Açlık Oyunları, Suzanne Collins’in çok satan ve tüm dünyada
hatırı sayılır bir hayran kitlesi oluşturan kitabıydı. Malum; Hollywood,
çokluğu gördüğü yere üşüşüp, ne var ne yok devşiren bir endüstri.
Açlık Oyunları’na da aynısını yaptı ve kendi çapında ciddi
bir tarz ve muhtevaya sahip kitabı alıp, parodi sektörünün kurbanına
dönüştürdü. Bu nedenle filmini beğenmemiştim. Kitabın o derinlikli ve özgün
atmosferinin yerini, bir TV dizisine yakışacak arka planla ve ucuz sahneler ile
batırma çabasıydı Açlık Oyunları filmi. Buna rağmen yapımcıların yüzünü
güldürmüştü.
Bu nedenle vakit kaybetmeden devam ettiler ve bu sefer,
‘film ayrı, kitap ayrı’ farkındalığıyla senaryoyu başkasına sipariş ettiler.
Collins, kendi kitabının senaryosunu yazmıştı ilkinde. Ancak, kitabın perdede,
sayfada durduğu gibi durmadığını acı bir deneyimle görmüştü. Bu kez, senaryo
Simon Beaufoy/Michael Arndt ikilisine (Slumdog Millioner, 127, Toy Story gibi
filmlerde imzası olanlar) teslim edilmiş. Dolayısıyla ilk doğruyu daha baştan
yapmışlar.
İlkini de işin içine katarak mevzuyu toparlayacak olursak:
Bir gençlik romanı olan Açlık Oyunları’nda, uzak ve belli olmayan bir gelecekte
Kuzey Amerika’da kıyamet sonrasında kurulmuş Panem’de yaşayan 16 yaşındaki
Katniss Everdeen’nın ağzından hikâye edilir yaşananlar. Halk, gelişmiş bir
şehir olan Capitol tarafından yönetilirken, her yıl ülkenin on iki mıntıkasından
seçilenler, 12-18 yaş arası bir kız ve erkeğin tek kişi kalana kadar savaştığı
bir televizyon programı olan “Açlık Oyunları”nda yarıştırılır.
Eleştirmen ve yazarlardan (Stephen King de dâhil) olumlu
geri dönüş alan kitap, her ne kadar kimileri tarafından 1993’te yayımlanan
Japon romanı Battle Royale’e benzetilse de oldukça ilgi görünce filme çekildi.
Yazar Collins kitabı yazarken Yunan mitolojisinden ve günümüz Reality
Show’lardan ilham aldığını ifade ederek kaynağını açıklarken, ilk filme
senarist olarak dâhil oldu ama film olarak başarılı (gişe hariç) sonuç
alınamadı. Hem senarist hem yönetmen olan Gary Gross’un bu başarısızlıktaki
rolü azımsanmayacak boyuttaydı.
Serinin ikinci filminde senaryo ekibi ve yönetmen
değiştirilerek kitabın ruhuna daha uygun bir dünya tasarlanmış. Ateşi Yakalamak
başlıklı film, kaldığı yerden; sistemin ilk kıvılcımla tutuşma ve çatlamasının
hemen ardından başlıyor. 12 bölgenin, zorba ve baskıcı başkentin oluşturduğu
korku imparatorluğu gölgesinde büyüyen çatlağın sonuçlarına şahit oluyoruz.
Korku eşiği aşıldığı için, fedakârlık ve umut yeniden yeşeriyor Panem’de.
Ancak, sistem, kendilerini alt eden ikili Katniss ve Peeta’nın boylarını aşan
birer sembole dönüştüğünü görerek önlem almaya çalışıyor. Ve her zorba
yönetimin yöntemi aynı tabii: yok etmek!
Bir yandan daha büyük bir ayaklanma hazırlıkları içten içe
devam ederken, diğer yandan Panem’i belki de sonsuza dek değiştirecek 75.
Oyunun hazırlıkları başlıyor…
Zengin bir arka plan ve altyapı sunmayı hâlâ başaramayan ilk
Açlık Oyunları, tasvir yerine hisler ve göndermelerle ilerlemeyi deneyerek,
filmin klasik hedef kitlesiyle bir bakıma çelişmişti. Ancak ilk filmin gişede
neredeyse 700 milyon dolara ulaşması (maliyeti 78 milyon dolardı) geri kalan
tüm eksiklikleri sektör adına önemsizleştirmişti. Sanat adına çok anlam ifade
etmeyi başaramayan Açlık Oyunları, biraz da yönetmenin arka planından
kaynaklanan bir popüler sığlık içeriyordu.
Ateşi Yakalamak, ilk üstünlüğü burada elde ediyor; yani
serinin ilk filminin kötülüğü, aşağıda olan çıtanın üzerinden rahatlıkla
geçiriyor ikinci filmi. Ancak bunu yaparken de izleyici genç kitle unutulmadan
seyreltiliyor her şey.
Ancak hikâyede çok ciddi bir odak farkı var. O da şu;
serinin ilk filminde çıkışsızlık nedeniyle birbirine düşürülen kurbanlardan
ziyade, ikincide otoritenin bireyler üzerindeki etkisi ve yönlendiriciliğine
odaklanıyor. Vesayetin çaresizliği bir payanda olarak kullanıp, korkunun
hegemonyasını derinleştirmesini anlatmayı deniyor Ateşi Yakalamak. Şüphesiz bu
durum, ilk filmde olmayan bir kreatif ekibin buluşu. Film, sırtını kitaba
yaslamasına rağmen, sinema için uyarlama hoşlukları da içeriyor.
Ne ki, tüm bu olumlu gelişmelere rağmen, yine de Açlık
Oyunları: Ateşi Yakalamak, arzu edilen seviyeye pek çıkamıyor. Çok sağlam temel
çatışmalara rağmen, kolaycılığa kaçarak sonuca ulaşmayı tercih ederek filmin
değersizleşmesine yol açıyor.
Serinin ilkindeki pek çok çiğliği aşmış olan Ateşi
Yakalamak, her ne kadar arzu edilen düzeyde olmasa da, özellikle hedef
kitlesini tatmin edecek düzeyde bir film olmuş.




Hiç yorum yok:
Yorum Gönder