöyle: 200 yıldır insan kanıyla beslenen gizemli bir kadın olan Clara, işlediği bir cinayetin ardından kızı Eleanor’la beraber bir kıyı kasabasına sığınır. Ancak onlar için artık hiçbir yer güvenli değildir, çünkü ölen kişi Clara’ya daha önce ölüm fermanı veren ve senelerdir hesaplaşmayı bekleyen “Kardeşlik” adında bir vampir topluluğunun üyesidir. Gece kulübünde çalışan Clara, Noel ile tanışır ve onun Byzantium adlı pansiyonunda kalmaya başlarlar. Eleanor ise, yeni arkadaş edindiği Frank’ten etkilenerek ona ölümcül sırlarını anlatır. Bu bilginin kasabada yayılmasıyla Clara ve Eleanor, kaçmaya çalıştıkları karanlık geçmişleriyle bir kez daha yüzleşmek zorunda kalacaklardır.


Byzantium – Bir Vampir Hikâyesi’nin ilk dikkat çeken yönü, beklentilerin dışındaki atmosferi ve Sean Bobbitt imzalı görüntü yönetimi. Film, sanki bu türün serencamını anlatırcasına modern ve klasik atmosfer arasında geçiş yapıp dururken, vampirliğin geleneksel duruşunda da odak kayması yapıyor.   Kaçmanın verdiği yorgunlukla, sükunet peşinde olan ana-kız kahramanlarımızın mücadelesi, mevzunun kadim çatışmasının uzağında değil. Öte yandan aristokrat kavramını, burjuvalık aracıyla vampirik bir alegoriye çeviriyor. Ve bu türün en büyük trajedisi sayılan, ölümsüzlüğün aşk ile nihayetlenmesi Byzantium- Bir Vampir Hikâyesi’nde de karşımızda duruyor. Emerson’un dediği gibi “hayatın uzunluğu değil, derinliği önemlidir’ ile vampir felsefesinin köküne keskin bir balta darbesi indiren film, türün ‘tikky’ ve sığ- örneği Alacakaranlık gibi meselenin sathında değil, derinlerinde ilerlemeyi deniyor.

Bir anlamda Circe’nin ‘domuz ahırı’nda olduğu gibi vampirleşen insanın karşısına, insanileşen vampiri oturtmanın hikâyesi Byzantium.

Atmosfer ve arka plan türe ihanet etmeden, yine karanlığın en koyuluğundan bir hikâye anlatıyor bize.


Ne diyor bir vampir atasözü: Hava kararınca yetenekler parıldar!




Açlık Oyunları: Ateş, ülkeyi sararken!


Açlık Oyunları, Suzanne Collins’in çok satan ve tüm dünyada hatırı sayılır bir hayran kitlesi oluşturan kitabıydı. Malum; Hollywood, çokluğu gördüğü yere üşüşüp, ne var ne yok devşiren bir endüstri.
Açlık Oyunları’na da aynısını yaptı ve kendi çapında ciddi bir tarz ve muhtevaya sahip kitabı alıp, parodi sektörünün kurbanına dönüştürdü. Bu nedenle filmini beğenmemiştim. Kitabın o derinlikli ve özgün atmosferinin yerini, bir TV dizisine yakışacak arka planla ve ucuz sahneler ile batırma çabasıydı Açlık Oyunları filmi. Buna rağmen yapımcıların yüzünü güldürmüştü.

Bu nedenle vakit kaybetmeden devam ettiler ve bu sefer, ‘film ayrı, kitap ayrı’ farkındalığıyla senaryoyu başkasına sipariş ettiler. Collins, kendi kitabının senaryosunu yazmıştı ilkinde. Ancak, kitabın perdede, sayfada durduğu gibi durmadığını acı bir deneyimle görmüştü. Bu kez, senaryo Simon Beaufoy/Michael Arndt ikilisine (Slumdog Millioner, 127, Toy Story gibi filmlerde imzası olanlar) teslim edilmiş. Dolayısıyla ilk doğruyu daha baştan yapmışlar.

İlkini de işin içine katarak mevzuyu toparlayacak olursak: Bir gençlik romanı olan Açlık Oyunları’nda, uzak ve belli olmayan bir gelecekte Kuzey Amerika’da kıyamet sonrasında kurulmuş Panem’de yaşayan 16 yaşındaki Katniss Everdeen’nın ağzından hikâye edilir yaşananlar. Halk, gelişmiş bir şehir olan Capitol tarafından yönetilirken, her yıl ülkenin on iki mıntıkasından seçilenler, 12-18 yaş arası bir kız ve erkeğin tek kişi kalana kadar savaştığı bir televizyon programı olan “Açlık Oyunları”nda yarıştırılır.


Eleştirmen ve yazarlardan (Stephen King de dâhil) olumlu geri dönüş alan kitap, her ne kadar kimileri tarafından 1993’te yayımlanan Japon romanı Battle Royale’e benzetilse de oldukça ilgi görünce filme çekildi. Yazar Collins kitabı yazarken Yunan mitolojisinden ve günümüz Reality Show’lardan ilham aldığını ifade ederek kaynağını açıklarken, ilk filme senarist olarak dâhil oldu ama film olarak başarılı (gişe hariç) sonuç alınamadı. Hem senarist hem yönetmen olan Gary Gross’un bu başarısızlıktaki rolü azımsanmayacak boyuttaydı.

Serinin ikinci filminde senaryo ekibi ve yönetmen değiştirilerek kitabın ruhuna daha uygun bir dünya tasarlanmış. Ateşi Yakalamak başlıklı film, kaldığı yerden; sistemin ilk kıvılcımla tutuşma ve çatlamasının hemen ardından başlıyor. 12 bölgenin, zorba ve baskıcı başkentin oluşturduğu korku imparatorluğu gölgesinde büyüyen çatlağın sonuçlarına şahit oluyoruz. Korku eşiği aşıldığı için, fedakârlık ve umut yeniden yeşeriyor Panem’de. Ancak, sistem, kendilerini alt eden ikili Katniss ve Peeta’nın boylarını aşan birer sembole dönüştüğünü görerek önlem almaya çalışıyor. Ve her zorba yönetimin yöntemi aynı tabii: yok etmek!

Bir yandan daha büyük bir ayaklanma hazırlıkları içten içe devam ederken, diğer yandan Panem’i belki de sonsuza dek değiştirecek 75. Oyunun hazırlıkları başlıyor…


Zengin bir arka plan ve altyapı sunmayı hâlâ başaramayan ilk Açlık Oyunları, tasvir yerine hisler ve göndermelerle ilerlemeyi deneyerek, filmin klasik hedef kitlesiyle bir bakıma çelişmişti. Ancak ilk filmin gişede neredeyse 700 milyon dolara ulaşması (maliyeti 78 milyon dolardı) geri kalan tüm eksiklikleri sektör adına önemsizleştirmişti. Sanat adına çok anlam ifade etmeyi başaramayan Açlık Oyunları, biraz da yönetmenin arka planından kaynaklanan bir popüler sığlık içeriyordu.

Ateşi Yakalamak, ilk üstünlüğü burada elde ediyor; yani serinin ilk filminin kötülüğü, aşağıda olan çıtanın üzerinden rahatlıkla geçiriyor ikinci filmi. Ancak bunu yaparken de izleyici genç kitle unutulmadan seyreltiliyor her şey.

Ancak hikâyede çok ciddi bir odak farkı var. O da şu; serinin ilk filminde çıkışsızlık nedeniyle birbirine düşürülen kurbanlardan ziyade, ikincide otoritenin bireyler üzerindeki etkisi ve yönlendiriciliğine odaklanıyor. Vesayetin çaresizliği bir payanda olarak kullanıp, korkunun hegemonyasını derinleştirmesini anlatmayı deniyor Ateşi Yakalamak. Şüphesiz bu durum, ilk filmde olmayan bir kreatif ekibin buluşu. Film, sırtını kitaba yaslamasına rağmen, sinema için uyarlama hoşlukları da içeriyor.


Ne ki, tüm bu olumlu gelişmelere rağmen, yine de Açlık Oyunları: Ateşi Yakalamak, arzu edilen seviyeye pek çıkamıyor. Çok sağlam temel çatışmalara rağmen, kolaycılığa kaçarak sonuca ulaşmayı tercih ederek filmin değersizleşmesine yol açıyor.


Serinin ilkindeki pek çok çiğliği aşmış olan Ateşi Yakalamak, her ne kadar arzu edilen düzeyde olmasa da, özellikle hedef kitlesini tatmin edecek düzeyde bir film olmuş.


İhtiyar ‘Beyazyakalı’ ve deniz!


Ernest Hemingway’in Nobel Edebiyat Ödüllü eseri The Old Man and the Sea – İhtiyar Adam ve Deniz kitabını okudunuz mu? Ünlü yazarın Küba’da kaleme aldığı eser Kübalı bir balıkçı olan Santiago’nun 5 gününü anlatır. Hikâye yaşlı Santiago’nun Kuzey Atlantik’in açıklarında epeyce iri bir yelken balığıyla verdiği mücadeleden ibarettir.

Çok benzer bir hikâye de, Gabriel Garcia Marquez’in, Luis Alejandro Velasco adlı denizcinin gerçekten başından geçenlerin hikâyesini anlattığı Bir Kayıp Denizci kitabında vardır. İki kitap arasında sadece 3 yılın olması ise ilginçtir. Hemingway’in kitabının ilk baskısı 1952, Marquez’inkininse 1955. Marquez’in kahramanı Antiller denizinde fırtınaya tutulan Kolombiya Deniz Kuvvetlerine bağlı ‘Caldas’ adlı bir muhripten denize düşüp kaybolan sekiz kişiden biridir. Santiago’nun 5 günlük macerasına karşı denizci Valesco açık denizde 10 günlük bir hayatta kalma mücadelesi verir.

Hemingway’in kitabını daha da meşhur eden olay ise hikâyenin 1958 yılında John Sturges tarafından filme alınmasıdır. İhtiyar Adam ve Deniz filmi Spencer Tracy’in muazzam oyunuyla bir başyapıt olur ve ünü tüm dünyaya yayılır. Koyu bir Katolik olan Ernest Hemingway, İhtiyar Adam ve Deniz’de bol miktarda İncil göndermesi yapar. Kahramanın isminden, yaşanan olaylara kadar pek çok yerde semboller kullanır. Hepsinden önemlisi, kitap/film bir çilenin, sabır ve mücadelenin çarpıcı öykülenmesidir.


Çektiği filmlerin hikâyesini de kendisi yazan J.C. Chandor’un yeni filmi ‘All is Lost- Sona Doğru’ çok benzer bir hikâyeyi epey sade ve yalın bir dille anlatıyor. Yönetmen gerek popüler bir filmde olması beklenen atraksiyona, gerekse böylesi filmlerde pek alışık olduğumuz iç sorgulamalara pek yüz vermeden anlatıyor öyküsünü.

Hikâye şu: İsmini bilmediğimiz, sadece tipolojisi ve tavırlarından epey varlıklı biri olduğunu anladığımız yaşlı bir adam Hint Okyanusu’nda tek başına bir yolculuğa çıkmıştır. Bir sabah uyandığında epey fiyakalı teknesinin yaşanan kaza sonucunda zarar görüp su almaya başladığını fark eder. Modern teknolojinin kurtarıcıları navigasyon aletleri ve iletişim ekipmanı bozulan adam, bilmeden şiddetli bir fırtınaya doğru sürüklenmektedir. Tamirat tadilat işlerinde başarılı olmasına karşın, deneyimi ve hayata karşı duruşu sayesinde, karşılaşacağı fırtına onun fâniliğine dair yüzleşmesini engellemeyecektir. Çare ise, tabiatla kavga etmek değil, zekâ ve deneyimi kullanarak onunla işbirliğine gitmektir!


Sona Doğru, tek cümle ile; acelesi olmayan, sade ve duru bir film. Ancak bunun tek başına yeterli olduğunu söylemek haksızlık olur. Yönetmen Chandor, bir fotoğraf karesinde epey romantik ve çekici duran tablonun insan hayatına kasteden düşmana dönüşebileceğini anlatırken, didaktizmden kaçma adına sıradanlığın sığ sularında kalmayı tercih etmiş. Üstelik bunu sadece öykü ve metin anlamında değil, kamera kullanımında da denemiş. Karakteri oluşturmaktaki başarısı ise şapka çıkarılacak düzeyde. Sona Doğru’da epik bir kahramanın macerasından ziyade, altında ezilmemekle beraber zaafları olan, fakat akıl ve deneyim ekseninde kendini kurtarabilen birinin macerası var.

Kurt oyuncu Robert Redford, her ne kadar Spencer Tracy kadar olmasa da, ustalığına yakışan bir iş çıkarıyor Sona Doğru’da.

İhtiyar Adam ve Deniz kitap/filminde balığa yüklenen çatışma unsurlarını bir bakıma paylaştırıyor Chandor. Tabiatı bizatihi kötü göstermemek akıllıca ve erdemlice bir tercih şüphesiz ama çatışmanın bir tarafındaki bu bölünmüşlük filmin etki gücünü de aşağı çekiyor.

Filmin en önemli yanlarından biri de, bu tür mücadelelerdeki ‘galibiyet’ hissi. Sona Doğru yenilgisizliği galibiyet sayabilecek hikâyelerden. Mücadele edilen ‘şey’e karşı mağlup olmamak yetiyor kahramana. Dolayısıyla girişilen kavgada alınan galibiyetin getirdiği ‘kurtarıcı’lık hissi eksik kalıyor. Bunun yerine oldukça sakin geçen film, izleyiciye sıklıkla kahramanla zihinsel eşleşme imkânı sunuyor ve bu da izleyicinin düşünmesine vesile oluyor.


Filmin –senaryo- zaafı ise bir zorunluluktan kaynaklanıyor. Bu tür hikâyelerde yaşanan sade hayat, günleri birbirine benzettiği için, mecburi tekrar ya da birbirine benzer sahnelerin varlığı, öykünün zaten sıkıntılı olan akışkanlığını etkilese de bu hikâye için büyük bir nakısa gibi durmuyor.

Yönetmenin kullandığı modern sinema dili yalınlığıyla dikkat çekerken, kadrajlar kimi anlarda belgesel etkisi veriyor. Alex Ebert’e ait müzikler ise tam tadında.


Ezcümle; Sona Doğru, Hemingway’in İhtiyar Adam ve Deniz’indeki gibi etkileyici ve çok katmanlı bir film olmaktan ziyade, Marquez’in Kayıp Denizci’si gibi, derinlere inmeyip, kazadan denizin yüzeyine saçılanları toplamayı tercih ediyor.