Mahmut Fazıl Coşkun, bir tutunamayanlar öyküsüyle 4 yıl sonra çıkıyor seyircinin karşısına. Metinle ilgili çok şey söylenebilir ama Yozgat Blues’ı önemli kılan yönetmenin öykü aktarmadaki geldiği konum. Coşkun, son derece yetkin kamera kullanımı ve anlatımıyla henüz ikinci filminde ciddi bir yönetmen sinemasının ‘yüksek’ örneğini veriyor izleyiciye.
Yozgat Blues bir ‘müzik filmi’ olmasına rağmen müziği yok. Yönetmen bunun yerine, mekanların fonuna koyduğu doğal kaynaklı sesler ile bu açığı ziyadesiyle kapatıyor. Bazen bir televizyon sesi oluyor bu, bazen radyo, kimi zaman kasetçalar, kimi zaman da düğün salonu. Dış mekanlarda ise ezan sesi bu işlevi ziyadesiyle görüyor.
Türk sineması için son derece başarılı bir yakın plan (close-up) sineması örneği Yozgat Blues. Belki de bu tercihten dolayı, Yozgat ile ilgili bir tek geniş kent planı bile yok. Gerçi bu tercih, filme ismini veren şehri önemsizleştirmek gibi bir riski barındırsa da bilinçli olması dolayısıyla sorun teşkil etmiyor. Bunu bir replik ile de vurguluyor. “Deniz olsa aynı Zeytinburnu” tespitine bir ilave geliyor: “Burası daha ferah!” kentin nefes alınmaz atmosferi ile taşranın sıkıcılığı arasındaki fark da böyle aynen; küçük yerde nefes almak daha kolay! Dolayısıyla film, afişindeki gibi bir plan içermiyor, beklemeyin.
Hikaye bir önceki filmin (Uzak ihtimal) simetrisi gibi. Malum ilk filminde taşradan büyük kente gelen sıradan bir adamın öyküsü vardı, Yozgat Blues’da ise her ne kadar metropolün dışında olsa bile, dışlanmamış bir adamın taşraya sığınma çabası var. Hatta kimi sahne ve planlarda çakışma bile var; Yavuz/Neşe ikilisinin fotoğraf çekimi bana Müezzin/Rahibe ikilisinin aynı eylemini hatırlattı mesela…
Kocaman bir kentte sıkışıp kalmış eski tüfek bir müzisyendir Yavuz. Gerçi büsbütün dışlanmış değildir kent hayatından, belediyeler ve AVM’ler ona sırtını dönmemiştir henüz. (Bu arada fizyonomisiyle Tanju Okan hüznü taşıdığını belirtmekte fayda var) Hırçın bir karakter değildir ve neredeyse sıfır heyecanla yaşamaktadır hayatı. Kendisi için basit olan hayat başkaları ile kesişince kendisini sıkıcı yapabilmektedir. Film boyu sıkışıp kaldığı tek şarkı ise bir süre sonra ironi etkisi yapmaktadır. Yanına aldığı mutsuz kız Neşe ile Yozgat’ın yolunu tutar. Arabası kimliği gibidir Yavuz’un; eski ama kaliteli! Burada bir müzikholde bildiği tek türde program yapmaya başlar. Ve ikilinin hayatına sızmaya başlayan yerel başka sıradan hayatlar: Berber Sabri, şair radyocu Kamil, sazcı ve diğerleri. Hayat kendi olağan akışıyla devam ederken, daha da sıkıştırıyor Yavuz’u ve bir otel odasıyla, gazino sahnesi arasında gelip giden peruktan ibaret oluyor.
Peruk önemli bir metafor Yavuz, dolayısıyla Yozgat Blues için. Bir tür korunak ve kabuk. Bu nedenle çok önemsiyor Yavuz peruğunu. Filmin ikinci önemli metaforu ise sigara. Her ikisi de mücadele, tutunma ve yenilginin sembolleri.
Yavuz karakteri her ne kadar köksüz gibi dursa da, sosyal olarak sıkıcı lakin kendisi hayattan sıkılmayan ve sersemletici bir sükunetle hayatta ısrar eden bir adam. Neşe ise bakımsız bir havuzun yüzeyinde neşet bulmuş bir nilüfer gibi yüzeysel. Karakter tasarımlarında en sağlam yapı Sabri ile kurulmuş. Geçmişi ve arzuları var. Evlenmek istiyor, dükkan açmak istiyor vs. Nadir Sarıbacak’ın muazzam bir enerjiyle inandırıcılık kattığı Kamil karakteri ise filme ritim katan unsurlardan.
Yavuz ile Neşe arasındaki ortak noktalar yok değil ise de, esasen zıt yöne giden iki hikayenin iki kahramanılar. Yavuz akşam vakti tezgahı toplayan, hayata kapalı yorgun bir esnaf gibiyken, Neşe, sabahın er vaktinde sergisini açan seyyar işportacı gibi; her türlü maceraya açık. Bu nedenle yeni karakterlerin ikilinin hayatına Neşe’den geçerek giriyorlar. Neşe enteresan biri. Sahip olduğunu düşündüğü yeteneği amaç olarak koymuyor önüne. Yeri geldiğinde bir AVM’de sucuk promosyonu yapacak kadar sahici. Ve geleceği televizyonlardaki şarkı-star yarışmalarında değil, biraz ıssız bir adamın peşinde taşrada arıyor.
Yönetmen Fazıl Coşkun, bir şeyi son derece bilinçle yapıyor filminde. Kahramanları sıklıkla pencereden dışarı bakarken, baktığı yeri önemsizleştirip karakterin üzerinde tutuyor ısrarla çerçevesini. Bakılan yer önemsizleşiyor böyle bir durumda, bakana odaklanıp derinleşmesini istiyor adeta.
Bir diğer farklılık ise, yönetmenin kamerayı koyduğu yer tercihi. Kamera sıklıkla omuzda olduğu hissini verirken, özellikle sokaktaki takip sahnelerinde vibrasyonu rahatsızlık verici boyuta bile ulaşma riski olan omuz çekimleri mevcut.
Öykü olarak ilginç ve farklı olan Yozgat Blues, sinema metinin dönüşürken kimi noktalarda ciddi defolar içeriyor. Kimi yerlerde ise özensizlikler (Örneğin ‘çayları tazele’ yerine ‘Çayları yenile’ denmesi gibi) içeriyor. Senaryonun en önemli zaafı karakterlerin derinlik problemi. Çoğu dünsüz olduğu gibi yarınsız da. Yukarıda belirttiğim gibi bir tek Sabri karakteri istisna olarak duruyor filmde. Metindeki bu eksikliği yönetmenin olgunlaşan kamera yönetimi ve oyuncuların gösterdiği performans ciddi derecede kapatıyor.
Ben filmin en çok ‘aşk’ meselesine yaklaşımına bayıldım. Başta Yavuz/neşe ikilisinin arasındaki münasebete öylesine naif ve yoruma muhtaç bir noktada bırakıyor ki Yavuz; şefkatini bastıran bir baba mı, yoksa aşkını gizleyen bir platonik aşk figürü mü emin olamıyoruz. Keza, Sabri’nin Neşe’yle yaşadığı ilişkisini ölçülü ve rasyonel adımlarla ilerletmesi de takdire şayan.
Yine Mahmut Fazıl’a has bir özellik; Yozgat Blues ne yergi, ne de övgü filmi. Film, büyük kenti aşağılamıyor, buna karşılık taşrayı da yerin dibine sokmak gibi bir çaba içinde olmuyor. Bunun yerine alabildiğince gerçekçi bir mercek kullanmayı deniyor. Bunu yaparken de hakikati manipüle edip, Anadolu insanını bükmeye çabalamıyor.
Filmin Muhsin Bey, Aşk Filmlerinin Unutulmaz yönetmeni gibi başka filmlere benzetilmesine kesinlikle yüz vermeyin. Filmi, muhtemelen dünya festivalleri için hazırlanan kopya olması dolayısıyla İngilizce altyazı ile izlemek de ayrı bir ilginçlikti.





Hiç yorum yok:
Yorum Gönder