31 Aralık 2012 Pazartesi
2012; sinemanın Fetih yılı!
En sonda söyleyeceğimizi başa alarak girelim söze: 2012 yılı
için en genel değerlendirme şu olsa gerek; “Çok tartıştık, çok atıştık, atıp
tuttuk. Az okuduk, az seyrettik, az dinledik…” Mutluluklar, memnuniyetsizlikler ve hayal kırıklıkları arasında yıla damgasını vuran film
şüphesiz Fetih 1453 oldu.
Muhafazakar Sanat ve tiyatro tartışmalarının gölgesinde
geçen koca yıl, sinema açısından çok umut verici olmasa da, umut kırıcı bir
tabloya sebep olmadı. 2012 sinema sektörü açısından geçen yıl ile benzerlik
gösterirken, Türk sinemasında gözle görülür bir üretim ve izleyici sayısında
düşüş vardı.
Önce sektörü rakamlarla inceleyelim.
Bu satırların yazıldığı ana kadar, son bir yıl içinde sinema
gişelerinde kesilen bilet sayısı 43 milyona yakındı. Biletlere ödenen para
miktarı ise 412 milyon TL civarındaydı. Aynı rakamlar geçen yıl için; 42 milyon
izleyici, 398 milyon TL hasılat şeklindeydi.
![]() |
| Ayrıntıları görmek için tablolara tıklayın. |
2012 yılında yerli ve yabancı olmak üzere toplam 282 yeni film
(gösterimi devam edenlerle beraber bu rakam 486 oldu) vizyona girdi. Geçen sene
gösterilen film sayısı toplam 291 idi.
Geçtiğimiz yıl, yerli/yabancı ayrımı olmaksızın, bir film
ortalama 142 bin kişi tarafından izlendi ve yine ortalama 1.4 milyon TL.
hasılat elde etti. Bu sene, film başına düşen seyirci sayısı çok az da olsa
düştü: 141 bin. Bir filmin ortalama kazancı ise 1.3 milyon TL’ye geriledi.
2012’de vizyon şansı bulan 282 filmin 240 tanesini iki büyük
firma dağıttı: Tiglon ve UIP. Tiglon, 173 film dağıtarak bu alandaki
liderliğini korurken, bu iki markanın toplamdan aldıkları pay yüzde 70’i geçti.
Kültür Bakanlığı yerli yapımlara bu sene toplam 13 milyon
TL’lik bir destekte bulundu. Belgesel ve kısa film, senaryo vs. gibi alanları da eklediğimizde, bu rakam 20 milyon TL'ye ulaştı. Vizyona giren 55 yerli filmin 14 tanesinde bakanlık desteği vardı. Bu 14 filmi toplam 879.796 kişi, 7.949.457 TL ödeyerek izledi.
Başarılı olanlar
Yılın en başarılı filmi şüphesiz Fetih 1453 oldu.
Yönetmenliğini Faruk Aksoy’un yaptığı film sadece 2012’nin değil, Türk sinema
tarihi için belki de bir zirve ve kırılma noktasıydı. Şubat ayında gösterime
giren Fetih, toplam 41 hafta vizyonda kaldı ve yaklaşık 6,5 milyon kişi
tarafından izlendi. Filmin hasılatı da kolay kolay kırılmayacak bir rekor
rakamı yakaladı: 60 milyon TL. Neredeyse bir yılda çekilen tüm yerli filmlerin
bütçesine denk bir meblağ bu.
Yılın sürpriz çıkışını ise, Kasım ayı başlarında Özcan Deniz yaptı. Neredeyse birebir bir uyarlama olan Evin Sensin, başarılı anlatımı ve Türk melodramları andıran yapısallığıyla izleyiciyi yakalamayı başardı. Evim Sensin’in iki aylık gişesi; 2.5 milyon seyirci ve 23 milyon TL hasılat oldu.
Yılın sürpriz çıkışını ise, Kasım ayı başlarında Özcan Deniz yaptı. Neredeyse birebir bir uyarlama olan Evin Sensin, başarılı anlatımı ve Türk melodramları andıran yapısallığıyla izleyiciyi yakalamayı başardı. Evim Sensin’in iki aylık gişesi; 2.5 milyon seyirci ve 23 milyon TL hasılat oldu.
Türk sinema izleyicisinin ağlatan/güldüren filmlere rağbet
gösterdiği öteden beri bilinir. Her ne kadar birbirine zıt gibi görünse de,
izleyicinin duygusal profili ‘acıklı’ ya da ‘komik’ filmlere uygundur. Fetih
1453 bu profilin dışına çıkarak da başka bir alanda başarıya daha imza atmış
oldu. Eyvah Eyvah, Recep İvedik serileri ile kemikleşen gişe/komedi filmi
formülü bu sene fazla işlemedi gibi. Her ne kadar gişede ilk 10’u zorlayan 3
film (Berlin Kaplanı, Sen Kimsin, Moskova’nın Şifresi Temel) komedi filmi olsa
da, Osman Sınav’ın Uzun Hikaye’si, Çanakkale 1915 farklı tatlar içeren filmler
olarak bu sene akıllarda kaldı.
Sevindirici bir başka tablo ise, ilk 10’u oluşturan filmlerin 7 tanesinin yerli yapım olmasıydı. Listeye girebilen sadece üç yabancı film oldu: Buz Devri 4, Alacakaranlık Efsanesi: Şafak Vakti (2) ve Kara Şövalye Yükseliyor. 2012’de gösterilen 227 yabancı filmden sadece ikisi 1 milyon izleyici barajını aşabildi. Bu arada yıl sonunda vizyona henüz giren Hobbit: Beklenmedik Yolculuk’un iki haftalık performansının hiç de fena olmadığını, önümüzdeki yıl bir milyon izleyici sayısını geçebileceğini de belirtelim.
Sevindirici bir başka tablo ise, ilk 10’u oluşturan filmlerin 7 tanesinin yerli yapım olmasıydı. Listeye girebilen sadece üç yabancı film oldu: Buz Devri 4, Alacakaranlık Efsanesi: Şafak Vakti (2) ve Kara Şövalye Yükseliyor. 2012’de gösterilen 227 yabancı filmden sadece ikisi 1 milyon izleyici barajını aşabildi. Bu arada yıl sonunda vizyona henüz giren Hobbit: Beklenmedik Yolculuk’un iki haftalık performansının hiç de fena olmadığını, önümüzdeki yıl bir milyon izleyici sayısını geçebileceğini de belirtelim.
Hayal kırıklıkları
Bir de tablonun alt kısmı var şüphesiz. Bazıları büyük
umutlarla çekilip gösterime konulan, bazıları zaten iddiasız olarak kaderine
razı olan filmler bunlar.
Örneğin 2012’nin en az izlenen filmi Nic Balthazar’ın
Hayatımın Kararı (Tot Altijd - Time of My Life) oldu. Film vizyonda kaldığı 4
haftada toplam 242 kişi tarafından seyredildi ve 2 bin TL hasılat yaptı.
Bu
filmi 264 izleyici sayısıyla (ilk üç günlük hasılat) Cherry’nin Hikayesi ve 290
kişiyle Gökten Bir Uydu Düştü izledi. Bunların hemen hepsi, birkaç kopya ile
aşağı-yukarı gişe yapmayacağı tahmin edilen filmlerdi.
Yılın hayal kırıklığı ise zannımca 126 salonda 19 hafta
gösterimde kalan ve sadece 45 bin kişinin izlediği Vikingler Efsanesi Thor
oldu.
Keza Star Wars: Bölüm I - Gizli Tehlike (3D) de gösterimde kaldığı 3 hafta boyunca 127 salonda
yalnızca 50 bin kişi tarafından izlenildi.
![]() |
| 4 haftada toplam 242 izleyici ile yılın en bahtsız yabancısı. |
Yerli filmlerden bazıları da maalesef hayal kırıklığı
yaşadı. Örneğin, -her ne kadar yerliliği tartışılsa da- ‘distopik’ bir film
olma iddiasıyla çekilen Canavarlar Sofrası, bir çok festivalden değişik ödüller
aldığı halde (Aralarında SİYAD’ın ödülü de var) vizyonda kaldığı 8 haftada
sadece 368 kişi tarafından izlendi.
Seyfettin Tokmak’ın Kırık Midyeler’i, Tamer
Garip’in Kod Adı Venüs’ü, Muzaffer Özdemir’in Yurt’u gişede umduğunu bulamayan
filmlerin başlıcalarıydı.
Kaos: Örümcek Ağı ve Açlığa Doymak filmleri de, hiç
de fena olmayan salon sayılarına rağmen arzu edilen gişe başarısını
yakalayamadılar.
2012 Türk Sineması adına ‘tür’ler açısından umut veren bir
yıl oldu. Komedi ve dram ağırlıklı türlere, korkudan gerilime, aksiyondan
tarihi filmlere kadar geniş bir yelpazede yapımlar oldu.
![]() |
| Bir enteresan film: Canavarlar Sofrası. |
Bir diğer umut verici
gelişme ise, film bütçelerinin yükselmesiydi. Yine Fetih 1453’ün verdiği
cesaretle yapımcılar büyük prodüksiyona girmeye başladı. Çanakkale 1915 böyle
bir yapım oldu.
'Cep'ten izliyoruz!
Sinema salonlarımız hem teknik hem de yapısal olarak yavaş
yavaş değişimini tamamlamaya başladı. Yeni yapılan salonların neredeyse tamamı
'kompleks' olarak düşünülüyor. Yani en az 3-4 küçük salon inşa ediliyor, ki
genelde alış-veriş merkezleri yeni salonlar açıyorlar. Eskinin ferahfeza yüksek
tavanlı, binden fazla koltuklu, geniş perdeli salonlarının yerini, cep modeli
salonlar aldı.
Eskinin görkemli ve kalabalık seyircili film izleme alanları
artık -neredeyse- tarih oldu. Bir çok 'büyük' salon, bir kaç cep salonuna
dönüştürüldü bile. Elbette ekonomik açıdan bu anlaşılır bir şey. Zira, binlerce
koltuklu bir salonu, üç-beş seyirci için tutmaktansa, bir kaç yüz kişilik
üç-beş salonda daha başka filmler de oynatarak daha fazla seyirciyi hedeflemek
son derece mantıklı.
![]() |
| Atlas gibi sinemalar bölünerek küçülürken, Emek gibi tamamen kapatılan salonlar da oldu. |
Yeni salonların üstün yönleri de var tabi. Yüksek kalitede
ses ve görüntü sistemi, konforlu koltuklar ve iyi havalandırma. Ancak buna
rağmen, kimi klasik izleyicilerin bu yeni 'kibrit kutusu' modeli salonlara
intibak edemediğini de vurgulayalım.
Salon sayısında rekor
Sinema salon sayısı hakkında yıllık net bir bilgi yok elimizde.
Bilinen son rakam salon sayısının hızla 2 bine yaklaştığıydı. Öte yandan
ülkemizde sinema salon sayısı bulunmayan şehir sayısı da hızla azaldı. Son
olarak bu rakam 5'in altına düştü. Aslında salon ve koltuk sayısı üretilen ve
dağıtılan film sayısına göre yeterli gibi görünüyor. Sektörün öncelikle
meselesi sanırım 'doluluk' sıkıntısı.
Artan konfor ve gösterim sektörünün endüstriye dönüşmesi
ülkemizde bilet fiyatlarını da yükseltti. Bugün büyük şehirlerde ortalama bilet
fiyatı 10 Doları buluyor. Amerika'da da son on yılda neredeyse bir buçuk katına
çıkan bilet fiyatları şu an 8 dolar ortalamasıyla satılıyor. Gelişmiş Avrupa ülkelerinde ise bu rakam 8
Avro civarında.
![]() |
| Yeni nesil sinema salonları bir yönüyle ürkütücü bir görselliğe sahip. |
Kaybettiklerimiz
Geldik 2012'nin en hüzünlü yönüne; kayıplar. Sinemada para
kaybetmek normaldir ve -enteresandır- pek çok yapımcı bunu dert bile etmez.
Milyonları batıran sinemacılar bile, oturup ağlamak yerine hemen yeni bir proje
ile tekrar heyecanlanıp mesleğine sarılabilir. Başka bir sektörde böyle bir şey
olur mu emin değilim.
Ama ölümlü dünya. Perdede ya da arkasında bize bambaşka
alemler sunan sektörün kahramanları da, sizin benim gibi fanidir, ölümlüdür.
2012 bu anlamda epey üzücü bir sene oldu. Türk ve dünya sinemasından epeyce
isim hayata veda etti. Tabii arkalarında yüzlerce güzel film bırakarak.
2012 yılında kaybettiklerimiz arasında beni en çok üzen
isimlerden biri şüphesiz meşhur Yeşil yol filminin bizi mest eden karakteri
John Coffey'i canlandıran Michael Clarke Duncan'ın ölümü oldu. Bu konudaki bir
değerlendirmeyi şurada yapmıştık.
![]() |
| Yeşil Yol'un John Coffey'i M.C. Duncan ölümüyle üzdü. |
Yardımcı rollerin tonton dedesi Ernest Borgnine de 2012
yılında sinemanın kaybettiği değerlerden biri oldu. Borgnine, 95 yıllık hayatına
204 film ve dizi sığdıran verimli oyunculardan biriydi. Akılda kalan rolü ise,
ahir ömründe oynadığı, Sean Penn'in 11 Eylül felaketini anlatan kısa filmi
oldu.
Larry Hagman ismi ilk etapta çok şey hatırlatmasa da 'Ceyar'
yani 'JR' ülkemizde en iyi bilinen dizi karakterlerinden biriydi. Ve neredeyse
rahmetli Erol Taş kadar nefret edilen
bir 'kötü'ydü! Hagman da, Kasım ayında 86 yaşında hayata gözlerin
kapadı.
2012 Şubat'ında ölen Ben Gazzara, yeni nesil tarafından pek
bilinmeyen bir sinemacıydı ama dünya sinema tarihinde yer alacak önemli
isimlerden biriydi. Gazzara, oyunculuğun yanında yazardı, yönetmendi ve
müzisyendi. 59 yapımı Anatomy of a Murder unutulmaz filmlerindendir. Aktör, son
dönemlerde Big Lebowski'de oynamıştı.
Ülkemizde çok duyulmadı ama 2012'nin en hazin ölümlerinden
biri de ünlü aktör Sylvester Stallone'nun oğlu Sage Stallone'nun ölümüydü.
Sinemaya Rocky 5 filmiyle giriş yapan oğul Stallone, Haziran ayında ölü
bulundu. Resmi olarak açıklanmasa da, Sage Stallone'un aşırı dozda uyuşturucu
aldığı için öldüğü konuşuldu.
![]() |
| Rocky JR, Sage Stallone de genç yaşta hayata veda eden sanatçılardan. |
Türe ilgisi olsun olmasın herkesin bildiği bir isimdi Syvia
Kristel. Açıkçası erotik film sektörünün perişan ettiği bir hayat yaşadı
Hollandalı oyuncu. Emanuella film serisi, tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de
bir dönemi etkiledi. 60 yaşında yokluklar içinde, perişan halde ölen bu kadın,
geriye bıraktığı kitapta sektörü ve hayatı iç yakıcı bir gerçeklikte anlattı.
Konuyla ilgili yazıyı şuradan okuyabilirsiniz.
Hepsini tek tek buraya almak mümkün değil elbette. Ama
sinema sektörü, bilinen-bilinmeyen 3 binden fazla ismini toprağa verdi 2012'de.
Bunlardan Türk sinemaseverlerinin en çok bildiği isim
şüphesiz Yunan sinemasının sembol ismi Theodoros Angelopoulos'tu. Kanaat-i
acizanemce, Tarkovsky ve Kieslowsky ile beraber özellikle 20. Yüzyıl'ın son
demlerine damga vurmayı başarmış üç isimden biriydi Theodoros Angelopoulos.
Filmlerinde sıklıkla mitolojik göndermeler ve bireysel öykülerden yola
çıkılarak, tarihsel bağlamın da altı çizilen toplumsal olayları ustalıkla
anlatırdı. Bir de, müzikleri tabii. Angelopoulos filmlerinin müzikleri kolay
unutulacak türden değildi. Usta sinemacıyı geçen ocak ayında, 76 yaşında
kaybettik. Ölümü de çok trajikti. Son filmi Öteki Deniz-The Other Sea 'nin çekimleri
esnasında, Pire-Drapetsona otoyolunda, hızla çarpan bir motosiklet yüzünden
yaşama veda etti.
Sinemamızın hüzün
yılı
![]() |
| Yönetmenler Çağı'nın efsane isimlerin Metin Erksan'ı da yitirdik. |
Türk sineması adına da hüzün yaşandı 2012'de. Bunlardan
hemen hatırlananı şüphesiz usta yönetmen Metin Erksan'ın vefatı oldu. Rahmetli
ile ilgili ayrıntılı yazıyı şurada bulmak mümkün. Erksan'ın rahmetli
oluşundan bir hafta filan sonra da, Türk sineması 'ses'ini yitirdi. Usta
tiyatrocu ve seslendirme sanatçısı Müşfik Kenter de gidenler kervanına katıldı.
Müşfik Hoca ile ilgili yazıyı da şuradan okuyabilirsiniz.
Yeşilçam'ın altın döneminin jönlerinden olan Ekrem Bora da
Türk sinemasının acı kayıplarından biriydi. Nev-i şahsına münhasır fiziği ve
güçlü oyunculuğu ile sinemamızın unutulmaz isimlerindendi Bora. Gökhan Özcan'ın, Bora ile ilgili yazısını okumanızı salık veririm.
Mayıs ayında ise Türk sineması adına ümit veren bir ismi
yitirdik: Seyfi Teoman. Henüz 35 yaşında, bir motosiklet kazasıyla aramızdan
ayrılan Teoman, Tatil Kitabı ve Bizim Büyük Çaresizliğimiz isimli filmlerin
yönetmeni, bu sene vizyona giren Tepenin Ardı filminin yapımcısıydı.
Leman Çıdamlı, Mücap Ofluoğlu, 2012'de kaybettiğimiz tiyatro
kökenli sinemacılardandı.
![]() | |
| 69. Venedik Film Festivali'nde, "Geleceğin Aslanı" ödülünü alan Küf. |
Ödül durumları
2012 Türk sineması için uluslararası alanda da epey
bereketli oldu. Pek çok film, prestijli festivallerde yarıştı, bazıları ödüle
kucaklaştı. Yurt dışındaki festivallerden gelen ödüller ise, hem cesaret verdi
hem de Türk sinemasının tanıtımına ciddi katkı sağladı.
İsmail Güneş'in son filmi ''Ateşin Düştüğü Yer'' Montreal
Film Festivali'nde en iyi film ve FIPRESCI (Uluslararası Sinema Yazarları
Örgütü) ödüllerini kazandı. Film Oscar'da ülkemizi temsil etti ancak, maalesef
finale kalan filmlerden olamadı.
Ali Aydın ilk filmi ''Küf''le 69. Venedik film festivalinde
''Geleceğin Aslanı'' ödülüne layık görüldü.
Yönetmen Emin Alper'in ilk filmi ''Tepenin Ardı'', Berlin
Film Festivali Caligari Ödülü, Altın Lale ve Saraybosna Film Festivali Jüri
Özel Ödülü'nden sonra Asya-Pasifik Film Ödülleri'nde de En İyi Film ödülüne
layık görüldü. Daha önce Nuri Bilge Ceylan'ın ''Üç Maymun'' ve ''Bir Zamanlar
Anadolu'da'' filmleriyle iki kez En İyi Yönetmen Ödülü'nü kazandığı festivalde,
ilk kez bir Türk filmi en büyük ödülü kazandı.
Festivalde senarist ve yönetmen Reis Çelik ise çocuk
gelinleri anlattığı ''Lal Gece'' ile En İyi Senaryo ödülüne layık görüldü.
Çelik'in yine aynı filmi Tokyo Uluslararası Film Festivali'nde en iyi
Asya-Ortadoğu Filmi ödülünü layık görüldü.
Yeşim Ustaoğlu'nun ''Araf'' filminde oynayan Neslihan Atagül
Tokyo Uluslararası Film Festivali'nde ''En İyi Kadın Oyuncu'' seçildi. Araf,
Uluslararası Abu Dabi Film Festivali'nde de 2012 Black Pearl (Siyah İnci) ''En
İyi Film'' ödülünü aldı.
65. Cannes Film Festivali'nde, kısa metrajlı filmler
kategorisinde yarışan Rezan Yeşilbaş'ın ''Sessiz'' adlı filmi Altın Palmiye
Ödülü'ne layık görüldü.
Yerli festivaller ile ilgili bir değerlendirmede bulunmak
istemiyorum açıkçası. Maalesef ülkemizde düzenlenen üç büyük festival (Antalya,
Adana ve İstanbul) büyük tartışmalarla gerçekleşti. En iç yakanı ise İstanbul
Film Festivali'nde yönetmen Zeki Demirkubuz'un Yeraltı filmine yapılanlardı. Tuhaf bir şekilde, maddi karşılığı olmayan dallarda ödül alan film, önemli
ödüllerde dikkate alınmadı. Ödül almak için sahneye gelen Demirkubuz'un
söyledikleri ise manidardı; "Sizi anlıyorum!"
30 Aralık 2012 Pazar
Biz ayrılamayız!
Batma nedeniyle meydana gelen deprem, Hint Okyanusu'na
kıyısı olan karaları vuran, yüksekliği 30 metreye kadar çıkan tsunamiler üretti
ve bu nedenle on dört ülkede 230 binden fazla kişi öldü. Bu, tarihteki en çok
ölüme yol açan doğal afetlerden biriydi. Endonezya en ağır zararı alan ülkeydi,
onu Sri Lanka, Hindistan ve Tayland izledi.
Teknolojinin gelişmesi ve sinemanın da bu gelişimden
ziyadesiyle yararlanması hem iyi hem de kötü neticeler getirdi.
İyi olan şuydu; felaketi seyirciye geçirmek için, kullanılan
başarılı görsel efektler yaşananları çok daha yakından ve gerçekçi
hissettiriyordu. Kötü olan ise, buna güvenen sinemanın insan ve dramından
kaçmaya başlaması oldu.
Özellikle büyük bütçeli felaket filmlerinde yapılan
harcamalar boşa gitmesin diye, meselenin insanı boyutu ikinci plana itiliyor
maalesef. Yönetmenliğini J. A. Bayona’nın yaptığı (Yetimhane filminden
hatırlayacaksınız) Imposibble-Kıyamet böylesi bir tuzağa düşmeyen nadir
filmlerden. Bayona, deprem/tsunaminin etkilediği milyonlarca kişiden Amerikalı
bir Turist aileyi ele alıp, hikayelerini anlatıyor.
Gerçek, yani yaşanmış bir hikayeye dayanan Kıyamet Günü,
2004 Noel’inin hemen arifesinde başlıyor. Amerika’da yaşanan ekonomik
sıkıntının da etkisiyle, bir takım kararlar almak için kafa dinleme amacıyla
tatile çıkan Henry, eşi Maria ve çocukları Lucas, Simon ve Thomas, Tayland’ın
cennet gibi bir kumsalındaki yeni bir otele yerleşirler. Baba Henry, tatil
boyunca hem ihmal ettiği ailesiyle vakit geçirecek, hem de yeni iş imkanlarıyla
ilgili kafasını toparlayacaktır.
Ancak, Sumatra’nın batı kıyısında meydana gelen deprem ve
akabinde oluşan tsunami pek çok ülkeyi olduğu gibi Tayland’ı da vurur. 5
kişilik aile felaket sonrasında hem hayatta kalmaya çabalar, hem de tekrar bir
araya gelmek için mücadele ederler.
İspanyol sineması Franco’nun baskıcı rejim döneminden beri,
kendine bir anlatım tarzı geliştirmiş. En çetrefilli mevzuları bile ustaca
anlatmayı başarabilen yönetmenleri çıkarmış bir sinemadan bahsediyoruz.
Özellikle Yetimhane’de Bayona, Aile Sırları meselesini o kadar ehil bir dille
anlatmayı başarmıştı ki, ister istemez beklentileri yüksek tutarak beklenen bir
film oldu Kıyamet Günü.
Başta da vurguladığımız gibi, özellikle teknolojinin
gelişmesiyle felaket tasvirleri dudak uçuklatan bir inandırıcılık boyutuna
ulaşabildiği için, Tsunami’nin kendisi olmasa da, sel/baskın ve felaket sonrası
sahneler son derecede etkileyici filmde.
Ancak temel bir problem ile açılıyor film. Hem aileyi tam
olarak tanımıyoruz hem de, yaşanacak felaket ile ilgili doğrudan/dolaylı bir
gerilim oluşturmayı tercih etmiyor film. Bunun yerine uçak seyahati esnasında
gerekli olduğu şüpheli birkaç gerilim noktası oluşturuyor.
Yönetmen aileyi önce ikiye, sonra üçe bölerek hikayeyi
izletiyor bize. Son derece akılcı ve etkileyici bölünmeler bunlar. İlk, anne
ile büyük oğlanın peşine düşüyoruz. Ve neredeyse ailenin geri kalanını
unutturacak kadar uzun tutuyor bu faslı Bayona. Nedendir bilmem bir de bana son
derece gereksiz ve aşırı uzun gelen gerilim sahneleri koyuyor. Misal, anne/oğlun
ağaca tırmanma sahnesi. O kadar abartılı ve gerilim yüklü şekilde veriliyor ki,
orada bir şey olacağı beklentisi oluşuyor seyircide ama nafile.
Benzeri bir gereksizlik, baba ile diğer iki oğla geçtiğimiz
ilk sahnede yaşanıyor. Odanın içindeki baba ile çatıdaki çocukların
muhabbetinin gereksizliği hem filmi uzatıyor hem de felaket sahnelerinin
etkisini azaltıyor.
Bununla beraber çok etkileyici felaket sonrası tabloları
var. Kargaşa, herkesin kendi derdine düşmesi ve acziyet. Çok etkili bir dille
aktarılıyor Kıyamet Günü’nde. Ancak yine senaryodan kaynaklanan, yan hikayeler
oldukça yetersiz filmde. Kurtarıcı yerliler, diğer felaketzedeler, hemşire
karakterleri çalakalem geçiştiriliyor adeta.
Hastanede yan yatakta yatan kadın ve selin orta yerinde
bulunan çocuk ile ilgili derinleşmeler de maalesef yetersiz duruyor.
Oyunculuklar genelde çok iyi ama büyük oğlanın performansı
ayrıca övgüyü hak ediyor.
Hasılı, felaket anı ve sonrası ile ilgili tabloların son
derece etkileyici olduğu, kişisel dramların sadece ana öykünün karakterlerinde
doyurucu olduğu bir film Kıyamet Günü. Bir ailenin en zor zamanlarda nasıl kenetlenebileceğine dair şiirsel tablolar da içeriyor. Hayatı acılaştırıp, gereksiz pek çok
şeyin anlamını yitirdiği felaketi izleyiciye geçirmeyi başarıyor. Bizim gibi,
deprem kuşağında bulunan toplumların özellikle izlemesi gereken bir yapım.
28 Aralık 2012 Cuma
Her gönülde bir kaplan yatar!
Önce bir uyarı; bu yazı yapısı gereği, ele aldığı filmle
ilgili bir takım ‘zorunlu’ çözümlemeler içermektedir. Dolayısıyla bahsi geçen
filmi önce ve özellikle sinemada izledikten sonra yazıyı okumanız şiddetle
tavsiye edilir.
Yönetmenliğini Ang Lee’nin yaptığı ‘Pi’nin Yaşamı-Life Of
Pi’ en genel hatlarıyla bir ‘insanın olgunlaşması (insan-ı Kamil)’ filmi. Hatta
bunu o kadar aleni olarak yapıyor ki yönetmen, filmin en başında, tüm hikaye
iki adam arasında bir ‘sana bir öykü anlatayım da hayata bakış açın değişsin’
formunda veriliyor.
Hikaye şu: Kanadalı bir yazar, iki yıldır çalıştığı bir romanı eliyle öldürmüş umutsuzken, tuhaf bir Hindistanlı ile tanışır: Mamaji. Yüzme delisi bu garip adam ona adını bir yüzme havuzundan alan başka birinden bahseder: Piscine Molitor Patel. Mamaji'nin sembolik yeğeni olan Piscine'nin öyküsünü dinlediği an Allah'a olan inancının pekişeceğini, inanmıyorsa da inanacağını ileri sürer. Yazar, Piscine ile buluşur ve tüm hayat hikayesini dinler. Filmimiz de esasen bu hikaye üzerine kuruludur.
Hindistan’ın cennetasa bir köşesinde hiç de fena olmayan bir çocukluk yaşayan Pi, boş vakitlerini babasının hayvanat bahçesinde geçirmektedir. İsmine bir havuz kaynaklık etmiştir ve sıra dışı amcası tam bir yüzme delisi olduğu için, yüzmediği havuz kalmamıştır.
Botanikçi bir anne ve hayvanat bahçesi sahibi bir baba ile, vurdumduymaz bir ağabeye sahip olan Pi, inançsız babasının, (hatta 'din karanlıktır' diyerek oğlunu inançtan soğutmaya bile çabalar) aksine, çocukluk günlerinde ruh ve bedenine dair keşiflerde bulunurken, bozulan siyasi ve ekonomik şartlar, ailesiyle beraber göç etmesine neden olur. Adeta ‘Nuh’un Gemisi’ne benzeyen büyük bir gemi ile okyanus ötesi yolculuğa başlarlar. Bir gece sıkıntılı anda uyanan Pi, güverteye çıkar ve büyük bir tufanın gelip, gemiyi batırdığına şahit olur. Şaşırtıcı şekilde bir filikaya kendini atan Pi, bu küçük teknede yaralı bir zebra, bir orangutan, çakal ve en sonda sahneye çıkan kaplan ile baş başa kalır.
Hindistan’ın cennetasa bir köşesinde hiç de fena olmayan bir çocukluk yaşayan Pi, boş vakitlerini babasının hayvanat bahçesinde geçirmektedir. İsmine bir havuz kaynaklık etmiştir ve sıra dışı amcası tam bir yüzme delisi olduğu için, yüzmediği havuz kalmamıştır.
.jpg)
Botanikçi bir anne ve hayvanat bahçesi sahibi bir baba ile, vurdumduymaz bir ağabeye sahip olan Pi, inançsız babasının, (hatta 'din karanlıktır' diyerek oğlunu inançtan soğutmaya bile çabalar) aksine, çocukluk günlerinde ruh ve bedenine dair keşiflerde bulunurken, bozulan siyasi ve ekonomik şartlar, ailesiyle beraber göç etmesine neden olur. Adeta ‘Nuh’un Gemisi’ne benzeyen büyük bir gemi ile okyanus ötesi yolculuğa başlarlar. Bir gece sıkıntılı anda uyanan Pi, güverteye çıkar ve büyük bir tufanın gelip, gemiyi batırdığına şahit olur. Şaşırtıcı şekilde bir filikaya kendini atan Pi, bu küçük teknede yaralı bir zebra, bir orangutan, çakal ve en sonda sahneye çıkan kaplan ile baş başa kalır.
Kaplan önemlidir zira, onunla bir cemaziyelevveli vardır
Pi’nin. Richard Parker adını verdikleri kaplan, önce diğer iki hayvana kötülük
eden çakalı saf dışı bırakır ama Pi ile de öyle içli-dışlı olmaz asla. Pi,
okyanusun ortasında günler boyu kolay ehilleşmeyecek bir kaplan ile yol alır.
Hikaye bir yere kadar Gabriel Garcia Marquez’in Bir Kayıp
Denizci isimli öyküsüne benzer şekilde ilerliyor. Dolayısıyla kaba bir bakışla
bir tür ‘felaket ve kazazede filmi’ gibi görünen Pi’nin Yaşamı, ilerledikçe her
kabuğunun altından başka bir yönünün ve keşfin yapıldığı derinlikli bir görsel
şölene dönüşüyor. Kayıkta, hayvanlar ve nihayetinde Bengal Kaplanı (Richard
Parker) ile baş başa kalan genç Pi’nin yaşadıklarına şahit oldukça, filmin ilk
kısmına zihinsel olarak geri dönüyor ve aslında başta tüm olup bitenlerin bu
yaşanacak olanlara birer gerekçe olarak filme yerleştirildiğini anlıyoruz.
Hayranlık verici bir zeka ve derinlikle kurgulanmış bir
senaryo var Pi’nin Yaşamı’nda. Bana göre en büyük sıkıntısı, ilk kısmı biraz
uzatması. Esas meseleye gelene kadar epey yoruluyor izleyici.
Önce kimliği yerli yerine koyuyor hikaye. Bunu da inanç
sistemlerine yargısız yaklaşımıyla yapmaya başlıyor.
Her özelliğin bir ‘ekim’in yapıyor öncelikle. Yüzmeyi
gerekçelendiriyor, ‘neden kaplan?’ sorusunu da. Hatta burada da durmuyor, anne
figürü ile başka bir masumiyeti, ‘pislik aşçı’ tiplemesiyle başka bir fenalığı
eşleştiriyor. Dolayısıyla, seyirciye filmin sonunda ‘neden kaplan?’ sorusu
sormasına imkan vermiyor. Kaplan; çünkü çocukluğunda yaşadığı bir deneyim, tüm
görkemi, asaleti, gizemine rağmen, kaplan kendi doğasına uygun olarak keçiyi
parçalayabiliyor! Bir bilinçaltı ve ruh ekimi aslında yapılanlar.
Kaplan’ın kişiselleşmesini de son derece lineer veriyor
aslında. Ona bir insan ismi takıyor; Richard Parker. Bunun da açıklamasını var
şahane şekilde; kaplan hayvanat bahçesine yazılırken, isim karışıklığı
nedeniyle sahibinin ismi yazılıyor onun yerine. Yoksa orijinal ismi de güzel aslında: Susamış! Amcanın hikayesi, dayanma,
direnmenin rasyonel karşılığı için. Kahramanın okyanus ortasındaki yalnızlık
günleri ilerledikçe başka boyuta çekiyor bizi film. Ve zihinlere bambaşka bir
kapı açarak, o perspektiften izlememizi sağlıyor. Bir anda tablo şöyle
değişiveriyor: Beden bir tekne; üzeri örtülü. Altında sırtlan da var, çakal da;
içinde kurtuluşla ilgili ipuçları taşıyan kitaplar da, nefsi köreltmeye
yarayacak gıdalar da, kurtuluş için işaret fişekleri de…
Misal kayığa bindikten bir süre sonra söylenen şu cümle nasıl bir şeydir: "İkimiz de (kaplan ile) gerçek efendimizle tanışmak için öksüz bırakılmıştık!" Sıklıkla vurgulanan 'Umut' ve 'sabır' Ve kaplanın okyanusun derinliğine bakışı, tüm hayvanların bir yün yumağının çözülmesi gibi çözülüşü, akabinde aslında suya bakanın Pi olduğunu anlamamız ve onun haykırışı; "Gel de Tanrıyı gör Richard Parker, gel teslim ol!"
Aslında anlatılanın künhüne varıp, çözümlemek için filmin
ortalarında basit birkaç soruyu kendimize sormak yeterli oluyor. Kayığı örten
çadır bezinin altından çıkan her canlı-cansız ‘şey’in bir anlamı var. Düz
mantık ile bakıldığında şu sorunun cevabı, bize bir ‘darb-ı mesel’
anlatıldığının açık göstergesi: Küçücük teknede, kayığın yarısının kaplayan
çadırın altında hem kaplan, hem sırtlan saatler-günler boyu sessizce durur mu?
Kaplan ortaya çıkmak için sırasını bekleyen insan benliğinin vahşi yönü olmasa,
o sırtlanı iki dakika tente altında rahat bırakır mı?
Bir Sahil (-i selamet) sahnesi var ki, şahsen çok etkileyici
buldum. Yapılan mücadele sonunda, perişan halde kumlara kapaklanmış insanoğlu,
nefsin asla ama asla dost olmayacağını idrak ediyor ve şöyle diyor; ‘Ardına
bile bakmadan çekip gitti!” Gerçekten de kaplan, semboller sekansında özgürlük
fırsatını yakaladığı an dostluk filan önemsemeden kendi ormanına dalıveriyor.
Ve sahilde, perişan halde bırakıyor kahramanımızı…
Misal kayığa bindikten bir süre sonra söylenen şu cümle nasıl bir şeydir: "İkimiz de (kaplan ile) gerçek efendimizle tanışmak için öksüz bırakılmıştık!" Sıklıkla vurgulanan 'Umut' ve 'sabır' Ve kaplanın okyanusun derinliğine bakışı, tüm hayvanların bir yün yumağının çözülmesi gibi çözülüşü, akabinde aslında suya bakanın Pi olduğunu anlamamız ve onun haykırışı; "Gel de Tanrıyı gör Richard Parker, gel teslim ol!"
![]() |
| Filmin en etkileyici anlarından biri, kopan fırtına ve teslim oluş! |
![]() |
| Bir dolu şey yaşandıktan sonra, finalde esas golü atıyor yönetmen. 'Yoksa', diyorsunuz, 'aslında yaşananlar başka bir boyutta başka bir şey miydi?' |
Richard Parker-Pi eşleşmesi bazı sahnelerde o kadar tebarüz
ediyor ki, yönetmenin bu konuda filmin tadını kaçırabilecek kadar seyreltici gayret
gösterdiğini fark ediyoruz. Ancak (tamamen kişisel gözlemimdir) bu eşleşmeyi
hala yapamayan izleyicilerin çoğunluğu oluşturması, Ang Lee’nin bu dozu
tutturabildiğinin göstergesi.
Akla ziyan bir görselliği var filmin. CGI teknolojisinin
ulaştığı nokta hakikaten hayranlık verici. Bu görselliği öylesine bol ve
katmanlı bir metafor sağanağına tutuyor ki Ang Lee, film bitmesin istiyorsunuz.
Zira her yeni kare yeni bir keşif, her imge bir metafor barındırıyor adeta.
Size böyle yazıyorum ama filmi izledikten sonra geri dönüp hatırladıkça, hala
bazı yönlerini tam keşfedemediğimi de hissediyorum. Belki de filmi bir kere
daha izlemem gerekecek, belki bir daha.
![]() |
| Şöyle bir soru mesela: Yoksa insanın derinliği okyanusunkinden büyük müdür? |
O kadar yani…
Filmin efektlerini yapan “Rhythm & amp; Hues Stüdyoları”
rakiplerine öylesine bir fark atıyor ki, ancak izleyenler ne denmek istediğini
anlar gibime geliyor.
Berrak, duru görsellik, şiir gibi akan resimler, buna uygun
müzik ile muhteşem bir görsel ve işitsel ziyafet var perdede.
![]() |
| 1993 yapımı Little Buddha. Bernardo Bertolucci benzer bir iç çatışmaya sokarak kutsallaştırmıştı kahramanını. |
B. Bertolucci’nin Little Buddha’sındaki iç murakabe
sahnesini hatırlayalım. Ang Lee, sembolleri o filmdeki kadar basit değil, mana
kovanına batırarak yerleştiriyor filmine ve –her kadar kolaylaştırıcı-
yönlendirmeler yapsa da, seyircinin bu keşifte bulunmasını istiyor. Sembollerle inancı çoğu kez iç içe geçiriyor.
Bu anlamda Ang Lee, filme aktardığı eserden de kaynaklanan pozitif bir
ayrımcılıkla kahramanın kültürüne (Hinduist) biraz torpil geçiyor ama zararı
yok.
Her ne kadar inancın ikna sürecinde kullandığı argümanlar nispeten çiğ kaçsa da, en azından değişimi temellendirme açısından çok önemli bir eksiği tamamlıyor.
![]() |
| Filme kaynaklık eden kitabın kapağı. |
Pi’nin Yaşamı esasen post-modern bir vaaz, bir iç çatışmanın son derece başarıyla gösteriye dönüştürülmüş formatı adeta.
Her hayvanın hayatta bir karşılığı, her insanın hayvani bir
yönü var. Başta Risale-i Nurlar olmak üzere, pek çok ruhani metinde denenmiş
bir yöntemdir. Fırtınalı deniz, küçük filika, her türlü fenalığı yapacak
yırtıcı hayvanlar… Bunlar tasavvuf metinlerinde sıklıkla görebileceğimiz kıssa
tasvirlerinin tabloları… İnsanın arzu ve istekleri, birer hayvan ile sembolize edilir.
Her hayvanın bir duyguya denk gelen karşılığı vardır. Ve insanoğlunun ‘tekamül’
yolculuğunda tabiat ve hayvanlar birer metafor olarak çoklukla kullanılır.
Sinemada daha önce de, benzeri yöntem kullanılmıştı ama kabul etmek lazım ki,
daha önce hiçbir sinema filmi Pi’nin Yaşamı kadar bu meseleyi güçlü ve görsel
anlamda başarıyla aktaramamıştı.
Şunu da vurgulamak şart; gerek Hollywood, gerekse sair
sinemalar, bu tür ‘aslanlı-kaplanlı’ filmleri çok çekti. Disney’i, Pixar’ı
hatırlayalım. Sakın ha sakın, Pi’nin Yaşamı’nın bu tür filmlerle karıştırmayın
ve karşılaştırmayın.
![]() |
| Sahile vardığı anda artık eski Pi değildir o. |
Bence Pi’nin Yaşamı’nın en büyük sorunu, finaldeki mesajı
çok güçlü verememesi. Bunun için de kınayabilecek durumda değiliz kimseyi,
onlarca ‘kıssa’dan çelimsiz ve kısa, dahası ‘hikmet’siz bir hasat devşirilmesi
üzücü tabii ama eldeki malzeme ile bu kadar bir ‘hisse’ çıkıyor ne yazık ki!
Son söz şudur; bir inanç filmi Life Of Pi; insanoğlunun
bidayetinden beri içinde taşıdığı iki yönün (iyilik-fenalık) dar bir alanda
mücadelesi ve murakabesi…
26 Aralık 2012 Çarşamba
Aldanış!
Kaç kez geldim aynı köşeye, belki yine seni görebilirim
diye!
Kaç tren karşıladım, kaç otobüs uğurladım ellerini
pencerelerde bulabilirim diye?
Işıkları yanan her pencere ümitti benim için, sokak
lambaları doğal meskenim. Ah be güzelim, kaç uykudan geç kalmışlık hissiyle
fırladığımı bir bilsen!
Uyku sadece sığınaktı benim için. Rüyalar, reviri
gençliğimin, kedi gibi yaralarımı yalayarak iyileştirmek için.
O kadar hafif ki uykularım, bıraksam uçup gidecekler
rüyalarım.
Kaç sabahı karşıladım ufukta hayalin belirecek diye.
Uyanmanı bekleyen iki yarendik ben ve serin sabah yeli. O eser, ben iç
çekerdim…
Kaç yağmuru indirdik bulutlardan bilmezsin. O eser, ben
gürlerdim…
Bir kez çıktın ya karşıma oradan!
Her dönemeçten sen gelecekmişsin gibi çarpıyor yüreğim.
Tuhaf bir oyuna çevirdim bu işi. Her ayak sesi seninmiş gibi heyecanlanıyor,
her gölge senin peşinden gidiyormuş gibi takılıp kalıyorum.
Kalbimin duvarında bir çerçeve asılı. Büzülmüş dudakları bir
işaret parmağı teskin ediyor ve fısıldıyor her seferinde: Sussss, ne olur sus!
Suçlu bir kedi yavrusu gibi birleştiği yerden aşağı iniyor
kaşlarım. Gözlerim mahcup bir buğu ile yine o sahile bakıyor.
Ve bir gemi geçiyor uzaktan, karanlık suları ikiye bölerek.
Dalga değil de keder sallıyor sanki tekneleri.
Kaç kez bu sahilde tutuldu bedenim. Kaç lodos ıslattı beni
bilemezsin.
Kimse bilmez belki ama ben çok iyi biliyorum artık. Bir
kentte hasret varsa yağar yağmur. Yağmur yoksa yeterince kederlenemezsin. Sen
de bil istersen.
Saçları bir kez bile yağmurda ıslanmayana, ‘hasret çekti’ mi
derim ben!
Ve biliyor musun? Yalnızlıktan şikayet etmemeyi öğrendim ama
seni de çok özledim.
Sensizlik her şeye anlam yüklüyor nedense. En saçma şeylerde
bile sana giden bir yol buluyorum bir şekilde. En kötü şarkılar bile sana çıkıyor,
en sıradan cümleler seni anlatıyor, en basit filmler bile seni hatırlatıyor.
Yağmuru zaten sorma…
Benim derdim sensizliğin ağırlığı değil, hayalinin
uçkunluğu…
Ayaklarım yeri unuttu, bıraksa beni düşlerin, külçe gibi zemine
kapaklanacağım. Ve sanırım, yeniden yürümeyi öğrenmem gerek!
Görebiliyor musun oralardan içime gerdiğim mahyayı: Sıkı tut
ellerimi…
Ah Süreyya! Dokunduğun an kendi içine kapanan böceklere
döndürdü beni bu sevda.
23 Aralık 2012 Pazar
21 Aralık 2012 Cuma
Mütevazı bir ağıt
Brain De Palma’nın 1987’de çektiği suç filmi ‘Dokunulmazlar
- The Untouchables’da şöyle bir diyalog geçtiğini hatırlıyorum; ‘Tatlı söz ile
yol alabilirsin ama tatlı söz ve silahla daha çok yol alabilirsin.’
Robert DeNiro’nun
canlandırdığı Capone karakterinin, neredeyse yapmacıklar diyarından nezaket
gösterisi yapıldığı anda, eline beysbol sopası alıp en yakın arkadaşlarından
birinin beynini patlattığı sahnenin hemen akabinde söylüyordu bunu. Suçu,
hassaten öldürmeyi meslek edinenlerin şiddet ve cinayete biz; sıradan insanlar
gibi bakmadıklarını, gerçek suçlularla yapılan onlarca mülakattan biliyoruz. Hikayeleri
görüp, duydukça dengesi bizim dengemiz alt üst olurken, onlar dehşet veren bir soğukkanlılıkla
‘Bu sadece bir iş’ diyerek, hayattan haz almaya devam edebiliyorlar.
Yeni Zelandalı yönetmen Andrew Dominik’in ilk filmi
‘Kasap-Chopper’ı izlediğimde her ne kadar anlatım tarzı ve suçu algılayışına
iştirak edemesem de etkilenmiştim. Gerçek bir suçluyu, hakkında yazılmış bir
kitaptan yola çıkarak perdede yeniden dizayn eden Dominik, meselenin ‘bakış
açısı’nı çok sağlam oturtmuştu: bize göre vahşet, insanlık dışı, hayvanlık gibi
görünen şeyler, suçlulara göre gayet normal görünüyor olabilir!
![]() |
| Scoot McNairy ve Ben Mendelsohn ikilisi iyi iş çıkarıyor. |
Kamerayı koyacağı odak tespitinin orijinalliği ona ikinci
filmi ‘Korkak Robert Ford'un Jesse James Suikastı -The Assassination of Jesse
James by the Coward Robert Ford’da tam bir başarı getirmişti. Oyuncu
kullanımındaki hakimiyeti ve filmin atmosferin güçlü oluşu henüz ikinci filminde
bir ‘Dominik Sineması’ndan bahsedilmesine neden olmuştu.
Açıkçası, benim gibi, kişiden ziyade filmlerin peşine
düşenler bile, ‘Acaba Andrew Dominik’in yeni filmi nasıl olacak?’ merakıyla
bekler oldu.
1999 yılında hayata
gözlerini kapayan George V. Higgins ismi çok kişi için bir anlam ifade etmez. Boston
gibi önemli bir suç merkezinde 20 yıl savcılık yapmış biri olan Higgins aynı
zamanda bir yazardı da… Her ne kadar, çok satanlar arasında olmasa da,
kitaplarında suç dünyası ve suçlulara çok gerçekçi yaklaşımları vardı. Hayatı
boyunca hepsi ‘suç’ türünde 30’a yakın kitap yazdı ama –birkaçı dışında- pek
fazla okunmadı, bilinmedi.
Onu ilk keşfeden kişilerden biri meşhur İngiliz yönetmen
Peter Yates’di. Yates, Higgins’in ‘Eddie Coyle’un Arkadaşları - The Friends of
Eddie Coyle’ isimli kitabı yayınlandıktan 3 yıl son görmüş ve filme
çekmişti. Sinema tarihinin en gerçekçi
ve etkileyici suç filmlerinden biri olan ‘Eddie Coyle’un Arkadaşları’,
televizyonlarda ara ara yayınlanıyordu. Bu yayınların birini izledi Yeni
Zelandalı yönetmen Andrew Dominik. Kafasındaki suç kavramının tam karşılığına
oturmuş bir film duruyordu karşısında. Yaptığı küçük bir araştırmada, filmin
gücünü, uyarlandığı kitaptan aldığını anladı ve Higgins’in kitaplarına yöneldi.
Hiçbirinin mevcut baskısı yoktu. İkinci el satan kitapçılardan birinde yazarın
10 kitabını buldu. Hollywood’un böylesi başarılı bir yazarın kitaplarını nasıl
‘es’ geçtiğini anlaması uzun sürmedi. Hem ilk uyarlama olan ‘Eddie Coyle’un
Arkadaşları’ ticari başarısızlık yaşamış hem de Higgins’in kitapları doğru
dürüst satmamıştı. Bu iki kötü tablo ile asla ilgilenmezdi Hollywood!
![]() |
| Filmde oldukça etkileyici bir soygun sahnesi var. |
Kitapları hızla okuyan Dominik, 70’lerin suç dünyasında
minimal bir hikayeyi ele alan Cogan’s Trade’ye geldiğinde ‘işte bu’ dedi.
Higgins kitabında, kapitalist toplumda oluşan suç ekonomisinde, sıradan
insanların ölümü adiyattan sayan hayatlarını etkileyici bir gerçeklikle
anlatmıştı. Yeni Zelandalı yönetmen, 40 yıllık hikayeyi günümüze uyarlayabilmek
için Amerika’nın yaşadığı ekonomik krizin harika bir fırsat oluşturduğuna
inanıp, şişirilmiş ekonomik sistemin, gerçeğin sivri ucuyla patlamasından hemen
sonra oluşan milyonlarca trajediye ek olarak, pek sözü edilmeyen suç
ekonomisine bir bakış için de şahane bir fırsat olduğuna fark ettiğini söylüyor.
Bu hafta vizyona giren ‘Kibarca Öldürmek – Killing Them
Softly’nin ortaya çıkış hikayesi böyle.
Peki, filmin öyküsü nasıl?
Ekonomik bunalımı toplumun tüm katmanlarında yaşayan
Amerika’da halk, sistemin çuvallamasıyla, kendini iyiden iyiye belirginleştiren
suç ekonomisiyle bir şekilde tanışmaya başlamıştır. ‘Oğul’ Bush’un ülkeyi
getirdiği uçurumun son demleridir ve tüm medya Obama’yı bir tür çıkış, kurtuluş
yolu olarak görmektedir. Bush ismi, periyodik olarak yaşanılması kaçınılmaz
olan ‘bunalım’la eşdeğer olduğu için, kamuoyunda yüksek sesle olmayan bir
umutlu bekleyiş de vardır.
![]() | |
|
Andrew Dominik, karakterlerini oluştururken, sair Hollywood
yönetmenlerinden epey ayrışan biri. Tıpkı Coen Kardeşler gibi. Zaten Kibarca
Öldürmek filmi de tarz olarak 1996 yapımı Fargo’ya çok yakın bir yerde duruyor.
Dominik, Coen’lerden farklı olarak diyaloglara aşırı abanan biri. Neredeyse
Tarantino filmlerine yakın bir gereksizlik sınırına ulaşıyor bu abanma. O kadar
boş ve anlamsız değil tabii.
Araba içinde geçen bitmek bilmeyen hikaye anlatımları,
Jackie ile çaptan düşmüş kiralık katil Mickey’in bayıltacak boyuta ulaşan
gevezelikleri elbette filme katkıda bulunuyor ancak, tahammül sınırının uç
noktasına kadar getiriyor izleyiciyi. Açıkçası bir filmin hem şiddet dozunun
yüksek, hem de geveze olması, çok katlanılır bir şey değil. Bu anlamda geçtiğimiz
yıl hayranlıkla izlediğimiz bir örnek vardı: ‘Sürücü – Drive’.
![]() |
| Brad Pitt, naif tetikçi rolünde döktürüyor. |
Bilinen tüm kavramların anlamsızlaştığı Amerika’nın bu orta
dünyasında, sahici, çoğu yerde rahatsız eden bir hikaye sunuyor Kibarca
Öldürmek. Bu tarzı Jim Jarmush’un ‘Hayalet Köpek’ filminde görmüştük. Jarmush, Dominik
kadar sınırları zorlamamıştı açıkçası.
Film boyunca neredeyse nefes almadan duyup izlediğimiz
televizyon ve radyo, ekonomik ve siyasi buhran atmosferini başarıyla
oluşturuyor. Ancak bu yönüyle de film, gevezeliğin çekici yörüngesinden ne
yazık ki kurtaramıyor kendisini.
Son derece basit bir öykü ve lineer kurguya sahip olan
filmde oyunculuklar hayranlık verecek derecede başarılı. Sanırım Brad Pitt gibi
popüler aktörleri cezbeden de işin bu yönü. Kötülüğü o kadar muhteşem ve doğal
ele alıyor ki, ürkütücü bir inandırıcılık hakim oluyor filme. Pitt, elbette
başarılı ancak, filmin esas yıldızları oynadıkları karakterin içini, milim
boşluk bırakmadan dolduran Scoot McNairy ve Ben Mendelsohn. Bu yönüyle Kibarca
Öldürmek, Hollywod’dan ziyade bir Amerikan filmi görüntüsünde.
![]() |
| Filmin en büyük sorunu gereksiz gevezeliği. |
Filmin oluşturduğu atmosfer o kadar başarılı ki, seyirci
Amerika’yı mezbelelik mekanlardan oluşan, batık bir ülke gibi algılayabiliyor.
Durmaksızın yağan yağmur, karavan ofisler, perişan otel odaları, tekinsiz
barlar, paslı boruların ve gürültülerin ürkütücülüğünde nemli bodrumlar…
Amerikan dizilerinde sıklıkla gördüğümüz Parliament mavisinde gökdelenlerin
kuşattığı bir ülke değil burası!
Kanaatimce film mesaj kaygısını da abartıyor. Neredeyse her
an gizli-açık bir mesaja maruz kalıyor izleyici. İlk sahneden son plana kadar
mesaj bombardımanı var.
Öte yandan Dominik, çekim tekniği açısından yeni şeyler de
denemiş Kibarca Öldürmek’te. Arabadaki infaz sahnesinde, neredeyse şiirsel bir
boyuta taşıyacak kadar işçilik var.
Şiddet dozu yüksek, lakin çok da stilize olmayan bir şiddet
var karşımızda. Estetik olmakla çıplak olmayı (şiddeti doğrudan vermek) karıştırmamak lazım. Kibarca
Öldürmek’in başta ‘Marki’nin dövülme sahnesi’ olmak üzere bir çok şiddet
sahnesi çıplak şekilde veriliyor perdeye. Aslında bu bile Dominik için bir ‘doz
aşımı’ değil. Hele hele ‘Chopper’ gibi bir filmi midesi kalkmadan izleyebilecek
sadık Dominik izleyicileri için çıtır-çerez tadında.
Toparlayalım; tüm üstün özellikleri ve başarısına rağmen,
Dominik’in bir önceki filminin epey altında Kibarca Öldürmek. Ancak, buna
rağmen özellikle Amerika ve kapitalizm eleştirisi bağlamında, etkileyici ve yer
yer sarsıcı. Rüya memleketi için yakılan ironik ve mütevazı bir ağıt
mahiyetinde.
Her aşk vedayı hak eder
Lise yıllarımın başındaydım. Sebebini şimdi hatırlamadığım
bir olay neticesinde rahmetli babama çok kızmıştım. O yaşta bir çocuğun
gidebileceği yer neresi olabilir ki? Akrabaların hepsine bakılacağı için,
kimsenin aklına gelmeyen bir şey yaptım ve yetiştirme yurdunda kalan bir sınıf
arkadaşımla beraber takıldı. Okul sonrası kısa gezintinin akabinde yurda
gizlice girdim. Boş bir yatağı bana verdiler. Bir anda gerçeğin ağırlığı beni
allak bullak etmişti. Her biri değişik sebeple ailesinden ayrı, çoğu
anasız-babasız onlarca akranım etrafımı sardı. Neşeli başlayan sohbet bir süre
sonra, evden kaçma nedenime geldi ve yurtta kalan çocuklardan biri şöyle dedi:
“Keşke benim babam olsaydı da dövseydi!” Babasını hiç tanımamıştı ve annesi onu
doğurduktan bir ay sonra vefat etmişti bu arkadaşın. Bir anda gündelik
sıkıntılar, büyüttüğümüz boş anlaşmazlıkların hiçbir kıymet-i harbiyesi
kalmıyor bu durumlarda. Bana da aynen öyle oldu ve sahip olduklarımın
kıymetini, sahip olamamış biri bir yurt ranzasında bana göstermişti.
Ahmet Sönmez’in yönetmenliğini yaptığı Elveda Katya böylesi
bir öyküye sahip. Üstelik daha zorlu bir ana-babasızlık hikayesi var
karşımızda.
Katya’nın hikayesi 2000’li yılların başında geçer. Batum'da
bir yetimhanede büyüyen Rus kızı Katya, 18 yaşına girdiği gün yetimhaneyle
ilişiği kesilir. Gidecek yeri, sığınacak kimsesi yoktur genç kızın. Ancak,
yetimhaneden çıkar çıkmaz karşısında beliren esrarengiz bir kadın, hayatının
eksik kısımlarını tamamlamada yardımcı olur. Annesi Nadya’nın yakın arkadaşı
olan kadın, annesinin vaktiyle Yunus isimli bir Türk gemi kaptanına aşık olduğunu
anlatır ve Katya bu yasak aşkın semeresidir. Kızına gebe kaldıktan sonra
ölümcüm bir hastalığa yakalanan Nadya, çocuğuyla tedavi arasına sıkışınca,
bebeği tercih edip, tedaviyi reddederek vefat etmiştir. Baba Yunus’tan ise o
günden itibaren bir haber alınamamıştır. Kadın, annesinden bir de küçük bir
emanet bırakır Katya’ya. Bir ipek fular ve iki mektup. Biri Katya’ya, diğeri
Yunus Kaptan’a... Katya, mektupta hem annesini tanır, hem yetimhaneye düşme
hikayesini öğrenir. Annesi diğer mektubu Yunus Kaptan’a ulaştırmasını vasiyet
etmiştir. Hayata karşı hiçbir savunma mekanizması olmayan, bırakınız dünyayı,
daha kendi toplumunu bile tanımayan gencecik kız, kayıp babasını bulmak üzere
yola düşer. Yunus Kaptan’ı Trabzon’un şirin bir köşesinde bulur.
![]() |
| Kadir İnanır'ın abartısız oyunculuğu filmin artılarından, lakin keşke 'yatık gemi' metaforu filmin başlarında kullanılmaya başlansaymış. |
Ancak, Yunus’un kızını kabul etmesi hiç de kolay değildir. Zaten
ayrı dileri konuşan bir genç kız ve toplum için, bir de önyargılar ve suskunluk
devreye girince, iletişim neredeyse imkansız hale gelir ve bambaşka, üstelik
çak daha büyük tirajedileri yaşamanın kıyısından dönülür. Bir sabah ezanı
kapısında gördüğü genç bir kıza ‘Hayrola’ demek yerine yanından savuşup camiye
gitmeyi tercih eden Yunus, bize her ne kadar ‘bir çocuğum olduğunu bilmiyordum’
bahanesini sunsa da, Nadya ile gerçekleşmeyen vedasından dolayı, gerçeklerden
kaçan biri olduğunu biliriz. Bu nedenle hakikati öğrendiğinde de kabul etmek
yerine, reddetmeyi tercih eder. Zira üç çocuğu, iki torunu olan, herkes
tarafından sevilen, tanınan bir aile babasıdır Yunus. Üstelik tam da o dönemde,
Rus Cumhuriyetleri’nden gelen her kadına ‘Nataşa’ gözüyle bakılmaktadır.
Mesnetsiz olmayan bir önyargı oluşmuştur halkın gözünde. Ne var ki Katya,
masumiyetin de verdiği inatçılıkla babasına karşı bir mücadeleye girişir.
Elveda Katya, babalık, aidiyet gibi evrensel değerler
üzerine kurulan, önyargılar, toplum baskısı, gizli kabahatler gibi bir dolu alt
mesajı içeren bir yapıya sahip. Olayın uluslararası boyutta olması apayrı bir
kültürel çatışma-buluşma imkan ve renkliliği sunuyor filmde. Devletlerarası
düzlemde yaşanan büyük kırılma, bozulma ve dağılmaların yol açtığı hasarları,
minimal bir yapıda görmek için çarpıcı bir hikaye esasen. Dolayısıyla Katya’nın
(ki gerçek hikayeden uyarlanmış) öyküsü, salt bir baba-evlat, aile-sahipsizlik
öyküsü değil, aynı zamanda parçalanmışlığın kültürel sıkıntılarına da
küçümsenmeyecek derecede sürtünen sahici bir hikaye.
Film, Ahmet Sönmez’in ilk sinema çalışması. Şunu en baştan
ifade edeyim ki, kadrajları ve anlatım tarzıyla hiç de küçümsenmeyecek derecede
bir başarıya sahip Elveda Katya. Hikayenin akış mekaniğindeki sıkıntıları bir
kenara bırakırsak, kurguladığı dünyayı eli yüzü düzgün şekilde verebiliyor.
Ne ki, senaryo kaynaklı epey büyük sıkıntılara da sahip.
Ayrıntılara girerek, seyir zevkini aşağı çekmek istemem elbette ama Elveda
Katya, her haliyle ‘aslında izlediğinizden daha uzunum’ diyen bir film. Belli
ki, süre sıkıntısından dolayı bazı sahneler ya hiç çekilmemiş ya da çekilip
‘şut’lanmış. Bu yönünü mazur gördüğünüz an, bambaşka bir yapıya bölünüyor ve
özellikle ortasından itibaren seyirciyi yakalamayı, hatta içine çekmeyi
başarıyor.
Hikaye biraz sıradışı olsa da Türk insanına, seyircisine hiç
yabancı değil. Günümüzde TV ekranlarında, geçmişte sinema salonlarında
benzerini (içerik ve ruh olarak) onlarca kez gördüğümüz bir film Elveda Katya.
Bu anlamda Yeşilçam’ın bugün bile denk geldiğimizde gözlerimizi nemlendiren
melodramlarına çok yakın bir yerde duruyor. Bizi yakalayan yönü sadece içerdiği
melodram havası değil, aynı zamanda bir Kemalettin Tuğcu hikayesi tadı var
filmde.
![]() |
| Elveda Katya, geçmişin Yeşilçam filmlerine has bir dokunaklılığa sahip. Özellikle Emine tiplemesiyle Rüçhan Çalışkur senaryonun klişelerinde sıkışmasına rağmen iyi iş çıkarıyor. |
Başta Katya olmak üzere, kafa roldeki oyuncuların hemen
hepsi iyi. Ancak –ve ne yazık ki- yine senaryo kaynaklı yanlış konumlamadan
dolayı Yunus Kaptan’ın eşi Emine tiplemesi klişenin dibini buluyor. Allah’tan
oyuncunun ustalığı ve yorumuyla zamanla yerli yerine oturuyor bir nebze. Yunus’un
kızlarını neredeyse hiç tanıyamıyoruz.
‘En iyi müzik’ ödülü almış bir film için ‘müziği kötü’ demek
zor ama en azından müzik kullanımı inanılmaz özensiz ve baştan savma geldi
bana. Neredeyse, gerçeklikten koparacak kadar çok sarılıyor yönetmen filmde.
Müziksiz plan, yok denecek kadar az.
![]() |
| Sinemamızın görünmez sıkıntılarından biri. Yere oturmayı unutalı o kadar zaman olmuş ki, diz kapakları izin vermiyor. Dolayısıyla camide tuhaf şekilde oturan yaşlı Yunus'tan geriye bu kalıyor. |
Dokunduğu toplumsal sıkıntı ve yarayı çok gerçekçi bir dilde
işlemeyi başarıyor Elveda Katya; her gördüğü Rus’u ‘Nataşa’ olarak algılayan
bir toplumun kendi içindeki iletişimsizliğini çalakalem geçerken, ‘iyi’ insan
tiplemesini de ‘öylesine’ geçiştiriyor. Oğul Veli karakteri bu yüzden eksik
duruyor. Yakaladığı hüzün damarı son derece güçlü olan bir öykünün,
karakterleri bu kadar baştan savma vermesi üzüntü verici şüphesiz.
Film, üç metaforu da işler gibi görünüyor: İpek fular, el
işi masa örtüsü ve yan yatmış gemi. Her ne kadar kendi içinde bir noktaya
taşınsa da, ipek fular-masa örtüsü değişimini pek kullanamıyor yönetmen. Zira
bu önemli buluş, sadece iki sahnede harcanıp gidiyor. Bireysel yan yatış ve
batışı sembolize eden Yunus Kaptan’ın sığınağı köhne gemi ise, çok sonra
çıkıyor filmde, bu nedenle derinleştirme yöntemi olarak didaktizm seçiliyor.
Tüm bu sebeplere rağmen, bir ilk film olarak yeterli
derecede iyi Elveda Katya. En azından izleyiciyi duygusal açıdan yakalamayı
başarıyor ve artık özlemini çektiğimiz ‘gözyaşlarıyla seyredilen film’ kıvamını
tutturuyor. Belki bir başyapıt değil ama derdini anlatabilen bir çalışma.
Hasılı, eğer siz de bir dönemin gözyaşlarıyla izlediğimiz
filmlerine hasret çekenlerdenseniz, gidip izleyin Elveda Katya’yı. Film
çıkışında ağlamış gözlerinizi gizlemeye çalışırken bana hak vereceksiniz.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




















.jpg)












.jpg)











