Ermenekli Tezcan Gökçe, 39 yaşında, iki çocuk babasıydı. 18
arkadaşıyla birlikte çalıştığı madende mahsur kaldı. Madeni su bastığını
söylediklerinde annesi Ayşe Gökçe’nin “Benim oğlum yüzme bilmez!” cümlesi
yüreklerimizi dağlamıştı. Alt katı ahır olan iki katlı ve iki odalı bir evde
yaşıyordu Tezcan’ın babası Recep amca ve annesi Ayşe teyze. 40 metrekarelik
bahçelerinde domates, salatalık ve biber yetiştiriyor, bir kısmını kendileri
tüketiyor, bir kısmını satarak geçimlerini sağlıyorlardı. Oğlunun cenaze
töreninde çamurlu ayakkabısı dikkat çekti ve gündem oldu Recep Gökçe. Yedi
buçuk liralık kara lastik ayakkabısını 2 yıldır giyiyordu Recep amca ve yırtık
ayakkabısının görüntüsü medyada yer alınca ihtimal birileri utandı da yeni bir
çift ayakkabı yollanmasına vesile oldu.
Bu yeni ayakkabı tereddüt içinde bıraktı Recep amcayı, sonra
kabul etti verilen armağanı. Şöyle dedi, yeni ayakkabısını görenlere: “Devletin
hediyesi, ayıp olmayacağını bilsem kabul etmezdim ama devletimiz sağ olsun
düşünüp yollamışlar, mahcup olarak kabul ettim.”
Kanayan yaralarımızı daha da kanattı mert ve kanaatkâr
Anadolu insanının bu sözleri.
Şuuru başka şeylere rezerve etmişti birileri ve ‘çözüm
süreci’ adı altında barış getireceklerini iddia ettiler yıllar boyunca. ‘Kan
akmıyordu ya daha ne istiyorsunuz’ diye çıkışıyorlardı ‘yahu öyle yapıyorsunuz
ama’ diye başlayan serinkanlı itirazlara. Aptallıktan ihanete kadar uzanan
çeşitlilikte bir menü uzatıp ‘seçin birini’ diyorlardı itirazı yapanları
aşağılayarak. Barış gelmedi ama Barış’ların kanı akmaya başladı sonra. Bir ayda
on yıllık bir bedel ödeme faturası çıktı çözüm süreci denen belirsiz heyulanın.
Antalyalı Barış Akkabak terörün döşediği mayınlara çarptı ve şehit oldu.
“İçim yanıyor.” dedi Barış’ın dedesi Ramazan amca evine
taziyeye gelenlere. Ermenekli Recep amcadan hiç farkı yoktu Serikli Ramazan
Akkabak’ın. Kaymakam bey samimi bir şekilde “Bir ihtiyacınız var mı?” diye
sordu taziyede. Şöyle dedi Ramazan amca: “Hiçbir ihtiyacım yok. 290 lira
engelli maaşı alıyorum, yetiyor çok şükür!”
Çölde Hâtem-i Tâî’nin karşısına çıkan ihtiyar geldi aklıma
Recep ve Ramazan amcanın bu haysiyetli ve vakur duruşlarına şahit olunca.
Bilirsiniz; şair olan Hâtem-i Tâî cömertliği meşhurdu ve çok zengin bir
kabilenin reisiydi. Hâtem’in Peygamber Efendimiz (sas) 7 yaşındayken vefat
ettiğini yazar kaynaklar.
Henüz İslam gelmediği halde sefahati ve şarabı haram olarak
beller Hâtem. Muazzam bir hoşgörü, benzersiz bir cömertlik, gıpta edilecek
tevazu, iffet, sadakat ve vefa gibi pek çok hayran olunacak özelliği vardır
cahiliye döneminin bu sıra dışı insanının. Risaleler’de de geçer Hâtem-i
Tâî’nin hikâyesi. Hz. Üstad civanmertliği anlatırken onun bir kıssasını
nakleder. Şöyle ki; cömertliğiyle dünyaya nam salmış Hâtem, yine çok büyük bir
ziyafet verir. Misafirler sadece karınlarını doyurmazlar bu ziyafette,
gelenlere büyük hediyeler ve diş kiraları da verilir. Bu esnada çölde geziye
çıkar Hâtem ve bir ihtiyara rastlar. Bakar ki dikenli çalı taşımaktadır ihtiyar
ve yükünün dikenleri yaşlı tenine batıp kanatmaktadır. Acır ve şöyle der:
“Duymadın mı ihtiyar? Hâtem-i Tâî, hediyelerle beraber mühim bir ziyafet
veriyor. Sen de oraya git; beş kuruşluk çalı yüküne bedel beş yüz kuruş
alırsın.”
Cevap muazzamdır: “Ben bu dikenli yükümü izzetimle çekerim,
kaldırırım; Hâtem-i Tâî’nin minnetini almam.” Sonra Hâtem-i Tâî’ye sorarlar:
“Senden daha civanmert kimdir?” Şöyle der Hâtem: “O gün çölde rast geldiğim
kanaatkâr ihtiyar benden daha aziz ve civanmerttir!”
İsmini bilmiyoruz bu ihtiyarın ama Recep ya da Ramazan amca
olma ihtimali epey yüksektir aslında!
Şuradan alındı


