Vampir filmleri sadece korku/gerilim ögeleri taşımıyor.
Tarih, anti-ütopya, macera, romantizm, mizah gibi pek çok alt türü de
barındırabildiği için kitlelerin ilgisini çekiyor. Bu nedenle, günümüzde TV
dizilerine kadar sızmış durumda bu tema.
Meselenin geçmişine kısaca yolculuk yapacak olursak;
Goethe’ye kadar uzanabiliriz. Ancak ‘Vampir’ kelimesinin kökü olarak Tatarca
‘Upir’ kelimesini gösteriyor etimologlar. Ve 1700’lü yılların başına kadar
gitmek gerekiyor. Edebiyatın dikkatini çekmesi uzun sürmüyor tabii. Tarihçiler
kalemi edebiyatçılara teslim etmeden önce epey fena tasvirleri kayda geçmişler:
Beslenmek için yaşayan ve geceleri karanlıkta hareket eden yaratıklar!
1730’dan sonra başlayan vampir maceraları Goethe’nin 1797’de
yazdığı “Corinthin Gelini” adlı kitabının akabinde ciddi bir türe dönüşüyor.
Kitap, mezarından çıkıp nişanlısını arayan bir kadının hikâyesini anlatırken
‘berzah’, ‘araf ‘ gibi kavramları da
kullanıyor.
Zamanla derinliğinden soyutlanıyor vampir edebiyatı. İlk
vampir romanlarında ciddi anlamda tarih, felsefe ve dinler tarihi var çünkü. Ve
pek çoğu kilise hâkimiyetine karşı ciddi ve doğrudan eleştiriler de içeriyor.
Enteresan bir tarihî figür olan Lord Byron’un (Bu ilginç
adamı tanımak için 1949 yapımı The Bad Lord Byron filmini izleminizi öneririm.)
kişisel doktoru J. William Polidori, 1819 yılında sırf ‘Vampir’ kitabı yazmak
için İsviçre’de bir villa kiralar. Yalnız değildir, ünlü Frenkestein’in yazarı
Mary Shelley de oradadır ve kendi kitabını yazmaktadır. Polidori’nin
başkahramanı Lord Ruthven, aslında Lord Byron’dan başkası değildir ve
vampirlere bir ufuk çizmiştir: Aristokratları avlayan asil insan! (Ken
Russell’in 1986 yapımı Gothic’i bu kahramanların bulunduğu evdeki maceraları
tasvir eder.)
19. yüzyıl sonlarında bayrağı Bram Stoker alır ve Kont
Dracula kültü doğar. Dracula 19. yüzyıl edebiyatının ürünüdür ama hikâye 15.
yüzyılda geçer. Uzatmayalım; vampir
edebiyatı sinemanın keşfiyle hemen filme de alınır. Zamanla gotik arka planın,
kasvetli şatoların, taş kalelerin yerini modern şehirler, kalabalıklarla
beraber yaşayan kahramanlar alır ve vampirler şehirli forma dönüşürler. Ve
Alacakaranlık serisiyle tür kendini modernize ederek günümüze kadar gelir.
Mevzunun cemaziyülevveli böyle…
Neil Jordan için, bu türün ustalarından biri diyebiliriz.
İrlandalı yönetmen, her an şarampole yuvarlanabilecek riskli bir alan olan bu
türde öylesine işlerin altından başarıyla ve ustalıkla çıktı ki, son filmi
Byzantium, hâkim olduğu sulara geri dönüşü anlamına geliyor. Üstelik bu işi
severek yaptığının ispatı da, son olarak bir TV dizisi olan Borgias’ta bölüm
yönetmeyi kabul etmesi. Jordan’ın bir başyapıt olan Vampirle Görüşmesi’nden
sonra yine bu tür için ‘ezber bozan’ denilebilecek bir iş çıkarıyor.
Öykü şöyle: 200 yıldır insan kanıyla beslenen gizemli bir
kadın olan Clara, işlediği bir cinayetin ardından kızı Eleanor’la beraber bir
kıyı kasabasına sığınır. Ancak onlar için artık hiçbir yer güvenli değildir,
çünkü ölen kişi Clara’ya daha önce ölüm fermanı veren ve senelerdir
hesaplaşmayı bekleyen “Kardeşlik” adında bir vampir topluluğunun üyesidir. Gece
kulübünde çalışan Clara, Noel ile tanışır ve onun Byzantium adlı pansiyonunda
kalmaya başlarlar. Eleanor ise, yeni arkadaş edindiği Frank’ten etkilenerek ona
ölümcül sırlarını anlatır. Bu bilginin kasabada yayılmasıyla Clara ve Eleanor,
kaçmaya çalıştıkları karanlık geçmişleriyle bir kez daha yüzleşmek zorunda
kalacaklardır.
Byzantium – Bir Vampir Hikâyesi’nin ilk dikkat çeken yönü,
beklentilerin dışındaki atmosferi ve Sean Bobbitt imzalı görüntü yönetimi.
Film, sanki bu türün serencamını anlatırcasına modern ve klasik atmosfer
arasında geçiş yapıp dururken, vampirliğin geleneksel duruşunda da odak kayması
yapıyor. Kaçmanın verdiği yorgunlukla,
sükunet peşinde olan ana-kız kahramanlarımızın mücadelesi, mevzunun kadim
çatışmasının uzağında değil. Öte yandan aristokrat kavramını, burjuvalık
aracıyla vampirik bir alegoriye çeviriyor. Ve bu türün en büyük trajedisi
sayılan, ölümsüzlüğün aşk ile nihayetlenmesi Byzantium- Bir Vampir Hikâyesi’nde
de karşımızda duruyor. Emerson’un dediği gibi “hayatın uzunluğu değil,
derinliği önemlidir’ ile vampir felsefesinin köküne keskin bir balta darbesi
indiren film, türün ‘tikky’ ve sığ- örneği Alacakaranlık gibi meselenin
sathında değil, derinlerinde ilerlemeyi deniyor.
Bir anlamda Circe’nin ‘domuz ahırı’nda olduğu gibi
vampirleşen insanın karşısına, insanileşen vampiri oturtmanın hikâyesi
Byzantium.
Atmosfer ve arka plan türe ihanet etmeden, yine karanlığın
en koyuluğundan bir hikâye anlatıyor bize.
Ne diyor bir vampir atasözü: Hava kararınca yetenekler
parıldar!




Hiç yorum yok:
Yorum Gönder